Muhabbet Ve İtaat

“Kim Rasûl’e itâat ederse, Allâh’a itaat etmiş olur...” (en-Nisâ, 80)

“Muhabbet; gönlün, gördüğü kemâl sebebiyle bir şeye meyletmesidir. Bu sebeple insan, kendini ona yaklaştıracak şeye daha fazla önem verir. İnsan, hakiki kemâlin Allâh’a mahsus olduğunu bildiği, kendinde ve başkasında gördüğü kemâlin de Allah’tan ve Allâh’ın tevfîkiyle olduğunu ve Allâh’a nisbet edilmesi gerektiğini idrâk ettiği müddetçe muhabbeti ancak Allâh’a olur ve Allah için olur. Bu da Allâh’a itaati dilemeyi ve O’na yaklaştıracak şeyi istemeyi gerektirir. Bu sebeple, muhabbet; “itaat istemek” şeklinde tefsir olunmuş ve Allâh’a itaat, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e tâbi olmak şartına bağlanmıştır.” (İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, Terc: Heyet, Erkam Yayınları, c: 3, sh: 75)

* * *

Öyle ki muhabbetin en büyük alâmeti itaattır, itaat de tâbî olmayı gerektirir. Muhabbet pınarı olan Rasûl-i Kibriyâ Efendimize itaat etmek, gösterdiği Hak yolunda emin adımlarla ilerlemeyi, O’nun nehyettiği şeylerden uzak durmayı gerektirir.

Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de “âlemlere rahmet” olarak gönderdiği, O Güzeller Güzeli Habîb-i Ekrem Efendimize itaati;

“Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat edin ki, rahmete kavuşturulasınız.” (Âl-i İmrân, 132) buyurarak emretmiş ve bu emre muhalefet edenleri de:

“…Fitneye ya da can yakıcı bir azâba uğramaktan çekinsinler.” (en-Nûr, 63) buyurarak uyarmıştır.

Başka bir âyet-i celîlede ise şöyle buyrulmuştur:

“…Kim Allâh’a ve Peygamberi’ne itâat ederse, Allah onu, zemîninden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Onlar orada devamlı kalacak kimselerdir; işte büyük kurtuluş budur. Kim Allâh’a ve Peygamberine karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa, Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.” (en-Nisâ, 13-14)

Hâl böyle iken; büyükler “muhabbetten doğan itaat”in, “korkudan kaynaklanan itaat”ten daha üstün olduğunu; itaatin muhabbetten dolayı yapılırsa gönülden, içten olacağını, korkuyla olan itaatin ise dıştan yapılmış olacağını söylemişlerdir.

* * *

Rivâyet edilir ki, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in âzadlı kölesi Sevbân -radıyallâhu anh- bir gün beti benzi atmış, vücudu zayıflamış bir vaziyette O’nun yanına geldi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ona bunun sebebini sorunca:

“-Hiç bir ağrım yok. Ancak Sizi göremeyince özledim ve müthiş bir yalnızlık hissine kapıldım. Sonra âhireti hatırladım; «Ya Sizi orada göremezsem, ne yaparım?!» diye endişelendim. Çünkü Siz orada peygamberlerle beraber olacaksınız. Ben ise cennete girsem bile, Sizin makamınızdan çok daha aşağı bir makamda olacağım. Cennete giremezsem Sizi ebediyyen göremeyeceğim.” dedi.

Bu konuşmanın üzerinden çok geçmemişti ki, şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

“Kim Allâh’a ve Rasûl’e itâat ederse, işte onlar, Allâh’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlihlerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” (en-Nisâ, 69)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de kendisine itaat edenler için şöyle bir müjde vermiştir:

“-Yüz çevirenler dışında ümmetimin tamamı cennete girecektir.”

“-Cennete girmeyi kim istemez ki?” denilince, Efendimiz:

“-Bana itâat edenler, cennete girer; bana karşı gelenler, yüz çevirmiş olur.” buyurdu. (Buhârî, İ’tisâm, 2)

* * *

Hudeybiye Antlaşması esnasındaki bazı hâdiseler, ashâb-ı kirâmın Hazret-i Peygamber’e olan muhabbetini, aşkını ve bağlılığını pek güzel ifade eder:

Urve bin Mes’ûd, Hudeybiye’de bulunan Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’le görüşüp yine Kureyşlilerin yanına döndüğü zaman, gördüklerini derin bir hayret ve şaşkınlık içinde anlatmaya başladı:

“-Ey ahâli!” dedi. “Şimdiye kadar birçok padişahın huzuruna sizi temsîlen çıktım. Rum imparatoru Kayser’in, İran hükümdarı Kisrâ’nın, Habeşistan kralı Necâşî’nin huzura girdim. Bu saydıklarımdan hiçbirinin yakınları, Muhammed’in ashâbının O’na gösterdikleri saygıyı göstermiyorlardı. Muhammed’in ashâbı, O, kendilerine bir şey emredince, buyruğunu yapmak için yerlerinden fırlıyorlar. Abdest aldığı zaman, vücuduna temas eden sudan bir miktar alabilmek için birbiriyle âdeta kavga ediyorlar. O konuşmaya başlayınca, seslerini kısıp can kulağıyla dinliyorlar. O’na duydukları saygı öylesine büyük ki, başlarını kaldırıp da yüzüne rahatça bakamıyorlar...” (Buhârî, Şurût, 15)

* * *

Ashâb-ı kirâma Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazandıran yüce meziyet, Kâinâtın Efendisi’ne kayıtsız şartsız bağlı olmalarıydı. Rasûlullâh’ın “Yap!” dediğini yapmak, “Yapma!” dediğinden uzak durmak, onlara göre üstün bir özellik değildi. Zira böyle olmak, bir mü’minin en tabiî vazifesiydi.

Allâh’a ve Rasûlü’ne inanan bir kimse için başka türlü davranmak söz konusu olamazdı. Onlar, Peygamberler Sultanı’nın yaptığı her şeyi yapmayı, her davranışında onu örnek almayı hayatın gayesi diye biliyorlardı. Çünkü Allah Teâlâ, kendi Rasûl’ünü mü’minlere örnek olarak gösteriyor, O’na kayıtsız-şartsız itaat etmeyi emrediyordu. Başka türlü düşünmek ve davranmak nasıl söz konusu olabilirdi?! (Daha geniş bilgi için bkz. Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir,  Gönlümüzün Sultânı Habîbullah, Erkam Yayınları, sh: 249-250)

Hak olan yol, Rasûl-i Kibriyâ’nın yoludur… Doğru olan yol; O’na itaat edip, O’nun gösterdiği ve O’nun gittiği dosdoğru yoldur... Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Şüphesiz bu, Benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar, sizi Allâh’ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti.” (el-En’âm, 153)

Yâ Rabbi! Bizlere de Ashâb-ı Kirâm gibi Habîb’ine muhabbetle itaatte bulunmayı, O’nun gösterdiği dosdoğru yolda istikâmet üzere bir ömür sürebilmeyi ve Senin rızâna erebilmeyi nasip eyle. Âmin!

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle