Damladan Deryaya

Şebnem, 17 yaşında bir kızcağızdı. Liseyi yeni bitirmişti. Babası, Şebnem doğduktan bir hafta sonra vefat etmişti. Bir müddet sonra annesi de bu çileli hayata “Elvedâ!” demişti. Böylece küçük Şebnem, hem anneden, hem de babadan yetim kalmıştı. Hayatta olan yaşlı, nûr yüzlü ninesi, onu himâyesine almış ve mahrûmiyetler içinde de olsa Şebnem’i büyütüp yetiştirmişti. Fakat o şefkat gölgesi de, bir sene önce, hem de Şebnem’in aldığı diplomayı göremeden ebediyet âlemine kanat açmıştı.

Böylece hayatta kendini rûhen yapayalnız hisseden Şebnem, teyzesinde kalmaya başladı. Annesiz ve babasızlığın yanında, şimdi bir de kendisine hem annelik, hem de babalık yapmış olan ninesini kaybetmek, ona çok ağır gelmişti. Çalkantılı, kararsız, muzdarip ve huzursuzdu. Rahmetli ninesinin tatlı nasihatleri, hayatın acılığına henüz şifâ olamıyordu. Arkadaş çevresi de bu nasihatlerin gönlünde yeşermesine müsait değildi.

Belki de içindeki çalkantıların sebebi buydu. Yavaş yavaş Şebnem’i içine doğru çeken hayat, ninesinin dünyasından çok farklı bir hayattı. O hayatta nefsânî heveslerin gaflet ve hüsranı vardı. O hayatta erkekleşmiş kız arkadaşlarının kasvetli dünyası vardı. Çılgın eğlencelerde aklı, hayayı ve kalbi yitirmek vardı. O hayatta moda esâretinde yaşamak, vücudu da, ruhu da bin bir şeytânî boya badana ile perişan etmek vardı. Arkadaşları ona güzel olduğunu söyleyip onu yaldızlı, fakat içi bomboş bir hayatın ruhsuz bir figürü olmaya zorluyordu. Kadınlı-erkekli perişan ve sefil girdapların içinde boğulan yaralı bir gonca olmaya çağırıyorlardı.

Şebnem de, içindeki boşluklar dolayısıyla dıştan cilâlı ve göz alıcı görünen böyle bir cehennemî hayata özenmiyor değildi. Zaman zaman o hayata yaklaşıyordu. Ancak ah şu fakirlik! İsraf çılgınlığına yetecek maddî imkânı olmaması, onu frenliyordu. Ninesinden kalan tek geliri, merhûm dedesinden kalma şehitlik maaşından ibaretti. Aslında bu helâl gıda, onu mânen pek çok tehlikelerden koruyordu. Teyzesinin durumu da çok iyi olmadığından dolayı, içinde yeni yeşeren isteklere karşı eli-kolu bağlı kalıyordu. Bazen arkadaşları ona bir şeyler alıyor ve hediye ediyorlardı, fakat bu durumda içi rahat etmiyordu. Gittiği yerde yabancı gibi duruyordu.

Günleri hep huzursuz ve mânâsız geçiyordu. Bu hâlden duyduğu sıkıntılarla uyuduğu bir gecenin sabahında çalan cep telefonunun sesiyle irkilerek uyandı. Arayan, arkadaşı Müge’ydi. Onunla küçüklükten beri mahalleden tanışıyorlardı. Liseden de bu sene beraber mezun olmuşlardı. Çok hoppa ve şımarık bir kız olduğu için ninesinin de telkiniyle okuldayken pek sıkı-fıkı değillerdi, fakat iki aydır en yakın arkadaşı olmuştu.

Müge, heyecan ve telaşla onu dışarı çağırıyordu. Beraber mağazaya gideceklerdi. Çünkü ertesi gün öğleden sonra bir arkadaşları parti veriyordu. Müge, Şebnem’i de bu partiye gelmesi için zor belâ ikna etmişti. Bugün partide giyebilecekleri kıyafetleri alacaklardı.

Şebnem, üç aydır biriktirdiği parayı çekmeceden alıp çantasına koydu. Hazırlanıp dışarı çıktı ve birkaç sokak ötede oturan Müge’nin evine doğru yöneldi. Sokağın başında karşılaştılar.

“– Merhaba Şebnem, para aldın değil mi yanına?”

“– Aldım, aldım.”

“– İyi. Ben de babamdan para koparmak için sabahtan beri uğraşıyorum. Neymiş, daha geçen ay elbise almışlarmış… Oysa onlar ayrı, bu ayrı… Hem herkesin yepyeni kıyafetler giydiği bir partide ben eski elbiseler giyemem dedim, anlatamadım… Neyse ki, canım anneciğim sonunda onu ikna edebildi.”

Şebnem, anne ve baba kelimelerini duyunca bir an hüzünlendi. Yetimlik hissinin verdiği buruklukla yüreği titredi… İkisinin de şu an yanında olmasını ne de çok isterdi. Sonra birden ninesi geldi aklına… O hayattayken Şebnem’e yetimliğini hemen hemen hiç hissettirmemişti. Âdeta onun hem annesi, hem de babası olmuş; karşılaştığı acılı ve sıkıntılı hâlleri torununa yansıtmadan kendi sînesine gömmesini bilmişti. Ama artık o yoktu. Şebnem, ninesi vefat edeli her geçen gün yetimlik acısının ne demek olduğunu derinden derine hissetmeye başlamıştı yüreğinde…

Bu bir anlık düşünceden sonra Müge’nin yüzüne baktı. Sonra alacakları elbisenin heyecanı ve gidecekleri partide dikkatleri çekmek duygusu içini sardı. Sonra birden yüreği burkuldu: “Ninem şimdi hayatta olsa, kesinlikle göndermezdi beni partiye…” diye hafifçe mırıldandı.

Beraber yürümeye başladılar. Şebnem hâlâ dalgındı. Zihninde, ninesinden dinlediği sözlerle gideceği partinin cümbüşü çarpışıp duruyordu… O partiye gitmeyi çok istiyordu. Fakat içindeki tedirginlik de bir türlü dinmek bilmiyordu. Hiç samimiyet kurmadığı kişilerle beraber bulunacak ve eğlenecekti. Müge, delice dans ettiklerini anlatmıştı… Hiç gitmese miydi acaba? Çünkü orada kendisini bekleyen bir felâketin ayak seslerini duyuyordu âdeta... Sanki yıkılacak bir duvarın altına giriyordu.

Bu duygular kıskacında elbiseleri satın aldılar. Şebnem ertesi gün yine Müge’yle buluştu. Partiye gitmek üzere evden çıktılar. Fakat dünkü düşünceler, Şebnem’in zihnini de, kalbini de rahat bırakmıyordu. Sanki başında tonlarca ağırlık vardı. Hâlâ çok dalgındı. Âdeta arkadaşının yanında kurbanlık koyun gibi yürüyordu.  Her tarafa bomboş bakıyordu. Ana caddeden karşıya geçerken de dikkatsizdi. Derken olan oldu.

Acı bir firen ve korna sesi… Şebnem, silkinip sıçrayamadı. Dayanılmaz bir ani acı hissetti. Sonra bütün sesler kesildi ve etraf birden karanlığa büründü… Şebnem, yeni, fakat kanlı elbiselerinin içinde yerde yatıyordu.

Gözlerini açtığında hastahanedeydi. Başında teyzesi ve genç bir hemşire vardı. Sordu:

“– Ne oldu bana?”

Hemşire cevapladı:

“– Kaza geçirmişsin. Kırmızı ışıkta geçmişsin.”

“– Kaza mı geçirmişim?

“– Endişe etme, ciddî bir şeyin yok. Çarpmanın şiddetiyle yara bereler ve sol bileğinde ezilme olmuş. Çok şükür ucuz atlatmışsın. Fakat her ihtimale karşı biraz müşâhede altında tutacağız.”

Hemşirenin adı Nûr’du. Şebnem baygın yatarken, hemşire, teyzesinden onun hakkında pek çok şey öğrenmişti. Nûr Hemşire de yetimdi. Bu sebeple Şebnem’le daha yakından ilgileniyordu. Yatağın kenarına oturarak Şebnem’e tebessümle baktı:

“– Dediğim gibi, üzülme!.. Bir-iki güne taburcu ederiz. Bu arada seninle ben ilgileneceğim. İki arkadaş gibi... Üstelik ortak noktalarımız var.”

“– Ne gibi?”

Nûr Hemşire, derin bir nefes aldı:

“– Ben de senin gibi yetimim. Ben bebekken evimizde yangın çıkmış. Beni kurtarmışlar, ancak annem ve babam kurtulamamış. Allah mekânlarını cennet etsin. Dedemle ninem beni sahiplenmişler. Yani ben de senin gibi ninemin ellerinde büyüdüm.”

Nûr Hemşire odadan çıkarken Şebnem, arkasından muhabbetle baktı. Birden kalbi ona ısınmıştı. Ninesi, isim müsemmâyı çeker, derdi. Bu, onun bir misali olsa gerek, diye düşündü. Sonra ninesinden nûrla ilgili dinlediği sözleri hatırladı. Ninesi derdi ki:

“Kızım, hayatı nûr içinde yaşa. Nûr hidâyettir. Nûr rahmettir. Gözünü de, gönlünü de Kur’ân’la nûrlandır. Rûhunu ve alnını secde ile nûrlardır. Yoksa zulmette boğulursun. Nûr, Allâh’ın yüce isimlerindendir. Nûrun en zirve tecellîsi, Hazret-i Peygamber’dedir. Onun mübârek sîması öyle parıldardı ki, Hazret-i Âişe annemiz, geceleri O’nun nûrunun ışığıyla iğneye ipliği geçirirdi. Peygamber Efendimiz’in çok sevdiği kızı Fâtıma, nübüvvet nûruna daha bir başka ayna olmuştu. Bu sebeple Efendimiz’e çok yakındı. İşte kızım, sen de içini dışını nûr ile doldur ki, Efendimiz’e yakın olasın. Ömür boyu zulmet çukurlarından kendini muhafaza edebilesin!”

Yine ninesi derdi ki:

“–Kızım, nûrlu yüzler, nûr dolu kalplerin tecellîsidir. Nûr dolu kalplerin dünyaları da, kabirleri de nûrla dolu olur.”

Bu sözleri, yeniden duyuyormuşçasına hatırlayan Şebnem, kabir deyince bir an durakladı. Ölümü hatırlatmıştı ona. Ölüm hakkında daha önce bugünkü kadar derin hisler duymamıştı. Çünkü birkaç saat önce ölümün eşiğindeydi. Aslında her doğan kimse o eşikte değil miydi?

Hayatla ölümün ne kadar yakın olduğunu düşündü. Evet, şu an ölmüş olabilirdi. İçini birden bir ürperti sardı. Ölüm, genç-yaşlı ayırmıyordu. Meselâ anne ve babası, henüz genç yaşlarında iken veda etmişlerdi dünyaya… Aynı sınıftan bir arkadaşı da geçen sene kanserden ölüvermişti.

Bu düşünceler içindeyken içeri Nûr Hemşire girdi:

“– Uyumamışsın. Oysa dinlenmelisin.”

Şebnem, gönlünde bir yıldır boş kalan yere girmeye başlayan nûr yüzlü bu Hemşire’ye kederli bir tebessümle baktı:

“– Nûr ablacığım, doğrusunu söylemek gerekirse, içimde daha büyük med-cezirler ve kazalar yaşıyorum. Hayata dair tarif edemeyeceğim bir boşluk yaşıyorum. Nasıl uyuyabilirim?”

Nûr Hemşire, sandalyeye otururken:

“– Hayat…” dedi. Devam etti:

“– Dünya hayatı, iki kapı arasında, nefsânî veya rûhânî bir sürat koşusundan ibâret... Birinci kapı, dünyaya geldiğimiz ana rahmi; ikincisi ise kabir... Hayat nîmeti, Allâh’ın, biz insanlara bir defa olarak verdiği en mânâlı emanetlerden biri... Asıl hayat olan âhiret hayatını, cenneti kazanmak için en verimli bir tarla… Fakat cennet gibi sonsuz bir saadete mukabil, bin bir imtihan ile pişirildiğimiz, olgunlaştırıldığımız bir âlem… Gurbet âlemi… Hakk’a kavuşma arzusunu hasret ateşiyle tutuşturma yeri…

Ezel ve ebed arasında bir köprü olan dünya hayatı, aslâ boşuna değil. Bu hususta Allah ne buyuruyor:

«Bizim sizi boş yere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin Bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız?» (el-Mü’minûn, 115)

«Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları oyun olsun diye yaratmadık.» (ed-Duhân, 38)

«İnsanoğlu kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?» (el-Kıyâme, 36)”

Şebnem, bu can alıcı sözleri dinledikçe çok sevdiği ninesini hatırladı. Gözlerinin içi doldu. Karar verdi, hastaneden çıkar çıkmaz kabrini ziyaret edecekti. Âh bir de yalnızlığını teskin edebilseydi. Nûr Hemşire’ye itiraf etti:

“– Ablacığım, Allah kimsenin başıboş bırakılmayacağını beyan ediyor. Âmennâ... Ancak içinde bulunduğum kimsesizlik, beni çok yalnızlaştırıyor. Bu yalnızlık da, boşluğa düşürüyor. Çaresiz kalıyorum.”

Nûr Hemşire tebessüm etti:

“– Yalnızlık, boynunu bu kadar bükmesin. Bil ki, yalnızların sahibi, kimsesizler kimsesi, çaresizlerin çaresi Allah’tır. Çile ve ızdırap zamanlarında ve kimsesizlik ânında, aslında insan daha çok Allâh ile beraber olma imkânı bulur. Yalnızlıktan kurtulur böylece... Bu itibarla bir Allah dostu şöyle der:

«– Kalabalıklar içinde O’ndan ayrı kalıyor ve kendimi yalnız hissediyorum. Kalabalıktan sıyrılınca da O’nunla beraber olduğum için yalnızlıktan kurtuluyorum.»

Sonra sıkıntı ve çile dediğin ne ki!.. Hepsi gelip geçici… Üstelik onlar, ebedî bir saâdetin anahtarı… Görmez misin, her kış mevsiminde kar yağar ve toprak üstünde çiçeklerden, bitkilerden eser kalmaz. Tohumlar, karın ve toprağın altında kış boyu çileli bir yalnızlığa bürünürler. Sonra bahar gelir ve o tohumların sahibi hepsine tekrar hayat verir. Ortalık cennet bahçesine döner. Senin de bu hâlinde, hayatının bu zorlu kışında kimbilir nasıl bir bahar saklı…

Bak, Cenâb-ı Hak ne buyuruyor:

«Elbette güçlükle beraber, şüphesiz bir kolaylık vardır. Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır.» (el-İnşirah, 5-6)

Zorlukta Allâh’a sığınırsan, mutlaka arkasından kolaylık gelir.”

Nûr Hemşire bu şekilde konuştukça Şebnem, ninesinin kendisiyle yaptığı sohbetleri hatırlıyor ve hemşireyi daha çok sevmeye başlıyordu:

“– Ablacığım, bunlar ne güzel cümleler... Dinledikçe içim açılıyor. İsminiz gibi kendiniz de ışık saçıyorsunuz gönlüme... Zaten sizinle tanışınca ilk olarak isminizle ilgili ninemin anlattığı mânâlar aklıma gelmişti.”

“– Şebnem, senin de ismin gibi bir kalbin var. Şebnem ismini çocukluğumdan beri severim. O da çok mânâlı... Seherlerde çiçek yapraklarından dökülen cennet kokulu damla... Mü’minlerin, yine seher vaktinde Allâh’ın huzurunda döktükleri muhabbet ve hasret damlası… Her şebnem, düştüğü toprağa hem hayat vermekte, hem de güzel bir râyiha saçmakta… Gözdeki şebnem de gönül toprağını yeşertmekte…”

Nûr Hemşire, konuşmanın burasında biraz durduktan sonra sordu:

“– Kitap okumayı sever misin?”

“– Biraz.”

“– Eğer okursan, sana bir-iki kitap vereyim. Hem kendini yalnız hissettiğinde sana en güzel arkadaş onlar olur.”

“– Bilmem ki, okuyabilirsem, olabilir ablacığım.”

“– Hayatın en büyük gıdâsı okumaktır. Onun için Allâh’ın insanoğluna ilk emri «Oku!» olmuştur. Bir diğer gıda da dinlemek... Bu sebeple büyük Allah dostu Mevlânâ, meşhur Mesnevîsine «Dinle!» diye başlamıştır.”

“– Ne kadar mânâlı… Fakat okumayı anladım da, dinlemeyi kimden, nasıl gerçekleştireceğim.”

Nûr Hemşire biraz düşündü. Sonra Şebnem’in kalbine işleyen bir sıcaklıkla konuşmasına devam etti:

“– Bu ifadelerin daha derin ve güzel açıklamalarını dinlemek istersen, bizim her hafta gittiğimiz bir sohbet var. Yunus Dede’nin sohbeti… Dilersen beraber gidebiliriz. İnsan onun sohbetindeyken sanki damladan deryaya yolculuk yapıyor. Hüdâyî Külliye’sinde her hafta sohbeti var.”

Şebnem heyecanlandı:

“– Ablacığım, beni kabul ederler mi?”

“– Elbette, çünkü orası gelenin geri çevrilmediği büyük bir gönül kapısı...”

Şebnem, yine ninesinin şefkatli muhabbetini hatırladı. Sanki o dirilmişti de Nûr Hemşire olarak onun gönül yarasını sarmaya çalışıyordu. Hani neredeyse iyi ki kaza geçirdim, diye düşünecekti. Çünkü bu hastanede başka bir şifâya, yani gerçek bir şifâya kavuşmak üzereydi: Gönül şifâsına…

Ertesi gün taburcu oldu. Ayrılırken Nûr Hemşire, ona külliyeyi tarif etti. Çarşamba günü öğleden sonra yapılacak sohbete mutlaka beklediğini tekrar söyledi. Yıllardır birlikte muhabbetle yaşamış iki kardeş gibi birbirleriyle kucaklaştılar.

Şebnem, kendisini almaya gelen teyzesiyle birlikte eve döndü. O gece Şebnem’i ilk ziyarete gelen Müge oldu. Onu karşısında gören Şebnem’in ruhuna daraltıcı bir sis çöktüyse de neşeli davranmaya çalıştı. Müge, onu sürekli nefsânî bir âleme çekmeye çalışan cilâlı vitrinler gibiydi. Müge, müjde verir gibi konuştu:

“– Geçmiş olsun kız. Mâşallah hiçbir şeyin yok!.. Çok sağlammışsın hani. Neyse, o gün arkadaşlar partide sen olmayınca çok üzüldüler. Sırf senin için taburcu olmanın şerefine bir parti daha düzenledik. Sıkı dur, bu Çarşamba günü öğleden sonra oraya gideceğiz!..”

“– Bu Çarşamba öğleden sonra mı?”

“– Evet.”

“– Bir işim var o saatlerde. Gelemem.”

“– Delirdin mi kız? Bu parti senin için diyorum. Sen olmasan hiçbir mânâsı kalmaz. Arkadaşların yüzüne bir daha nasıl bakarım ben?”

“– İşim var dedim ya!”

“– Yahu sana bir hâller olmuş!.. Bak Şebnem, o gün o partiye hiçbir mazeret istemiyorum. Her şey ayarlandı. Sana o gün özel sürprizler de hazırladık. Hem merak etme, elbise meselesini de hallettik. Geçen beğendiğin elbiseden daha güzelini hediye olarak aldık. Bir bilsen orada ne kadar çok alâka göreceksin. Hem son model arabalarla tur da atarız.”

Şebnem şaşkınlaştı. Teşekkür mü etse, kızsa mı, kabullense mi? Ne yapacağını kestiremiyordu. Kekeledi:

“– Şey ben, ben…”

“– Kızım, herhalde hastane duvarları sana iyi gelmedi. Ama yarına hiçbir şeyin kalmaz. Hadi nazlanma. Bu gençlik ve güzellik, bir daha ele geçmez. Sen tam bir artist namzedisin.”

“– Müge!”

Müge, ayağa kalktı:

“– Tamam, biraz dinlendikten sonra bir şeyin kalmaz. Haydi, bana şimdilik müsaade... İki gün sonra Çarşamba günü görüşeceğiz. En güzel günümüz olacak.”

“– Müge!”

“– Tamam dedim ya... Unutma o gün, seni bekleyen başkaları da var. Sadece ben değil. Tanıştıracağım biri var ki, anlatamam…”

Şebnem, bir anda eski girdapların cenderesine girdiğini hissetti. Boğuluyor gibi oldu:

“– Güle güle…”

Zengin arkadaşlarının kendisini bu kadar önemsemeleri, gururunu okşamamış değildi. İçinde nefsânî bir dirilme, damarlarını titretiyordu. Ancak uzun müddettir içinde ilk defa parıldayan ışığın solmasını ve sönmesini de istemiyordu. Ama arkadaşlarını ne yapacaktı? Hele verilecek partinin tek ismi olmak gibi bir ilgiye nasıl hayır diyecekti?

Birden çözülmez bir kararsızlık çöktü içine. Tam kalbinin ortasına yılan gibi çöreklendi. Derin bir of çekti.

Çarşamba sabahı olduğunda hâlâ kararsızdı. Yegâne arkadaş çevresinin kendisine hazırladığı ve kendisinin de uzun zamandır arzuladığı partiye mi gitmeli, yoksa hastahanede yeni tanışıp da çok sevdiği Nûr Hemşire’nin davet ettiği sohbete mi? Kâh: «Sohbet nasılsa her hafta, ama parti her zaman olmuyor. Bu hafta partiye gitsem, sonra da sohbete gitsem olabilir…» diye düşünüyor, kâh: «Partiye gidersem, belki bir daha sohbete gidemeyebilirim…» diye fikir yürütüyordu. Kâh da: «Sohbete gidersem, bir daha partilere katılamayacağım demektir, yoksa gülerler.» diye rûhunda çalkantılar yaşıyordu.

Bu çalkantılar içindeyken hatırladı. Hastahaneden çıkar çıkmaz ninesini ziyaret edecekti. Nasıl da unuttum diye hayıflandı. Kararsızlıkların girdabından kaçmak istercesine bir kararlılıkla evden çıkıp mezarlığın yolunu tuttu.

Ninesinin kabri başında gözyaşlarına boğuldu. Ninesinin yıllar önce söyledikleri, sanki bir mendil gibi gönlündeki yaşları siliyordu. Ninesi âdeta onunla konuşuyor, eski nasihatlerini tekrarlıyordu:

“– Kızım, benim nazlı kızım, gönül çiçeğim, aman hiç solma!.. Allah hep yüzünü güldürsün. Kızım, bunun için yönünü hep Allâh’a dön!.. Unutma ki, bir kimseyi O ağlatırsa, kimse güldüremez. O güldürürse yüzleri, kimse de ağlatamaz. Unutma! Hazret-i Ali’nin de buyurduğu gibi bu dünya bir uykuya benzer. İnsanlar ölünce uyanırlar. Bu uyanış vaktine güzel hazırlanmaya bak!

Aman kızım, sakın sokak kaldırımlarında biten ve ezilmeye mahkûm olan değersiz çiçeklere aldanma. Unutma ki istikbali Allah verir…”

Şebnem, orada bir hayli kaldı. Ninesine, ondan öğrendiği kadarıyla defalarca Fâtiha ve İhlâs sûrelerini okudu. Öğlene doğru mezarlıktan ayrılırken çıkış yolundaki büyükçe bir mezar taşında, Mevlânâ’ya ait şu yazı dikkatini çekti:

“Sen, ey ilkbahar güzelliğine karşı dudak ısıran, hayran olan kimse! Bir de sonbaharın sararmış hâline ve soğukluğu­na bak!”

“Şafak vaktinde güzel güneşin doğuşunu görünce, gurûb zamanı, onun ölümü demek olan batışını hatırla!”

“Unutma ki, insan da aynı bu mâcerayı yaşar. Kemâli ve cemâli, ze­vâle mahkûmdur.”

 “Güzelliği ile iftihar eden, ay gibi parlak olan her güzelin yüzüne bak! Sonra da onun burada nasıl kara toprağa döndüğünü gör!”

“Yani sen aynadaki son nakşa bak! Bir güzelin ihtiyarlığındaki çirkinliğini ve bir binânın harâbe hâline geleceği­ni düşün de aynadaki yalana aldanma!..”

Ninesinden hatırladığı sözler ve Nûr Hemşire’nin anlattıkları ile bu ifadeler bir araya gelince gönlü tekrar kuvvet kazandı. Hele okuduğu son cümle beyninde kıvılcım hâline geldi. Tekrar tekrar parıldayan bir şimşek oldu. İçine çöreklenen gafleti ve nefsânî arzuları yaktı, yaktı. Mezarlıktan ayrıldığında artık Müge’nin davetine gitmeye dair içinde en ufak bir heves kalmamıştı. Mezarlığa bir daha bakıp kendi kendine tekrarladı:

Aynadaki yalana aldanma!”

Sonra da kararlı adımlarla Nûr Hemşire’nin dâvet ettiği Hüdâyî Külliyesi’ne doğru yöneldi. Yunus Dede’nin sohbetine katılacaktı. Zira, çalkantılar içindeki muzdarip ruhunu tesellî edecek, huzur ve gerçek şifaya kavuşturacak bir gönül doktoru arıyordu.

Külliye’ye yaklaştıkça gönlünü tarifsiz bir huzur kaplamaya başladı. Sanki nûrlu ninesinin hayali, kendisine tebessüm ediyordu.

PAYLAŞ:                

Osman Nûri Topbaş

Osman Nûri Topbaş

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle