&Quot;Kız Mı", &Quot;Erkek Mi" Yerine &Quot;Hayırlı" Mı, &Quot;Hayırsız" Mı?

Fıtratı bozulmamış her kadın, anne; her erkek de baba olmak ister. Rabbimizin, neslin devam etmesi için genlerimize yerleştirdiği bu istek sebebi ile evleniriz. Bir iken iki olmuşuzdur, ama bu nefse yeterli gelmez; üç olmak, bu da yetmez dört ve fazlası olmak isteriz. Çünkü evlat nimeti tatlıdır. Geleceğe yatırımdır. Mü’min için ebediyete gönderilen “sadaka-ı câriye”dir, aynı zamanda… Bu yüzden Kur’ân-ı Kerîm’de evlâtlar hem “ziynet”[1] olarak geçer hem de “fitne”, yani imtihan sebebi… Çoğu kere biz anne-baba olacağımızı düşününce sonunu düşünmeyiz yavrularımızın… Çünkü içimizde, fıtratımızın derinliklerine yerleştirilmiş bir “sonsuzluk tohumu” vardır. Biz, evlâtlarımızı, sonsuza bıraktığımız bir imzâ olarak görür, bu yüzden “ziynet” veya “imtihan” olmasına bakmaksızın, isteriz. Onların varlık dünyasına adım attığını duyar duymaz, gözümüzün içi parlar, mutlu oluruz. Evlâtsızlık çektirmedi diye Rabbimize şükür secdesine varırız. Nedense insanların pek azı, evlâdının hayırlı mı, hayırsız mı olacağından endişe duyar.

* * *

Çocuğun, anne karnında da olsa var olduğu haberi ilk büyük endişeyi, “Acaba çocuğum olacak mı?” düşüncesini sona erdirmiştir. Fakat çevrenin baskıları giderek artar. Durumdan haberdar olan herkes; “Kız mı olacak, oğlan mı?” diye soru yağmuruna başlar. Anne veya baba için bunun ilk aşamada hiçbir önemi yoktur; onların gündeminde öncelikle yavrularına sağlıklı bir şekilde kavuşmak vardır.

Bu soru tâcizleri hiç bitmeden devam eder, tâ ki bebeğin cinsiyeti belli olana kadar... Belli olunca da rahat etmez, edemez bazı çevreler… Çünkü duydukları cevap pek hoşlarına gitmemiştir. Çünkü bebek kızdır. Bazen ümit verirler ya da teselli ederler anne-babayı, kendilerince:

“-Merak etme, belki doktor yanlış görmüştür, erkek olacaktır.”

“-Zaten kaç arkadaşıma kız demişlerdi son gününe kadar, çocuk, doğunca erkek doğdu! Ultrason da şaşırtıyor insanı…” diye…

* * *

İki arkadaşım da bu günlerde anne olmanın heyecanını yaşıyor. Biri ikinci kızının yolunu gözlüyor hasretle, diğer arkadaşım ilk kızını bekliyor heyecanla... Ama ikisi de çevrenin (yani etraflarındaki hanımların) baskılarından bunalmış durumda…

“-Hocam, bu kadınların kız evlât korkusu nedir böyle?” dedi, ikinci kızına hâmile olan arkadaşım… “İkinci bebeğimizin kız olduğunu duyunca, Allah şâhit ki hiç üzülmedim. Eşim de hiç üzülmedi ve doktora «Cinsiyeti önemli değil, evlâdım sağlıklı mı?» diye sordu.”

Eve gelirken çok heyecanlanmış, doğacak kızımıza ne isim koyacağımızı düşünüp durmuştuk. Büyük kızım, kız kardeşi ile ne oyunlar oynayacağını hayal ediyordu. Ama eve gelince kayınvâlidem ikinci kızımız olacağını duyunca pek üzüldü ve aslında hiç üzülmeyen oğlunu ciddî ciddî tesellî ediyordu:

“-Üzülme oğlum, ne yapacaksın? Senin kaderin de böyleymiş!..”

Böyle söylerken bile aslında oğlundan çok kendisini tesellî ediyordu. Hattâ büyük kızıma sarılıp:

“-Benim kızım zaten erkek gibi!” dedi.

Eşim ne diyeceğini bilemedi. Çünkü kendisi için hiç önemli değildi, ama evin bir oğlu olarak annesi ondan bir erkek torun bekliyordu.

O kadar üzüldüm ki, anlatamam… İyi ki, cinsiyeti belirleyen gen erkekten geliyor, yoksa benim hâlim ne olurdu?!” dedim.”

* * *

O sırada ilk kızına hâmile olan arkadaşım söze karıştı.

“-Sizin, hadi ikinci kızınız, benim ilk kızım olmasına rağmen akrabalarımdan duyanlar:

«-Haa, kız mı? Neyse üzülme, ikincisi erkek olur!..» diye beni tesellî etmeye kalkıyorlar.

Hâlbuki eşim de, âilesi de zaten kız istiyorlardı. Eşim, üç erkek kardeş… Hiç kızları yok; evde bir kız hasreti var. Ama yine de akraba hanımlar, farkında olmadan “cinsiyet bunalımı” oluşturmak istiyorlar. Nedir bu kadınların erkek çocuk isteği?” dedi ve ekledi:

“-Biz de üç kız kardeşiz, hiç erkek kardeşimiz yok!.. Babaannem yıllarca bu hususta babama eziyet etti. Babam bir mülk alsa, ne yapacaksın oğlum sen malı-mülkü… Erkek evlâdın da yok, kime bırakacaksın bunları?!” derdi.

Babam, annesini üzmemek için sesini çıkarmazdı. Ama babaannem, her konuyu direk oraya bağlar:

“-Oğlun olsaydı, böyle olmazdı!” derdi.

Elhamdülillah, babamın üç damadı da kendi öz oğlu gibi, belki daha da öte… Oğlu olsaydı, belki bu kadar saygı ve sevgi görmezdi.” dedi.

* * *

Birkaç yıl önce bir dergide okuduğum yazıdan bahsettim. Yazar ismi şu an aklımda değil; ama dediklerini çok iyi hatırlıyorum:

“Kadınların erkek çocuk isteğinin altında yatan psikoloji, ezilmişlik psikolojisidir. Çok erkek çocuk isteyen kadın, muhtemelen çocukluğunda kız çocuğu olduğu için hep ikinci plâna atılmış ve hep evin erkekleri olan babası, ağabeyi veya erkek kardeşine itaat etmek zorunda kalmıştır. Evlenir, bu defa kocasına itaat eder. Yani o hep itaat eden olmak zorunda kalmıştır. Bir gün erkek çocuğu olur. Artık elinde küçük, âciz ve muhtaç bir erkek vardır. Onu büyütür, büyütürken âdeta onu gözünde ve gönlünde âbideleştirir. Küçük erkek de «anne» dediği, bu fedâkârlık deryasına hayran büyür, büyüdükçe ona minnet duygusu ile itaat eder. Kadın mutludur; artık ona itaat eden, her sözünü dinleyen, küçük de olsa bir erkeğe sahip olmuştur. Bu evlenene kadar böyle devam eder. Evlenince kadın birden elindeki en kıymetli varlığı kaybetmeye başladığını hisseder ve paniğe kapılarak onu elinden alan ve «gelin» denen bir kadınla niçin savaştığının farkına varmadan savaşa başlar. Yani kadının kadına yaptığını kimse yapamaz!..”

* * *

Hep kitaplarda kız çocuğundan utanmanın “câhiliye âdeti” olduğunu okur, dinler, yazar ve anlatırız. Bu câhiliye âdeti, zannettiğimiz gibi câhiliyede kalmamıştır maalesef…

Kız annesi bir arkadaşımın loğusa iken gözyaşları içinde anlattığı hâdise, beni çok üzmüştü. Bir gün bebek görmeye gelen bir arkadaşı:

“-Eşin üzüldü mü?” diye sormuş.

“-Neye üzüldü mü?” deyince:

“-Kız olmasına!..” demiş.

“-Hayır, üzülmedi. Bilakis o kız istiyordu.” diye cevap vermiş.

Ama misafirin inanmadığı her hâlinden belliymiş. Sözlerini şöyle tamamlamış:

“-Üzülmez mi hiç?! Her erkeğin kalbinde bir erkek evlâdı olması yatar.”

Bu yaşananları anlattıktan sonra arkadaşım şöyle devam etti:

“-O gün, bugün kalbimi yoran o söz, hâlâ kulaklarımda çınlıyor. İnanamıyorum; okumuş, sohbet meclislerinden geçmiş ve “arkadaşım” dediğim birisi, bunu nasıl söyleyebilir!.. Belki gönlünde hiç kötü niyet yoktu, ama yeni doğum yapmış ve aklından hiç böyle bir şey geçmemiş bir anneye böyle bir şey söylenmesini aklım almıyor. Bir kadın, başka bir kadına niye bunu yapar?! Hâlbuki Rabbimiz, âyet-i kerîmede:

“Göklerin ve yerin hâkimiyeti, Allâh’a aittir. O dilediğini yaratır; dilediğine kız çocukları bahşeder, dilediğine de erkek çocukları bahşeder. Yahut erkek ve kız çocuklarını birlikte verir. Dilediğini de çocuksuz bırakır. Şüphesiz O her şeyi bilir, her şeye gücü yeter.” (eş-Şûrâ, 49-50) buyurmuyor mu?”

Ben de kendisini tesellî edecek şeyler söylemeye çalıştım, ama durum gerçekten vahimdi.

* * *

Ne evlât sahibi olmak elimizde, ne de onun cinsiyetini belirlemek?! Eğer öyle olsaydı, bu kadar tıbbî imkâna rağmen çocuk hasreti çeken bütün insanlar, hemen anne-baba olurdu. Ama Rabbimiz izin vermeyince olmuyor. Eğer evlât sahibi olmak, kişiye bir değer katsaydı, Rabbimiz, “En Sevgili’nin sevgilisi” Hazret-i Âişe Annemize lûtfetmez miydi?

Erkek çocuk sahibi olmak, bir üstünlük vesîlesi olsa, Sevgili Peygamberimize sıra sıra dizilmiş oğullar vermez miydi?! Soyun devamı için illâ erkek şartı olsaydı, Efendimizin soyu kızı Fâtıma Anamızla değil de bir erkek evladı ile devam etmez miydi?!

Câhiliyye devrinde utanılan kız çocuğu Peygamberimizle birlikte hak ettiği mevkiye yükselmiştir. Hazret-i Hatice Annemiz dördüncü kızı olan Fâtıma Annemiz doğunca biraz mahcup olmuş, Peygamber Efendimiz ziyaretine gelince utancından başını yana çevirmişti. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onun böyle yapmasına şaşırarak:

“-Ey Hatice!.. Ben Allah’tan zahmetsiz evlâtlar istedim. Allah bana kızlar lütfetti.” buyurmuştu.

Aynı şekilde Peygamber Efendimiz, câhiliye de utanç duyulan kız çocuklarının “utanılacak bir şey olmadığını” göstermek için doğan ilk kızına “Zeyneb” ismini vermiştir. Zeynep “babasının süsü” mânâsındadır. Yine ashâbına, kız çocuğunun bir Cennet anahtarı olduğunu sürekli hatırlatmıştır:

“Kim ki üç tane kız çocuğu yetiştirir, güzel terbiye eder, evlendirir ve onlara iyilikte bulunmaya devam ederse, o kişi için cennet vardır.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 120, 121)

“Kimin üç kızı ve üç kız kardeşi veyahut da iki kızı veya iki kız kardeşi olup da geçimlerini güzel sağlar, onlar hakkında Allah’tan korkarsa, o kişi için cennet vardır.” (Tirmizî, Birr, 13)

“Her kim iki kız çocuğunu yetişkinlik çağına gelinceye kadar büyütüp terbiye ederse, kıyâmet günü o kimseyle ben şöyle yan yana bulunacağız.” (Müslim, Birr, 149; Tirmizî, Birr, 13)

“Her kim kız çocukları yüzünden bir sıkıntıya uğrar da onlara iyi bakarsa, bu çocuklar, onu cehennem ateşinden koruyan bir siper olurlar.” (Buhârî, Zekât, 10, Edeb, 18; Müslim, Birr, 47; Ayrıca bk: Tirmizî, Birr, 13)

* * *

Anneciğimin güzel bir sözü vardır; “Evladın kızı-erkeği olmaz; evlat evlattır. Ama evlâdın hayırlısı ve hayırsızı vardır!”

Gerçekten de evlât hayırlıysa tatlıdır. Hayırlı olmanın da cinsiyeti yoktur. Allah cümlemize hayırlı ve iki dünyamızın ziyneti olacak evlâtlar ihsân etsin. Âmîn.

[1] el-Kehf, 46.

PAYLAŞ:                

Halime Demireşik

Halime Demireşik

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle