İstidatlara Çiçek Açtırmak

“İçinden denize yol bulmuş olan küpün önünde ırmaklar diz çöker.”[1]

 

İstîdat, yani kabiliyet pek çoğumuz için bir muammâ... Bazen kader ile irtibatlandırıp iyice yorulduğumuz bir mevzû. “Ya hayra istidatlı değilsek”, “ya Muhabbetullâh’a istîdadımız sınırlıysa” “İstidad sâbittir, değişmez.” deniyor. Ya boşuna kıvranıyor isek?”

Temel düşüncem şu: İstîdadının sınırlarını bilebilmek, istîdatının nev’ini anlayabilmek “Kendini bilen Rabbini bilir.” kaidesince büyük bir nasip... Hangi noktalarda iyi olduğunu, hangi noktalarda zaaf sahibi olduğunu bilen, ona göre hareket edebilirse başarılı olur.

-Hayra istîdâdı az ise, kendini o az içinde tutmak onun vazifesi olur, takva yoldaşı olur; ne hayırlı bir yol arkadaşı!..

-Muhabbete istîdatı sınırlı ise, azını çoğuna tâc eder, zâhirî edebi muhâfaza hususunda hassas olur; edep ona yâr olur, ne hayırlı bir yâr!..

-İstîdadın sâbit oluşuna gelince; kullanıma hazır hâlde insana sunulmuş bir kısım istidatlar mevcut. Yemek yemek, konuşmak, dîne meyyal olmak gibi… Bir kısım istidatlar ise, toprak altındaki tohumlar gibi yahut kış mevsimindeki ağaçlar gibi… Uygun ortam sağlanırsa tohumlar çatlar, filizlenir, boy verir. Ağaçlar yeşillenir, meyveye durur.

İnsanın kendini bütünüyle keşfetmesi uzun zaman alıyor. Çünkü insanda dürülmüş bütün kâinat... İnsan, küçük âlem… Hele bir var olan istidatlarımızı keşfedelim, kullanıma açalım. Hele istidat duvarına kadar bir gidebilelim, Cenâb-ı Hak ki, el-Vâsî’dir, her şeyi kuşatır, kapsar; el-Mecîd’dir, komplekssiz vermesiyle yücedir, sürpriz yapmayı sever; bizi ummadığımız kadar mutlu edecek bir karşılama hazırlamış olabilir melekler bize...

Şimdi biraz geriye dönelim, konumuzda. Gömülü istidatlar nasıl açığa çıkar? Bunu biraz düşünelim.

İstidatlara çiçek açtıran üç nokta var:

1-Bir Allah dostunun teveccühü: Âlim ve fâzıl bir zâtın sohbetine ve râbıtasına devam etmenin, kendi içinde şartları olan, standart bir faydası var. Edebe riâyet etmek, muhabbeti derinleştirmek, huşû ve huzur içerisinde olmak gibi… Teveccüh ise, husûsî ilgilenmek. Tâbiri câizse gözünün içine bakmak. Eğitimiyle bizzat meşgul olmak. İşinin ehli bir ustadan meslek öğrenmek… İşinin ehli bir ustaya çırak olmak nasıl geliştirici ise, kâmil bir mürşide talebe, mürid olmak da öylece insanı olgunlaştırır, kemâlât imkânı sağlar.

2-Prensipli olmak: Erken yatmak, evrâd ve ezkâr sahibi olmak; seherlerde uyanık ve istiğfar, tilâvet-i Kur’ân ile meşgul olmak; isteyeni boş çevirmemek, öfkeye hâkim olmak, sesini yükseltmemek, zâhirî temizliğe dikkat etmek vb. Ne zaman ne yapacağı, ne tepki vereceği belirsiz bir insan değil, çevresine emniyet hissi veren denge insanı olmak, bir tür “Damlaya damlaya göl olur.” durumu ortaya çıkarıyor. Hattâ suyun damlayarak mermeri delmesi gibi gelişmesi, zuhûru çok zor prensipler sâyesinde zamanla ve nisbeten kolaylıkla gerçekleşiyor.

3-Zorluk ve sıkıntılar: Tedâvisi zor veya uzun süren hastalıklar, kazalar, sakatlıklar, âilevî problemler, fakirlik-zenginlik -“Her nimetin bir mihneti var.” der Hazret-i Mevlânâ- imtihan zamanları, doğumlar, insanın belini çatırdatan ağır sıkıntılar da insanın daha önce bilmediği yönlerini açığa çıkarır.

Hazret-i Mevlâna, Mesnevî’de buyuruyor:

“Açlık herkese zebûn olmaz, herkes onu elde edemez. Bu açlık hadden aşırı bir otlaktır. Açlık, güçlü kuvvetli olsunlar diye Hakk’ın has kullarına verilmiştir. Açlığı, her değersiz yoksula verirler mi hiç? Ye derler, sen ancak buna lâyıksın. Sen su kuşu değilsin, ekmekle beslenen kuşsun.” (Mesnevî, 18.998-19.001. beyitler)

Dolayısıyla bu üç durumda da insana açılan iki kapı var:

1- Su kuşu olmak.

2- Ekmek kuşu olmak.

Bu kapılar, normal zamanda açılmıyor. Bunun için velîler sıkıntıları fırsat olarak görüyorlar. Kapı açıldığında girivermeyi başarmak; firâset, cesâret, dirâyet gerektiriyor. Allah Teâlâ’nın bir geceye bin aylık bereket bağışlaması gibi, böyle “bir ân’a bir basamak olmak imkânı” bağışlayabilir. İhmal, gaflet ve cehâletle araya gitmiş zamanları telâfî için bu zamanları iyi değerlendirmek lâzım.

Olgun ve güçlü şahsiyetler, yaşadıkları en zor durumlardan bile ders çıkarırlar. Değil yıpranmak, depresyona girmek, zaafa düşmek; daha güçlü, daha derin ve daha kâmil çıkarlar, o dert değirmenlerinden…

Peki, bunu sağlayan ne? Neden bir kısım insanlar, kolaylıkla ekmek kuşlarının kapısına yöneliyor da, bir kısmı olanca zorluğuna rağmen su kuşu olmayı seçiyor?

1-Büyüklerin bir kısmına göre, biz meylederiz içimizden, Cenâb-ı Hak da meylettiğimizi kolaylaştırır.

2-Bazı büyüklere göre, Cenâb-ı Hak, meyledeceğimiz yönü kolaylaştırır. Meylettikten sonra gerekeni yapmak, adım atmak, yürümek, koşmak, uçmak bizim tercihimiz olur.

3-Bazı zât-ı muhteremler ise, bu iki tecelliyi böylesine birbirinden ayırmaz. Hayatın bazı imtihanlarında meyl Hak’tan, uygulama kuldan; bazı imtihanlarında meyl kuldan, uygulama Hak’tan olur.

Cenâb-ı Hak, bazı zamanlarda bazı kullarına inâyet eyler. İnayet, Cenâb-ı Hakk’ın kuluna teveccühüdür. O husûsî alâka ve ihtimam kullardan kullara olunca “teveccüh”, Hak’tan kullara olunca “inâyet” adını alıyor. İnâyet, zor zamanlarda “tevfik” ile oluyor; Cenâb-ı Hak şartları kolaylaştırıyor, menfîlikleri azaltıyor.

“Varanlar âsitân-ı evliyâya

Bütün dâvetlidir Gâlip safâya

Sakın sûrette kalma aldanırsın

Komazlar, yoksa gelmezler (mi) sanırsın”

Şeyh Gâlib

Allah dostlarının teveccühüne mazhar olmak da, prensip sahibi olmak da, zor zamanlarda dengeyi muhafaza edebilmek de hep böyle… Herkesin nasibi olmuyor kolaylıkla. Ama herkese, güçlü kuvvetli aslanlar gibi olmak da imkânsızdır. Ancak has kullar değerlendirir, o fırsatları.

Tasavvufta “hiç”lik kavramı var. Bir ilim insanı, ilimde derinleştikçe iştahı artar. Bildikçe daha bilinecek çok şey olduğunu görür. Kendi bilgisini az bulur.

Mârifetullâh’ta mesafe almak da buna benzer. İnsan, Rabbine yaklaştıkça, O’nun hakkındaki bir önceki bilgisinden hayâ eder. Sâlih amellerde derinleştikçe, ahlâkta zirveleştikçe tevazuu artar. Hazret-i Mevlânâ’nın ifadesiyle; “Buğday başağı gibi içi doldukça boynu bükülür.” Hiç olduğunu en çok hissettiği zaman, aslında en değerli olduğu zaman olur.

Bir de gerçek hiçlik var ki, akıllara zarar! Bir söz var:

“Bilmediğini bilene öğret.

Bildiğini bilene öğrenci ol.

Bildiğini bilmeyenin gözünü aç.

Bilmediğini bilmeyenden kaç!”

Hem hiçbir hakiki vasfı yok, hem de kendini yüksek vasıflı sanıyor...

Böylesi hiçler, işte bu mühim istîdat baharlarından nasipsizce çıkarlar. Dalları, kökü, gövdesi kurumuş bir ağaç gibi…

Diğer ağaçlar ise, ne güzeldir. Su yürür damarlarına; içine cemre düşmüş su, ısıta ısıta, çöze çöze, can kata kata ilerler dalların tâ uçlarına dek. Çiçek açar, meyveye durur has kullar... Ümmet-i Muhammed nasiplenir o meyvelerden. Kuşlar nasiplenir. Rüzgârlar tohumlarını alıp, başka gönüllere savurur; gönüller nasiplenir, seher vakitleri uyanık olup bağrını seher rüzgârına açan bahtiyar gönüller... Ne güzeldir, istîdat baharlarında Allâh’ın has bahçesi!.. Bahçıvanı, kamelyası, ağaçları, çiçek tarhları, fıskiyeli havuzları çeşit çeşit kuşlarıyla...

Melekler, her seher tomurcukların başında duâ ederler: “Böyle yumru hâlinde kalmasın yüreği, yüreğindeki hâl... Açılsın gülleri yâ Rab! Gülüversin şu kapalı dudaklar.”

Latif bir rüzgâr gibi eser zamanın erlerinin himmeti… Sokulur goncanın sinesine.

“-Korkma!” derler, “Sende gül istîdatı var. Şimdi açılırsan, şimdi gülersen kıvrımlarının acısına, gül-i handan olursun. Haydi, sen abûsü’l-vech (asık suratlı) olmayı tercih etme! Gülen yüz ol, haydi!..”

Mühim olan imtihan kâğıdının başına geçip, kalemi elimize aldığımızda içimizde oluşan his: İyi bir bölüm kazanmak istiyoruz. Bunun için çalıştık. Şimdi bir deneme yapılıyor. Bakalım, iyi öğrenmiş miyiz, bakalım hangi konularda zaafımız var? Bilelim de asıl büyük muhâsebe günü gelmeden o noktadaki zaafımızı giderelim. En büyük imtihanımız “îmanla ölmek”tir. Bu âlemin goncası, öbür âleme gülebilecek mi? Kederle suratını asıp kalacak mı yoksa? Himmet-i merdan-ı rûzgar (zamanın mânâ erlerinin himmeti) esecek mi? Esince onu duyacak kulak olacak mı goncada?

Ya tâkat, kıvrımlarını açıp gül olma tâkati olacak mı?

Hazırlıklı olan için şeb-i arûs...

 

“Ey benim Hâlık’ım, Sen beni gamın şerrinden koru. Fakat onun vâsıtasıyla gelecek lütuftan da beni mahrum eyleme. Rabbim, uğradığım belâlara karşı -lutfet de- şükredeyim. Geçip gidince neden şükretmedim diye hasret çekmeyeyim Âmin.” (Mesnevî, 19.855-19.856. beyitler)

“İlâhî, secdeye rağbetimizi artır; cebr tembelliğinden bizi koru, onunla şevkimizi söndürme. Âmin.” (Mesnevî, 21.846. beyit)

 

[1] Hazret-i Mevlânâ, Mesnevî, 20423. beyit. Küp: Veliler, Irmaklar: Sâlikler.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle