Mürşide Haydaroğlu Hanımefendi İle Bir Hasbihâl Edebimizi Kaybediyoruz!

O, her hâliyle bir Osmanlı hanımefendisi… Hizmet ve zarâfet, onun libâsı olmuş, sadece ismiyle değil, hâli ve kâliyle de bir “mürşide”... Hiç evlâdı olmamış, ama herkes ona evlât olmuş. Sadece Beşiktaş ihvânının değil, İstanbul’un kıymetli “Mürşide Annesi”… Bu kıymetli anneyle tanışanlar, zaten bir daha civarından ayrılamıyor, onun bir sohbetindeki feyzi tadanlar, bu yolun yolcusu oluyorlar. İstedik ki, tanımayanlar da tanısın ve o güzel insanın öğütleriyle hayatın dik yamaçlarında bir nefes alsın.

 Röportajımıza başlarken, “Evlâdım, kendimi çok fakir hissediyorum; önce bir râbıtamı yapayım. Öyle başlayalım.” dedi. Ardından “Yâ Rabbi, lâyık eyle, yoluna lâyık eyle!..” duâlarından sonra başladık röportajımıza…

 

Kıymetli Mürşide Hanımefendi, nasıl bir âile çevresi içinde büyüdünüz? Rahmetli ebeveyniniz sizleri yetiştirirken nelere ehemmiyet verirdi?

Efendim, babam, ben dünyaya gözümü açtığım zaman Yeşilova’da mal müdürüymüş. Rahmetli babacığım, helâl lokmaya pek ehemmiyet verirdi. Çok mükrim, eli açık bir insandı. Sanki elindeki her şey başkasına aitti de onları sahiplerine vermekten büyük zevk alırdı. Babam zengin doğdu, fakir öldü. Küçük duâ mecmuâları veya başka kitaplar alır, Kur’ân Kursları’na gönderirdi. “Dine hizmet ediyorum!” diye de çok sevinirdi. Ama devletin malını da çok titizlikle kullanırdı. Doğduğum yıllar, harp yılları; yokluk çok… Babam, hizmet için köylünün ayağına giderdi.

Babacığım, bize evde cemaatle namaz kıldırırdı. Sabah, akşam ve yatsı namazlarını hep cemaatle kılardık. Tabiî Kur’ân öğrenecek kurslar yok, şimdiki gibi… Biz namaz sûrelerini, babamla kıldığımız namazlarda, ondan dinleyerek öğrendik. Erzurum soğuk tabiî… Babacığım, sabah namazlarına kaldırırken bizi tatlı bir merhametle uyandırır, kalkmazsak yorganı üzerimizden çekerdi. Babam, her akşam bize sohbet dinletirdi. Ağabeyim okur, biz diz çöker oturur, onun okuduklarını dinlerdik. En çok okuduğumuz da “Velîler Tezkeresi: Tezkiretü’l-Evliyâ” idi. Orada dinleyip unutmadığım velilerin başında İbrahim bin Edhem Hazretleri gelir. O günlerde dinlediğim bir kıssayı da sizinle paylaşmak isterim: İbrahim bin Edhem Hazretleri, rüyasında Cebrâil -aleyhisselâm-’ı görür. Elinde bir kalem, İbrahim bin Edhem Hazretleri sorar:

“-Ne yazacaksın?” Cebrâil -aleyhisselâm- cevap verir:

“-Hak’kın velîlerini!..”

İbrahim bin Edhem:

“-Ben Hakk’ın velîlerinden değilim, ama Hakk’ın velîlerini sevenlerdenim!..” der.

Bunun üzerine Cebrâil -aleyhisselâm-:

“-Öyleyse senin adını en başa yazacağım.” diye karşılık verir.

Annem rahmetli de bambaşka bir insandı. Şimdi tasavvuf kitaplarını okudukça fark ediyorum da bize tam bir tasavvuf ahlâkı sergilemiş. O kadar fedâkâr bir anneydi ki, anlatamam. Çocukluğumuz hep onun anlattığı güzel hikâyeler ile geçti. Ben ilkokul ikinci sınıfı okurken Van’da yaşıyorduk. Oradaki evimizin arka bahçesinde evcilik oynardık. Annem, bahçeye bize çadır yapmıştı; bebeklerimize elbise dikmeyi, yemek yapmayı, hep o oyunların içinde öğrendik. Evcilik oynarken ev düzenini, kardeşlere sevgiyi, anneliği nasıl yapacağımızı öğrenirdik. Bizi öyle bir yetiştirdi ki, biz hiç birbirimizi kıskanmadık! Bunu nasıl yaptı, hâlâ anlamış değilim. Herhalde bunun sebebi, aramızda adâlete çok dikkat etmesi ve kendisinin fedâkârlığı olsa gerek!..

Babamın herhangi bir isteğine, “Olmaz!” dediğini hiç duymadım. Her gün soframızda bir misafir olurdu. Evler sobalı, her şey zahmetli olduğu zamanlar… Ama annem, her misafire yemeği huzurla ikram ederdi. Hani bir söz var: “Kadın kocasını rezil de eder, vezir de…” diye… Annem, vezir edenlerdendi. Biz babamıza itaati, annemizin hâllerinden öğrendik.

Çocukluğumuz oyun oynayarak geçti, ama kiminle? Kız arkadaşlarımızla… Annem, bütün arkadaşlarımızı tanırdı. Âilece evine gitmediğimiz arkadaşlarımın evine, annem tek başına aslâ göndermezdi. Bizim arkadaşlarımızın âileleri ile mutlaka ebeveynim de ahbap olurdu ki, görüşebilelim. Hanımlar, erkekler ayrı odalarda otururlardı. Hanımlar, özel bir mevzu konuşacak olursa, bize bir kaş kaldırırlar; biz kızlar hemen dışarı çıkardık. Bu bir edeptir. Şimdi televizyon reklâmlarında hanımların özel hâllerde kullandıkları malzemelerin bile açık açık konuşulduğunu görünce, inanın ki, içim kan ağlıyor. Edebimizi kaybediyoruz. Edep, insana mahsus bir hususiyet; onu kaybedersek hâlimiz nice olur?! Bizden geriye ne kalır?!

Bize büyüklerimizin aşıladığı en mühim hususlardan biri de “iffeti muhafaza” idi. Bize sürekli şu telkin edilirdi: “Senin eline, ancak helâlin olan bir erkek değecek; gönlüne ancak helâlin olan bir erkek girecek!..” Bu telkinler, sadece kız çocuklarına değildi, erkek çocuklarına da bu telkinler yapılırdı.

Ben üniversitede okurken bile sınıfımdaki erkeklerle konuşmazdım, onlardan not alışverişi yapmazdım. Bu hâl, bize ebeveynimizin tesiri idi. Sadece bize tesir etmezlerdi. Bize misafirliğe gelen subay hanımları bile başı açık gelmezler, mutlaka başörtü takarlardı.

İstanbul’da ikâmet ederken, babamın peşine tâkip için bir adam takmışlar. Babacığım bu adamın gönlüne girmiş, gittiği sohbetlere bu askeri de götürüyormuş. Bu askerin hanımı, anneme:

“-Teyzeciğim; eşim, beyinizi takip ile memur edildi. Fakat beyiniz onu Mehmet Üretmen’in evindeki Sâmi Efendi’nin sohbetine götürüyormuş.” demiş.

Babam korkmazdı, coşkundu. İnsanlara tebliğ ederdi.

 

Babanızın tasavvufla tanışması nasıl oldu?

Asıl tasavvufla tanışmamız, Erzurum’da oldu. Her akşam misafirimiz olurdu. Alvarlı Efe’nin güzel dîvânından ilâhîler okunurdu. Bu ilâhîler bile bizim çocuk rûhumuza çok tesir ediyordu. Babam, bazen şiir de okuttururdu. Hatırımda kalanlardan biri şöyle idi.

Enbiyâ güneştir.

Evliyâ Kamer

Manzûme-i âlem

Bunlarla döner.

 

Kâmile’yi bulmakmış

Âlemde hüner

Andan gafil kalan

Bîgâne düşmüş.

 

Yani hayatımızda, örnek bir “Mürşid-i Kâmil”in bulunması, ekmek-su gibi zarurîdir. Bu, rûhun gıdası oluyor.

Mürşid-i Kâmil’in gerekliğini göstermek için size babamın bir hâtırasından bahsetmek isterim. Babacığım, ehl-i tarîk bir insandı. Merhum Mahmud Sâmi Ramazanoğlu Efendi Hazretleri’ne mensub idi. Mürşid-i Kâmillere hizmet etmeyi çok severdi. Biz Adana’da iken şarktan gelmişiz. (Efendim, siz bilmezsiniz belki; babalarınız da bilmez… Benim yaşım yetmişin üstünde…)

Ben ortaokula gidiyorum, ablam da öğretmen okulunda okuyor. Ağabeyim okuyor. Bu sırada babamın tayini, Erzurum’a çıktı. Sebebi de babamı “Ticânî” diye şikâyet etmeleri… Sene 1952… Babam, Sâmi Efendi Hazretleri’ne yeni mensub olmuştu. O zaman babam, satın almada altıncı bölge saymanı idi. “Marshall Plânı” ile Amerika, Adana’da İncirlik Üssü’nü yapıyor. Tabiî çok büyük paralar dönüyor. Pamuk tüccarlarından büyük paralar ödenerek araziler alınıyor. Babam da yanındaki muhâsebe kâtibinin rüşvet aldığını görünce, onu “Yapma!..” diye uyarıyor.

O muhasebe kâtibi de babamı, “Ticânî” diye korgenerale şikâyet ediyor. Hâlbuki babam Ticânî değil, Nakşî… Yeni intisab etmiş. Bu olaylar olunca hemen Sâmi Efendi Hazretleri’nin huzuruna çıkıp durumu anlatıyor.

“-Efendim, ben bu zâtı mahkemeye vereceğim.” diyor. “Bu zât sebebi ile Erzurum’a tâyinim çıktı. Ben oraya gitmek istemiyorum, sizden ayrılamam!”

O zaman Türkiye kaynıyor, Ticânî olaylarından dolayı din adamlarına büyük bir baskı var. Sâmi Eendi Hazretleri:

“-Ben seni Erzurum’daki bir kardeşime göndereceğim.” deyip bir mektup yazıyor.

Mektup yazdığı bu zât-ı muhterem de Muhammed Lütfi Efendi Hazretleri… Babam, bu mektupla teskin oluyor ve Erzurum’a gidiyor.

Babam, Erzurum’dayken her akşam tekkeye giderdi. Hattâ bir keresinde bizi de götürdü mübareklerin ziyaretine… Hattâ o ziyaretinde söylediği bir söz, hâlâ kulaklarımda:

“-Âhir zaman çok yakındır; günlerin bereketi kalmamıştır.” demişti.

Allah himmetini hazır eylesin! Böylece babam, hapishanelere düşmekten büyüklerin firâseti ve kendi teslîmiyeti sayesinde kurtulmuş oldu. Çünkü babam, coşkun mîzaçlı bir insandı. Sâmi Efendimizin himmeti ile Erzurum’a geldi. O sıralarda Sâmi Efendi Hazretleri de ortalıktaki fitneden korunmak için Şam’a gittiler.

İşte böyle kızım, mürşid-i kâmil hayatımızda çok önemli… Allah Teâlâ onların ömürlerini bereketlendirsin. İnşâallah bizler de istifade edenlerden oluruz. Ben hayatımı ikiye ayırıyorum. Tasavvuftan önceki hayatımda namaz kılsam da, oruç tutsam da hep bâtında hastalıklarla beraberdim. Ama tasavvuf yoluna girdikten sonra, her şeyin mânâsı değişti; her şey tatlandı. Çok yazmayı, çok okumayı, çok konuşmayı, özellikle de çok konuşmayı çok severdim. Okullarda kitlelere konuşayım, bildiklerimi anlatayım, bundan zevk alırdım. Bana çevrem de:

“-Sen güzel konuşuyorsun, konuş, anlat!” derlerdi.

Ama elhamdülillâh, bu nefsin hastalığından kurtuldum. Şimdi dinlemeyi seviyorum. Yani o konuşma da bir hastalık!.. Ama bu benim hastalığımdı. İçimden, “Ya, ben falancanın sohbetine gitmem, daha doğru dürüst okumayı bilmiyor, kekeme gibi okuyor. Ben daha düzgün okuyorum!..” derdim. Bu hastalık yüzünden 1985 yılına kadar sohbete gitmedim.

“-Musâhabeleri kendim okurum.” dedim.

Okudum da… Ama hiçbir istifâdem olmadı. Hattâ Mûsâ Topbaş Efendi’ye ders kontrolüne giderdim; benim dersim hep yerinde sayıyor. “Sır”dan yukarı çıkmıyor. Sohbetten uzak kaldığım için feyz alamıyordum. Ne zaman ki, sohbete devam etmeye başladık; değişim başladı. Bu nefis öyle bir şey ki, ne zaman uyanacağı belli değil!.. Onun için dâimâ murâkabe hâlinde ve mürşid-i kâmil ile râbıta hâlinde olmak gerektiğine inanıyorum. Tasavvufun verdiği aydınlık, bambaşka…

Bazen geceleri uyandığımda babamın zikrettiğini görürdüm. Nasıl lezzet alıyorsa, bu, hâlinden anlaşılırdı. İşte bugün bu enerjiye herkes muhtaç…

1961’de hayatımız değişti. Babam emekli oldu. Sami Efendi Hazretleri’yle mektuplaşırdı. O mektuplar hâlâ bendedir. Emekli olma ihtimâli ortaya çıkınca babam, hemen Sâmi Efendi Hazretleri’ne mektup yazıp:

“-Efendim ben yakında emekli olacağım, en kısa zamanda yanınıza gelmek istiyorum.” diyor.

Sâmi Efendi Hazretleri de devlethânenin karşısında bulunan ahşap bir konağı o zaman zarfında bize kiralamış. Orada çok güzel günlerimiz geçti. Sami Efendi Hazretleri bizim evimize sohbete gelirdi. Tabiî, o zamanlar çok gençti. Sultanhamam’da Alemdar Amca’nın yanında çalışıyordu. Evine girdiği saatler düzenli, saniye şaşmazdı. Başında lacivert kepi, yine koyu lacivert bir pardösüsü vardı. Yalnız gelir, yalnız giderdi. Komşumuz olan hanım teyzelerden birisi bir gün Sâmi Efendi Hazretleri’ni göstererek:

“-Bu beyefendi evine eli hiç boş gitmez; mutlaka elinde küçük de olsa bir paket olur.” demişti.

 

Öğretmenliğe ne zaman başladınız?

Öğretmenliğe, Muammer Topbaş Abi’nin açtığı Özel Erenköy İlkokulu’nda başladım. Öğrencilerimiz genelde bu çevredendi. O zamanlar dikkatimi çeken bir husus vardı. Babalar dînini öğrensin diye bizim okula vermek isterken anneler istemezdi.

“-O okulda neden İngilizce yok?! Neden bale dersi yok?” derlerdi.

O hanımlar sonra sohbet meclislerine girince tabiî çok değiştiler. Velilerimizden birisi, hocaların hocası pek kıymetli Sabahattin Zâim Beyefendi idi. Bir gün yanıma gelip:

“-Hocahanım, benim çocuklarıma dînini öğretin! İlmi her yerde öğrenirler. Ben bu okula çocuklarım dînini sevsin ve öğrensin diye gönderiyorum!..” demişti.

 

Ne zaman ve hangi vesile ile evlendiniz?

1978’de evlendik. Evliliğimin de acı bir hikâyesi vardır.

Annem yeni vefat etmişti. Onu kaybettiğim zaman çok büyük bir üzüntü duydum. Annemde kalp yetmezliği vardı. Her an ölümü bekliyorduk. Bu yüzden ben önce kız kardeşlerimi evlendirdim. Ben en son evlendim.

Mehmet (Haydaroğlu) Bey’in Unkapanı’nda, İMÇ’de dükkânı varmış. Hulûsi Beylerle de komşular… Onlara evlenmek istediğini söylemiş. Aracılar vasıtası ile bize haber geldi. Ben kesinlikle evlenmeyi düşünmediğimi söyledim. Ama “Allâh’ın emri” diye hatırlattı, ev sahibemiz… Velhâsıl biz görüştük. Nasipmiş evlendik. Sami Efendi Hazretleri’nin duâları ile nikâhımız kıyıldı.

Allah râzı olsun, Mehmet amcanız, iyi huylu bir zâttır. Zaten Mûsâ (Topbaş) Efendimizin babası ile kayınpederim, kardeş gibi büyümüşler. Evlenince bana müthiş bir sorumluluk duygusu geldi ve öğretmenlikten ayrıldım. Daha sonra bir müddet Ihlamur Kız Kur’ân Kursu’nda çalıştım ve orayı çok sevdim. Hattâ oradaki kızlara da söylemiştim:

“-Bir daha dünyaya gelsem, Kur’ân kursunda okumayı isterdim.”

Bizim zamanımızda öyle güzel imkânlar yoktu, tabiî…

 

Oldukça uzun bir evlilik hayatınız olmuş, kırk yıla yaklaşan… Tecrübelerinize göre, evlilik hayatında dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?

Herkes kendi vazifesini yapacak… Kadın, erkeğin vazifesini yapmayacak. Baba ile anne rol değiştirdiği zaman âilede huzur kalmıyor.

 Meselâ ben öğretmenliği bırakınca, babacığım Mehmet Bey’e:

“-Allah senden râzı olsun! Mehmet Bey, sen benim kızımı karışık ortamlardan, haramdan korudun; evde oturttun.” dedi.

Eşim de ilk evlendiğim zamanlarda şöyle demişti:

“-Benden önce evden çıkmayacaksın, benden sonra da eve girmeyeceksin!..”

Biz, zaten “Benden sonra eve girmeyeceksin!”i, babamızın evinden biliyorduk. Babam memur olduğu için en geç altıda evde olurdu. Ve hiçbirimiz ondan sonra eve girmedik. Altı sene Babaeski’de oturduk. Oranın hiç çarşısını görmedik. Babam bize ne lâzım ise eve getirirdi. Allah râzı olsun, eşim de öyle yaptı. Biz eşimle birbirimizin hukukuna riâyet ettiğimiz için hiç çekişmedik, elhamdülillah! Birbirimizin ailesine hep saygılı davrandık. Hattâ babam eve geldiğinde kayınvâlideme iyi davranmamı telkin eder:

“-Aman, hanımefendiye hürmet et! Kaşını eğme sakın! Saygıda kusur etme!..” derdi.

Babam da, kayınvâlidem de yatalak hasta oldu. Babam bir odamızda, kayınvâlidem de diğer odamızda hizmet bekliyordu. İkisinin aynı anda tuvalet ihtiyacı olsa, babam hep kayınvâlideme öncelik vermemi telkin ederdi.

Gördüğünüz gibi, anne ve babalara çok mesûliyet düşüyor. Bilhassa annelere… Evet, kızımıza kıyamıyoruz, seviyoruz. Ama kızımız yeni evine alışana kadar kızımıza hayır telkinlerde bulunmalıyız ki, o âileyi sevsin.

Burada kayınvâlidelere de iş düşüyor; gelini, kızı gibi bağrına basıp yeni evine alışması için yardım ederse, ufak tefek hatalarını görmeyip sevgisini hissettirirse, her şey kolaylaşır. Eksik de olsa yaptıklarını takdir edip onu heveslendirmesi gerekir. Yani iş, iki tarafın annelerinde düğümleniyor yine…

Rahmetli annem de:

“-Gittiğiniz âileyi kendi eviniz bileceksiniz; hizmette hiç «öf» demeyeceksiniz!..” derdi.

Kendisi de babamın âilesine aynısını yapardı. Erkekler az konuşur; o yüzden hanım eşini üzerse, içine atar ve dertlenir. Bu hususta sahabe annelerimizden Hazret-i Rumeysa’nın oğlu vefat ediyor, onu yıkıyor, kefenliyor. Bir odaya koyuyor. Yoldan yorgun gelen eşi dinlenemeden bir de evlat hüznü yaşamasın diye eşine söylemiyor. İşte bu hâl çok mühim, kızım. Türkiye’de önce erkekler vefât ediyor, neden? Çünkü hanım, onun derdini eritmeyi bilmemiş, belki de kendisi dert yüklemiş. İki taraf maddî-mânevî birbirinin hukûkuna riâyet edecek yani… Hani Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyuruyor ya:

“-Ey Ali! Sen Fâtıma’ya köle ol ki, o da sana câriye olsun!..”

Bugün bu muhabbet zenginliğine muhtâcız!

Geçenlerde bir hanım anlattı; kızı, koltuğun üstündeki yastıklar bozulacak diye eşinin yatmasına izin vermezmiş. Adam, akşama kadar yorulmuş, evinin rahatını yaşayamayacak mı? Eskiden abdest leğenleri ve ibrikleri vardı; eşlerin ellerine abdest suyu dökülür ve havlu tutulurdu. Ve biz bu hizmeti yapmaktan zevk alırdık; beyimizin duâsını alacağız diye sevinirdik. Anneciğim, evde beyine saygıyı bir numarada tutardı.

Bugün en âcil bir şekilde her hanım, Hazret-i Hatice Annemizi numûne alıp himâye edici bir anne olması lâzım. Bunu sizin kitabınızda okumuştum. Âilesini, bütün ümmeti kucaklayan bir himâye… Bir de zamanımızda erkekleri pek çok tuzak bekliyor. O yüzden hanımların her şeyiyle erkeğini kuşatıp muhafaza etmesi lâzım. Erkeğin de hanımına hoşgörülü olması lâzım. Hanımına iltifat etmeli, hanımlar iltifattan pek hoşlanır. Sevgisini ifade etmeli… Sevgi her şeyi halleder diye düşünüyorum. İnanın, hayvanlar bizden daha merhametli… Yuvalarında bir kedi, bir köpek bile yavrusuna, yuvasına zarar gelmesin diye uğraşıyor. “Zıpzıp” diye bir kedimiz vardı; yavrusuna olan sevgisi ve korumasına biz hayran olurduk.

Bana bir misal hatırlattınız, ama bu misâli sizin bir yazınızda okumuştum. O yazı bana çok tesir etti ve birçok sohbette okudum. “Önce âilemiz mi, hizmet mi?” diye… Bu yüzden kızım, âilemizin haklarını ihmal etmeyelim.

Allah râzı olsun, eşim Mehmet Bey’den râzıyım. Ona hep gece namazlarında duâ ederim; o da elini açıp bana duâ eder.

Erkek, hanımına helâl lokma yedirirse, o da ona itaat eder. Ben buna inanıyorum. Elhamdülillah, rızkımıza hiç fâiz bulaşmamıştır. Bir gün Mûsâ Efendimiz, Mehmet Bey’e nasıl ticaret yaptığını sormuş, o da anlatmış. Mehmet Bey anlattıkça Mûsâ Efendi çok memnun olmuşlar. Mûsâ Efendimiz, Mehmet Bey’i çok severlerdi. Evimize hacı anneyi ziyarete gelmişlerdi.

 

Mehmet Amca ile beraber sahipsiz hayvanlarla ilgilendiğinizi, kedi ve köpekler aç kalmasın diye her gün onları doyurduğunuzu biliyoruz. Bu hizmetiniz nasıl başladı?

 Bir gün sohbetten dönerken cümle kapısının önünde bir kedi, bana âdeta yalvarıyor:

“-Beni içeri al!..” diyordu.

Ben de kedilerden korkardım, ama dayanamadım, aldım içeri, meğer sakatmış. Onu tedavi ettik, arada dışarı çıkıyordu. Bir gün karşı komşunun oğlu ona hışımla bir tekme atmış ki hayvanın iç organı arkasından çıkmış. Veterinere götürdük. Veteriner:

“-Yapacak bir şey yok; yatacak… Yalaya yalaya kendisi onu tekrar yerine yerleştirir.” dedi.

Eve getirip yatırdık. Gerçekten hayvancık, yalaya yalaya kendini tedâvi etti, iyileşti. İsmi de “Kaplan”… Ona çok alıştık, sevdik. Bir gün Mûsâ Efendimiz bize kahvaltıya teşrif etmişlerdi. Tabiî, biz misafirimiz gelecek diye Kaplan’ı balkona atmıştık. Mûsâ Efendimiz, onu orda görünce:

“-Kaplanı içeriye alın!..” buyurdular.

Hayvancık, içeri girip Mûsâ Efendimizi görünce ne yapacağını bilemedi. Mûsâ Efendimiz bizden ayrılırken kedi ön ayaklarını kaldırıp arka ayaklarının üzerinde oturur vaziyette durdu; Mûsâ Efendimiz o zaman bana dönerek:

“-Kediler temiz hayvanlardır, onlardan iğrenmeyiniz!..” buyurdular.

Mehmet Amcanız, 15-20 seneye yakın, Yıldız Parkı’nda kedi ve köpekleri doyurdu. Gücümüz yettiğince mahlûkâta hizmet etmeliyiz. Yaratan’dan ötürü, yaratılana merhamet ve şefkat; müslümanın en büyük vazifesi bence...

 

Mânevî hayatımızda bocalamamak için nelere ehemmiyet vermemiz lâzım?

Öncelikle her hususta israftan kaçınmalıyız. Bu memleket çok yokluk gördü. Askerimiz bu vatanı korurken açlıkla çok imtihan oldu. Günümüzde beni en çok üzen husus, israf! Umrede görmüştüm; açık büfe, herkes çokça alıyor, tabaklarda kalanlar da olduğu gibi çöpe gidiyor. Dün bir kitapta okumuştum; Firavun’un kötü ahlâkından biri de müsrif olmasıymış.

İkincisi de bence evden lüzumsuz çıkmamak lâzım... Bir de alışverişte erkeklerle çok muhatap olmamak lâzım. Sâmi Efendi Hazretleri babama demiş ki:

“-Benim hanımımı erkek kardeşim hiç bilmez, onu hiç görmedi.”

Hâlbuki erkek kardeşi Ferid Bey Amca, Sami Efendimizin yan komşusu idi ve evleri birbirine bitişikti. Belki bugün Sami Efendimizin bu hassasiyetini uygulayamayız, ama şu sokak gezmelerini hayatımızdan çıkarmamız gerekiyor artık... Evime gelince:

“-Elhamdülillah evime geldim. Evimi çok seviyorum.” diyorum.

Evimizi sevmeliyiz. Şu günlerde pek moda oldu; şurada kahvaltı, burada yemek… Hepsi de hayır için (!) yapılıyor(muş)?! Ben anlamıyorum kızım, o israfın neresinde hayır var?! Tamam, yardım bâbında yapılıyor, fakat ben bu hususta çok aşırıya gidildiğini düşünüyorum. Biz ihvân olarak çok değiştik; her sohbetimizde hocamızın iki öğüdünü yerine getirsek bu hâlde olmazdık. Sırtına pardösüsünü geçiren, o kahvaltıdan bu kahvaltıya koşuyor. Bir gün şu kursta program, ertesi gün şurada vaaz…

Sami Efendimizin annesinin ayakkabısı hiç eskimemiş. Neden? Hiç dışarı çıkmamış çünkü… Herkesin kahvaltıya gittiği yerler, evlerinden çok uzakta… Tamam, arabalarımız var; fakat akşam eve yorgun varan bu hanım, ne hazırlayıp koyacak âilesinin önüne… Dışarıdan bir paket alalım, yiyelim. Olmaz. En tatlı yemek, kendi evinde huzurla pişen yemektir. Lokma tasavvufta çok önemlidir. Evin beyi helâl rızık temin edecek; evin hanımı da abdestli ve besmele ile huzurla pişirecek yemeğini… Böyle olunca âile huzuru olur. Yavrularımıza mis gibi yemek kokuları ile evi sevdirmemiz lâzım.

Geçen Dr. Gülsen (Ataseven) Hanım, bir araştırmadan bahsetti; “Çalışan hanımların çocuklarının %50’si uyuşturucuya yöneliyormuş!..” Ha çalışıp evi ihmal etmişsin, ha akşama kadar İstanbul’un bir ucundan öbür ucuna, yok kahvaltıya, yok başka bir şeye gitmişsin; ben pek fark göremiyorum.

Bir hastalık daha var ki, kariyer yapma sevdası… Eskiden bende de vardı. Okumak, öğrenmek, çalışmak helâl; ama erkeklerle aynı ortamda olmazsa helâl! Beni çok üzen bir şey daha var ki, yurt dışına okumaya gönderilen kızlar… İstanbul başta olmak üzere, birçok İslâm ülkesindeki ecnebî okulları, İslâm’a açılan psikolojik bir savaşın ürünüdür. Bu okulların öğretmenlerinin % 80’i misyonerdir. Eski Millî Eğitim bakanlarından biri soruyor; o öğretmenlerden birine:

“-Siz Fransa’da hangi okulları okudunuz?” O da cevap veriyor:

“-Biz önce hristiyan ilâhiyâtı okuruz; ondan sonra hangi branşın öğretmeni olacaksak o bölümü bitiririz!..”

Bakıyorum ihvânıma, kendisi ilâhiyat mezunu, kızı Robert Koleji’nde okuyor. Ayşe Şasa, Robert koleji mezunudur. O anlatıyordu:

“-O okul, beni hasta etti. Orada bize, «Senin nefsin ilâhındır; o ne derse yap, kimse sana karışamaz!..» diye telkin edip duruyorlardı.”

Bu okullardan bizim evlâtlarımızın alacağı bir şey yok!.. Evlâtlarımızın düzgün bir îmâna, ibadetlerini yapacak bir fıkha ve tasavvuf terbiyesine ihtiyacı var.

 

Genç okuyucularımıza neler tavsiye etmek istersiniz?

Gençlerimizi evlilik yaşına gelince hemen evlendirelim; geciktirip harama sebebiyet vermeyelim. Bir genç kızın en iyi arkadaşı, annesi olması lâzım!.. Benim okuyacağım romanları, önce annem okurdu. Bizim zamanımızda genç kızların okuyacağı, sizin kitaplarınız gibi kitaplar yoktu. Bu yüzden önce annemizin filtresinden geçerdi. Ama burada da sınırları iyi ayarlamak lâzım!.. Aşırı derecede baskı altında tutmamak lâzım... Bazı gençlerin nefsi farklı oluyor; onların da bazı isteklerinin evin içinde gidermesine izin verilmeli… Meselâ başörtü takmak istemiyorsa, evde açsın! Makyaj istiyorsa, evde izin verilsin ki, o da kendini böyle teskin etsin. Gençleri anlamaya çalışıp onlara sevgi ve muhabbetle yaklaşmalıyız.

1954’de Nezihe Araz’ın bir yazısını okumuştum; “Genç Kızların Annelik Tâlimi” diye… Bir evde çocuk doğduğu zaman evin en büyük genç kızının kucağına verilir; ilk kundağı onun yapması istenilirmiş. O da kardeşinde âdeta bir “analık tâlimi” yaparmış. Bugün bunlardan mahrumuz! Biz analık vasfı kuvvetli bir toplumduk; nasıl bu hâllere düştük, iyi okumak lâzım… Anne, yuvadan kopup dışarıya çıkınca her şeyimiz yavaş yavaş kayboldu. Tabiî, annelerin dışarı savrulmasında en büyük faktör medyanın telkinleri… Yıllardır kadını yuvadan koparmak için film ve programlar yapıldı ve başarıldı. Şu an gençler de internetin pis sokaklarında savruluyor.

 

Geçmişten günümüze çok güzel bir sohbet oldu. Oldukça istifade ettik. Çok teşekkür ederiz, bize kıymetli vakitlerinizi ayırdığınız için…

Asıl ben teşekkür ederim. Yüreğimde acısını hissedip duyurmak istediğim mevzuları duyurmama vesile oldunuz. En son olarak şöyle seslenmek istiyorum:

“-Kardeşlerim, ne olur âilelerimizi kurtaralım.”

Allah sizden râzı olsun; kaleminizle, nefesinizle bu uğurda gayret ediyorsunuz. Allah muvaffak etsin, hanım kızım!..

PAYLAŞ:                

Halime Demireşik

Halime Demireşik

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle