Dokunabilse Maziye

Sırası gelen gidiyor ve içinde ukde kalmış son tevbesi, dünyada bir nefes olamadan ona eşlik ediyor.

Sonrası merhamet ve sırasını bekleyenlere metânet…

Ve geriye sarıyor zaman…

Hani o pişmanlıklarından bir pişmanlık gününe… Ölmeden önceki, hani hiç ölmeyecekmiş gibi yere sımsıkı bastığı günlere… Avuçlarından kaymadan irâdesi ve geç olmadan tevbesi, biraz “dur” demek için yaptıklarına ve ağlamak için göz yumduğu günahlara…

İzliyor uzaktan kendisini, gülüşüne dokunmak istiyor; ellerinden tutup geldiği yeri fısıldamak ve geç olmadan yüzleşmek, ayna olmak âcizliğine… Ama duymuyor, dokunamıyor, fısıldayamıyor.

İzliyor uzaktan kendisi, bir zamanlar “izlendiği” gibi… Günahla olan savaşlarında can verirken irâdesi, melekler değil miydi ona fısıldamak isteyen? Bir kafede çayını yudumluyor ve dostlarına başka dostlarının dikenlerinden bahsediyordu. Ne kadar can yakıcı ve ne kadar zâlimceydi ona yaptıkları ve nasıl da yokluklarından cesaret alıp büyütüyordu yaralarını… O an yanında olmayanları arkasından savuruyor, yanındakileri savurmayı da yokluklarına erteliyordu. Hiç ölmeyecekmiş gibi, hiç hesap günü üzerine doğmayacakmış gibi hesaba çekiyor, karalıyor, dostluklarını astığı mahkemeler kuruyordu.

Yürümeye başladı sessizce… Tek başına evin yolunu tutmuştu, kafasında tüten onca yapılacak işin duman altı düşünceleriyle adımlıyordu. Ve bir mahkemeden daha, haklı çıkmanın eşsiz tatminiyle yürüyordu.

Ya ne olacaktı sanki?! Bunca kalp kırıklıklarından sonra, bir de yokluklarında onları yargıladığı için günahkâr mıydı? Ne diyordu insanoğlu bunun adına; “dedikodu”... O da kuralına uydu; çok şeyler söyledi ve yoluna koyuldu.

Nakış nakış açıklama cümleleri işledi vicdanına... Mahkeme kayıtları rükûda huşû içindeyken aklına gelmese yeterdi. Biraz gözü yaşlı “âmin”lerinden utanacaktı belki ve tevbe edecekti, ama biraz vicdan rahatlamasının şimdilik zararı yoktu. Erteledi, ertelendiğinden habersiz…

İzliyordu uzaktan kendisini…

Utanarak ve acıyla adımlarını takip ediyordu. Âh… Dokunabilse ve çekip haykırabilse mâzisine… Bir dakika daha verilse ona bu dünyada, sadece bir dakika… Anlatırdı “kendisine” bütün sırları... “Sus!” derdi, “Tevbe et!” ve “Secde et!”. “Kaç!” derdi, “Uzaklaş haramdan, günahtan!..” ve “Secde et!”… Ya da sadece “secde et ve yaklaş!” der, susardı. Bir dakikaya sonsuz âhiret nasıl sığarsa, öyle silkelerdi kendisini.

Ama dünya bir gölgeydi ve aslını keşfetmek artık çok geçti. Gözlerini kapadı ve bitirdi izlemeyi… Yürüdü yürümekte olan… Ve gözden kayboldukça sanki Cennet uzaklaşıyordu rûhundan…

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle