Allah İçin Sevmek

İnsanın, İslâm’la müşerref olması ile kalbinde büyük bir inşirâh peydâ olur; o kalp, daha önceden dağa tırmanan bir insanın nefes alıp vermekte zorlandığı gibi, sahibinin sıkarken, Müslüman olmakla birlikte genişler, genişler. Oraya önce bütün Müslümanların muhabbeti yerleşir, sonra kâinâttaki bütün mahlûkâta karşı muhabbet ve şefkat sığar. Fakat bu kadarla da iktifâ edilmez; Peygamber Efendimiz başta olmaz üzere, bütün peygamberler ve ilk insandan kıyamete kadar bütün insanlık orada yerini alır. Bitmez, bütün bu sevgilerin üzerinde “Allâh’ın muhabbeti” yer alır.

İşte İslâm tarihi, bu muhabbet halkasının çok canlı milyonlarca misâli ile doludur. Allah Teâlâ, Müslümanları “rahmet ve nimetiyle” kardeş yapmış, onlar arasındaki câhiliyeden kaynaklanan her türlü kin ve düşmanlığı kaldırıp atmıştır. Daha önce birbirini öldürmeye kalkışan gruplar, İslâm’ın kardeşlik esasları çerçevesinde birbirini muhabbetle kucaklamış, sahip olduğu her şeyi, din kardeşi ile paylaşma yarışına girmiştir.

Bilhassa Peygamber Efendimizin tavsiye ve tatbikatı ile Muhâcir ve Ensar birbiriyle kardeş kılınmıştır. Bu kardeşliğin tarihin şerefli sayfalarına geçen birkaç misâlini zikredelim:

Muhâcirîn’den Abdurrahman bin Avf ile Ensar’dan Sa’d bin Rebî’nin kardeşliği dillere destandır.

Abdurrahman bin Avf, Mekke’de Müslüman olanların ilklerindendir. Peygamber Efendimiz, hayattayken cennetle müjdelediği on sahabîden (aşere-i mübeşşere) biridir. Müslüman olduktan sonra önce Habeşistan’a, ardından da Medine’ye hicret etmiştir. Bu yolculuklar esnasında, aslında servet sahibi bir tüccarken her şeyini Allah yolunda terk etmek mecburiyetinde kalmıştır. Medine’ye geldikten bir müddet sonra Peygamber Efendimiz, Abdurrahman bin Avf ile Medineli Sa’d bin Rebî’yi kardeş kılmıştır. Sa’d bin Rebî, İslâm’ın kardeşlik şuuru ile, bütün mal varlığını Abdurrahman bin Avf’ın önüne koymuş ve:

“-Ey kardeşim. İşte malım bu… Al, yarısı senin olsun. Evimin yarısı senin olsun. İki zevcem var, dilersen birini boşayayım, onunla sen evlen!..” diyerek sahibi olduğu her şeyi onun önüne sermiştir.

Abdurrahman bin Avf ise, kendisine teklif edilen bütün bu dünyalıklara büyük bir istiğnâ ile reddederek:

“-Kardeşim, malın da, ehlin de sana mübârek olsun. Sen bana Medine çarşısının yolunu göster!” demiş ve kısa zamanda bilgi ve tecrübesiyle eski zenginliğine kavuşmuştur.

Bu nasıl bir gönül yapısı ve kardeşlik şuurudur ki, muhtaç olan din kardeşine, hiçbir şeyini ayırt etmeksizin paylaşmaya sevk eder?!

* * *

Ensar’ın kardeşlik anlayışı bundan ibâret değildir. Onlar her fırsatta kardeşlerini kendilerine tercih etmiş, ellerindekini hiçbir baskı, zorlama ve menfaat beklemeksizin sırf “Allah rızâsına kavuşmak uğruna” kardeşleri ile paylaşmışlardır.

Hicretten sonra her bir muhâcir âileyi, medîneli bir âile yanında aldı. Böylece aralarında “kardeşlik akdi” gerçekleştirilen sahabîler, birlikte çalışacaklar, elde ettikleri kazancı paylaşacaklardı. Ensâr, fazla arazilerini Peygamber Efendimiz’e bağışladı ve Peygamber Efendimiz de bunları muhâcirler arasında taksim etti. Ensar, bu kadarla da kalmayarak şu cömert teklifte bulundu:

“-Yâ Rasûlallâh! Hurmalıklarımızı da muhâcir kardeşlerimizle aramızda paylaştır!”

Peygamber Efendimiz bunu kabul etmeyince, Ensar, Muhâcirlere:

“-Öyleyse ağaçların bakım ve sulama işini siz üzerinize alınız da mahsulde ortak olalım.” teklifinde bulundular. Peygamber Efendimizin uygun görmesiyle her iki taraf:

“-İşittik ve itaat ettik!” diyerek bu teklifi kabul ettiler. (Buhârî, Hars, 5)

* * *

Peygamber Efendimiz Medîne’ye geldiğinde Muhâcirler:

“-Yâ Rasûlallâh! Kendilerine hicret ettiğimiz şu kavim kadar cömert ve hayırsever kimseler görmedik. Malı çok olan bol bol veriyor, az olan da fedakârlık yapıyor, yardımda bulunuyor. Bütün maîşet derdimizi giderdiler ve bizi mallarına ortak ettiler. Bütün ecir ve sevâbı alıp götürecekler diye korkuyoruz!” dediler.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“-Hayır, onlar için Allâh’a duâ ettiğiniz ve yaptıklarından dolayı kendilerini senâ ettiğiniz müddetçe siz de (sevâba nâil olursunuz).” (Tirmizî, Kıyâmet, 44/2487)

* * *

Hayat böyle geçerken, ölüm ânında bile kardeşini kendisine tercih edenlere, şu misal ne güzel bir örnektir!.. Huzeyfe el-Adevî -radıyallâhu anh- şöyle anlatır: Yermük harbindeydik. Çarpışmanın şiddeti geçmiş, ok ve mızrak darbeleri ile yaralanan Müslümanlar, düştükleri sıcak kumların üzerinde can vermeye başlamışlardı. Bu arada ben de binbir güçlükle kendimi topralayarak, amcamın oğlunu aramaya başladım. Son anlarını yaşayan yaralıların arasında biraz dolaştıktan sonra, nihayet aradığımı buldum. Fakat ne çâre, bir kan gölü içinde yatan amcamın oğlu, göz işaretleriyle dahî zor konuşabiliyordu. Daha evvel hazırladığım su kırbasını göstererek:

“-Su istiyor musun?” dedim.

Belli ki, istiyordu. Çünkü dudakları harâretten âdeta kavrulmuştı. Fakat cevap verecek mecâli yoktu. Ben kırbanın ağzını açtım, suyu kendisine doğru uzatırken biraz ötedeki yaralıların arasından bir “âh” sesi duyuldu. Amcamın oğlu, bu feryâdı duyar duymaz, kendisinden vazgeçerek kaş göz işaretiyle suyu hemen ona götürmemi istedi. Kızgın kumların üzerinde yatan şehidlerin aralarından koşa koşa ona yetiştim. Baktım ki, o, Hişâm bin Âs imiş. Ona:

“-Su ister misin?” diye sordum. O da göz işaretiyle “Evet!” dedi. Tam suyu içeceği esnada bir başka yaralının “Âh, âh!” diye inlediği duyuldu. Hişâm, suyu ona götürmemi işaret etti. Onun yanına vardığımda şehid olmuştu. Derhal Hişâm’ın yanına geri döndüm. Kırbayı uzatırken bir de ne göreyim; o da şehid olmuş!

Bâri amcamın oğluna yetişeyim dedim. Koşa koşa ona gittim. Ne çâre ki, o da ateş gibi kumların üzerinde kavrula kavrula rûhunu teslim eylemişti. Elimdeki kırba, dolu olarak üç şehidin ortasında kaldı. (Bkz: Kurtubî, XVII, 28; Zeylâî, Nasbu’r-Râye, II, 318; Hâkim, III, 270/5058)

* * *

Kendisi de, bütün mal varlığını her fırsatta ve sonuna kadar Allâh’ın kullarına infâk eden Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbını da “kardeşlerini, Allah için sevme” ve onlarla her şeyini paylaşma noktasında pek çok nasihatte bulunmuştur. Yazımızı bu hadîs-i şerîflerle taçlandırıyoruz:

“Kıyâmet günü Allah Teâlâ şöyle buyurur: Celâlim hakkı için, bana itaat maksadıyla birbirlerini sevenler nerede? Hiçbir gölgenin bulunmadığı bugün, onları gölgemde gölgelendireceğim, onları muhafaza edeceğim.” (Müslim, Birr, 37)

“Allah Teâlâ: «Benim rızâm uğrunda birbirlerini sevenler için, peygamberlerin ve şehidlerin gıbta edeceği nurdan minberler vardır.» buyurdu.” (Tirmizî, Zühd, 53/2390)

“-Allâh’ın kullarından birtakım insanlar vardır ki, nebî değildirler, şehid de değildirler. Fakat kıyâmet gününde Allah katındaki makamlarından dolayı onlara nebîler ve şehidler imrenerek bakacaklardır.” Ashâb-ı kirâm:

“-Bunlar kimlerdir ve ne gibi hayırlı ameller yapmışlardır? Bize bildir de biz de onlara sevgi ve yakınlık gösterelim yâ Rasûlallâh!” dediler. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Bunlar öyle bir kavimdir ki, aralarında ne akrabalık, ne de ticâret ve iş münâsebeti olmaksızın, sırf Allah rızâsı için birbirlerini severler. Vallâhi yüzleri bir nûrdur ve kendileri de nûrdan minberler üzerindedirler. İnsanlar korktukları zaman bunlar korkmazlar, insanlar mahzûn oldukları zaman bunlar hüzünlenmezler.” buyurdu ve peşinden şu âyeti okudu:

«Bilesiniz ki, Allâh’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyeceklerdir de… Onlar ki, Allâh’ îman etmişlerdir ve hep takvâ ile (de) korunur dururlar. Onlara dünya hayâtında da, âhiret hayatında da müjdeler vardır. Allâh’ın sözlerinde değişiklik yoktur. İşte bu, en büyük kurtuluştur.» (Yûnus, 62-64)” (Ebû Dâvud, Büyû’, 76/3527; Hâkim, IV, 170)

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle