Akciğerlerimizdeki Mükemmel Tasarım

Dünyaya gözümüzü açtığımız andan itibaren, ilk defa yapmamıza rağmen kırk yıllık bir uzman gibi rahatlıkla gerçekleştirdiğimiz bir iştir; nefes alıp vermek… Bu uzmanlığımız sayesinde hayat bulur ve canlılığımızı devam ettiririz.

Binbir şükrü gerektiren soluk alıp-verme; bir işe dalıp gittiğimizde unutmadan, farkında olmadan becerdiğimiz oldukça karmaşık ve zor bir faaliyettir. Her nefeste bir ömür saklıdır aslında… Birkaç dakikalığına bu işin aksaması, vücut fonksiyonlarımızı durdurarak hayatımıza son verecektir. Trilyonlarca vücut hücremiz, nefesimizle gelen oksijen sayesinde yaşar ve mûtad faaliyetlerine devam ederler. Meselâ bu dergiyi okurken gözünüzdeki, tutarken elinizdeki, düşünürken beyninizdeki milyarlarca hücrenin oksijene ihtiyacı vardır ve onlar, bütün bu işleri oksijen sayesinde gerçekleştirir.

Elin, ayağın, gözün, kulağın, böbreğin, midenin ilh… akciğerlerden uzakta olan bu hücrelerin oksijen ihtiyacının karşılanması için öncelikle havadaki oksijenin ciğerlerle buluşması, ardından dokulara taşınması gerekmektedir.

Havadaki oksijen ciğerlerimize nasıl dolar? Koştuğumuzda ya da ateşlendiğimizde hızlanan, istirahatte yavaşlayan bir solunumun hızı neye göre ayarlanır? Bize çok sıradan gibi görünen bu hâdiselerin her biri mûcizevî detaylara sahiptir. Akciğerler bir hava pompası gibi ömür boyu hiç durmadan vücut içine hava alıp, daha sonra bunu dışarı gönderir. Ciğerlerimiz nefes alıp verebilmek için bir dış güce ihtiyaç hisseder. Ana rahminde gelişiminin erken safhasında göğüs kafesinin hemen altına yerleştirilerek kasılıp gevşeme hareketleri ile bugünler için alıştırmalar yapmış olan diyafram ve kaburga kemikleri arasındaki kaslar sayesinde trilyonlarca oksijen molekülü, bir nefese teslim olarak ciğerlerin yolcusu olur.

Nefes aldığımız zaman, kaburga kemikleri dışarı ve yukarı doğru hareket eder. Akciğerlerin altında bulunan diyafram kası, aşağı doğru yassılaşır ve ciğerler, nefes borusundaki havayı aşağı doğru çeker. Soluk verildiği zaman; kaburga kemikleri içeri doğru geri çekilir. Kaburganın altında bulunan diyafram kası yukarı doğru hareket eder. Akciğerler sıkışınca, keseciklerdeki hava dışarı çıkmaya zorlanır. Zorlanan hava, nefes borusundan yukarı doğru çıkar.

Ciğerlerimizin içine yerleştirildiği sağlam yapının, yani göğüs kafesinin solunum sisteminde çok önemli bir yeri vardır. Bu kafesin başlıca vazifesi, kalp ve akciğerleri korumaktır. Normal şartlarda kafatası gibi son derece sert ve koruyucu bir kalkana benzeyen bu tasarım, şaşırtıcı derecede esnek olan yapısı sayesinde nefes alıp vermeyi kolaylaştırır. Şayet bu esneklik gereğinden az ya da fazla olsaydı göğüs kafesi genişleyemez, bizler de rahatlıkla nefes alıp veremezdik.

Dışarıdan gelebilecek darbelere karşı zırh gibi sağlam bir kafesin varlığı, atmosferdeki yabancı partiküller için sistemi saran tüycükler, “mukus” isimli özel bir salgı maddesi ve kilit noktalara yerleştirilmiş yok edici hücreler, havayı en uygun ısıya getiren klima sistemi, keseciklerin yırtılmadan açılmalarını sağlayacak maddenin üretimi vb… Akciğerlerin güvenliği için vücutta alınmış tedbirler bunlarla bitmez. Bu organların göğüs kafesi içinde sönmeden havada asılı kalabilmesi, nefes alıp verirken birbirine sürtünmemesi ve göğüs kafesine ya da kalbe yapışmaması için, akciğerler mükemmel tasarlanmış ve anne rahminde var edilirken hiçbir detay atlanmamıştır.

Dış yüzeyi saran özel bir zar tabakası sayesinde akciğerler, soluk alıp verirken en ufak bir zararla dahî karşılaşmaz. Her bir akciğeri, ayrı ayrı bir torba gibi saran bu zar, yine göğüs duvarının ve diyaframın iç yüzeyini kaplayan başka bir zarla temas hâlindedir ve araları kaygan bir sıvıyla kaplıdır. Böylece soluk alıp verirken akciğerin dış yüzeyi başka organlarla temas edip sürtünmeden dolayı hiçbir şekilde zarar görmez.

Bundan başka akciğerleri kaplayan zarla, göğüs duvarını saran zar arasındaki basınç ayarı, ciğerlerin göğüs kafesine vakumla yapışmasını engeller. Bu sayede akciğerler, âdeta havada asılı durur ve kendi ağırlığı altında ezilmez. Ortamın vakumunun herhangi bir sebeple (trafik kazası, göğüs duvarına batan sivri bir cisim) bozulması durumunda, akciğerler bir balon gibi söner ve insan hayatını kaybeder. 

İnsan nefes aldığında solunum sistemini takip ederek keseciklere kadar gelmiş olan oksijen buradan kana geçer, kandaki karbondioksit de keseciklere girerek solunumla atmosfere gönderilir.

Oksijenle zenginleşen kan, akciğerlerden kalbe, oradan da damar sistemiyle bütün vücut hücrelerine gider. Hücrelere gelince damarlardaki oksijen hücrelere, hücrelerdeki karbondioksit damarlara geçer. Kanda karbondioksit yükselince solunum merkezi uyarılır. Diyaframın ve kalbin uyarılmasıyla solunum hızlanır, kalp daha fazla kanı akciğerlere pompalar. Temizlenen kan akciğerlerden kalbe, oradan sisteme gönderilir. Her nefesimizle bu saydığımız işlemler, moleküler ve biyokimyasal düzeyde, karmaşık detaylarıyla birlikte eksiksiz olarak gerçekleşir. Üstelik hiçbirinin sıralamasında gecikme ya da aksama olmaz. Zira ufacık bir aksama, sisteme oksijen alınmasındaki en küçük bir zafiyet, hayatla olan bağımızın saniyeler içinde kopması demektir.

Havadaki oksijen nefesimize teslim olup içeri girmeseydi, içeri girdiğinde yabancı maddelerden arındırılamasaydı, ciğerlerimiz için uygun ısıya getirilemeseydi, içerdeki karbondioksit hücrelerimizden ayrılmak istemeseydi, akciğerleri pompa gibi esneten özel bir tasarım var edilmeseydi, bu organlar mükemmel bir zar ve sıvı ile korunmaya alınmasaydı, göğüs kafesi hareketsiz taş gibi bir yapıda olsaydı, temizlenen kan kalple ve hücrelerle buluşturulamasaydı vs. aklımıza gelebilecek nice sorular ve problemler için en mükemmel tedbirler alınmasaydı… Hâsılı, bizim burada kabaca ve kısaca anlatmaya çalıştığımız, istisnâsız her insanda gerçekleşen bu işlemlerin tümü en Yüce Kudret tarafından şefkatle kuşatılmasaydı; hâlimiz nice olurdu bir düşünelim.

Düşünelim ki; her nefes alıp-verişimizin aslında bir ömre bedel olduğunu fark edebilelim. Ve gerçekten de tek bir nefesin bile; şükrünü yerine getirebilme hususunda ne kadar âciz olduğumuzu idrâk edelim!

İlâhî! Üzerimize yağdırdığın nîmetlerin kadrini idrâk ile şükrünü edâ edebilmeyi nasîb eyle. Ve böylelikle bizi gerçek nîmete kavuştur. Şükür nîmetinden gâfil bırakacak kalp körlüğünden bizleri dâimâ muhafaza eyle! Âmîn.

PAYLAŞ:                

Betül Nefise İnal

Betül Nefise İnal

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle