"Fe İza Ferağte Fensab" "Boş Kaldın Mı, Hemen (Başka) İşe Koyul!"(İnşirah, 7)

Lise son sınıfta öğrenci iken Coğrafya öğretmenimiz sınıfa sormuştu:

“-Aranızda deniz görmeyen var mı?” Sınıf sanki:

“-Ekmek yemeyen var mı?” diye sorulmuş gibi, “A! Hocam bu nasıl soru, deniz görmeyen de mi olurmuş?” dediklerinde herhalde bir ben elimi kaldırmıştım.

“-Ben hiç deniz görmedim.”

“-Sahi mi?” dedi hocamız, “hiç görmedin mi?”

“-Gördüm de, televizyonda gördüm. Daha kendisi ile tanışmak, karşılıklı görüşmek nasip olmadı.”

“Denize gitmek” meğer ne de önemli bir şeymiş, sınıf nerdeyse alarm hâline geçmişti. O gün bütün teneffüsler tatil değerlendirmesi ile geçmişti. Tatilde ne giyildiğinden, nasıl yüzüldüğünden, teyze ya da amcalarının yazlığından, yaz aşklarından…

İlkokula giderken yaz tatili bitip de okulların açıldığı ilk gün mutlaka, “Tatilde neredeydiniz, tatilinizi nasıl geçirdiniz?” sorusu sorulurdu. Genellikle sınıf arkadaşlarım köylerine gittiklerinden, uzak illerdeki akrabalarına gittiklerinden bahsederlerdi. Benim köyüm de yoktu, uzak yerde akrabam da… Bahçemiz vardı kocaman... Bağı, bostanı olan… Ortaokul döneminde yaz tatili dönüşü verilen cevaplar da birbirine benzerdi. Lisede okulumuz kız lisesi idi ve tatil dönüşü verilen cevaplar birden bire değişmişti. Sınıfın yarısına yakını tatilini denizde geçiriyordu ve kızlar, güneşten kararmış tenleri ile eğitim öğretime başlarlardı.

Toplumun daha mazbut olduğu, kız-erkek arkadaşlıklarının çok ayıp karşılandığı o dönemlerde kısacık yaz tatilinde kızların nasıl olup da mevsimlik aşk yaşadıklarını kendime epey bir sormuş idim. Cevabını da artık üniversiteli iken ilk yaz tatilimde dayımlar beni Gazipaşa’daki yazlıklarına götürünce öğrendim. Hayatımın en ızdıraplı tatili oldu. Plaja bir gidiliyordu; utancımdan kafamı kaldırıp bakamıyordum bile... Arabanın içinde oturmaktan her yerim isilik olmuştu. İnsanların yatak odalarında, kısa süre durdukları hâlleri ile o kadar kadın ve erkeğin içinde saatlerce dolaşmaları rûhumu çok sarsmıştı. Denize ayağımı bile sokamadım. Çünkü oraya kadar pardüsemle yürümek fikri bile beni geriyordu. Yengem:

“-Çıkar pardüseni, otur eteğinle, tişörtünle kumlara… Sana kimse başını aç demiyor!.” dese de kapalı kadınların bile o kadar rahat olmaları, yetim kol entarileri ile çıplak ayak, ayaklarında bir terlik ile sanki evlerinin avlularında geziyormuş gibi dolaşmaları beni çok üzmüştü. Kendimi uzaylı gibi hissettim. Bir hafta zor durdum da; dayıma bin bir ricâ ile beni evimize götürmesini söyledim. Eve gelince dünyalar benimdi. Bahçemiz, çiçeklerimiz, ağaçlarımız, meğer dünyanın en harika tatil yeri imiş.

 Şeytanın postunu sahillere serdiğine kesin îmân etmiştim. Kızların nasıl olup da kısa süreli yaz aşkı yaşadıkları daha iyi anlaşılıyordu. Denize gelinmesi ile birlikte gelen rehâvet, rahatlık, şeytanın ve nefsin pek bir hoşuna gidiyordu. Tanıyan yok, bilen yok, bu gördüğüm insanlarla bir daha bir araya gelmem mümkün bile değil; o zaman rahat olmak çok normal!.. Zaman, zemin ve şartlar gayr-i meşrûluğa pek müsait...

Şimdi beş yıldızlı, hele de dînî hassasiyeti olan müşteriler için kadın-erkek ayrı havuzları olan, denize çok yakın oteller yapıldı. Kış ayından yerini ayırtırsan daha hesaplı olunca hele evdeki oğlanla kız da ısrarla isteyince ana-babalar ne yapsın, el-mahkûm gidilecek!

* * *

Müminler, Allâh’ın emri doğrultusunda: “Bir işten boşaldıkları zaman hemen başka bir işe koyulurlar. Yalnız Rablerine rağbetleri artar.” (el-İnşirah 7-8) İşten yorgun argın eve geldik mi, çocuklarımızla oyun oynamak, kitap okumak, onlarla ilgilenmek, günün bütün stresini alır. Öyle yapmayıp da “pijama, terlik, televizyon” üçlüsünü birbirine kavuşturup vakti öldürmek, ruhumuzun, mâlâyânî ile uğraşan nefsin elinde ağır hasar görmesidir. Çünkü bir taraftan insanı dinlendirmekten öte, zamanını boşa geçirmek için tasarlanmış programlar, bir taraftan çocuklarının mânevî eğitimini de dert edinen anne-babaların vicdanında oluşan sıkıntı… Aslında dinlendiğimizi zannederiz de hiç dinlenemeden, vicdan azabı içinde rûhumuz harap oluşunu hissederiz.

Böyle bir dinlenme şekli, bizim fıtratımıza yerleştirilmemiş. Boş oturarak dinlenen kişiyi ben hiç görmedim. Bedeni, yani nefsi dinlendirirken rûhumuzu geren faaliyetler bunlar... Gönlü, sırât-ı müstakîm çizgisinden kaydıran işler…

“Yorulduk, izne ayrıldık!” yani İnşirâh Sûresi’nde bahsedildiği gibi “bir işten boşaldık”… Şimdi aynı âyetlerin devamındaki “başka bir işe koyulma”, “yalnız Rabbimize rağbet etme vakti!..” Yani âvâre âvâre denize gidip, yemek yeyip, eğlenmek bir iş değil!. Bunlar iş değil...

İş, üretilen, kişiyi geliştiren, hayatına farklı mânâ ve derinlikler katan bir kavram... Bizim “tatil” olarak isimlendirdiğimiz, ama dinimizin “iş değişimi” olarak algıladığı durumlar birbirinden çok farklı… Yeni şeyler öğrenmek, yeni yerler keşfetmek, yeni güzelliklere hayran olup yenilenmek gerekiyor. Hayata, varlığımıza, gönlümüze, rûhumuza anlam katmak için gayret etmemiz, bizden Yüce Rabbimizin istediği…

* * *

Bugün tatile çıkılacak mı, özellikle biz hanımların ilk yaptığımız alışverişe çıkıp, tatilin anlam ve önemine uygun kıyafetler, malzemeler almak… Tesettür mağazalarından haşemalar, tatilde giyinilecek kıyafetler alınacak… Terlikler, tunikler, kot pantolonlar, tatile özgü çiçek böcek babetler, kol çantaları, ince, tatile özgü şallar, aksesuarlar... Facebook’ta dindar hatunların tatil resimlerine bakınca hemen anlaşılır zaten.. Memlekette pardüseli eşarplı hatunlar, keten pantolon-şile tuniklerle resimler çekinip dostları (!) ile paylaşmışlar!.. Memlekette öyle gezilmez, ama oralarda gezilir!.. Çünkü tatilin de kendi içinde kuralları vardır, uyulmalıdır… Aksi halde görgüsüz, bilgisiz yaftasını hemen yeriz. Kimse söylemese de biz kendimizi yer bitiririz.

Hem biz hanımlar, bir yerde bulunacağız da birbirimize gösteriş, birbirimizle rekabet yapmayacağız?! Olur şey değil! Maalesef zaaflarımız o kadar çok ki… Kahvaltılarda, lobilerde, sahile giderken, akşam serinde gezerken hep aynı şeyleri mi giyelim? Tabiî ki giymeyelim! Zevkimizi ve zerafetimizi yansıtan kıyafetlerimizle salınalım. Cemaatimden bir hanım kendisi itiraf etmişti:

“-Eşim arkası açık ayakkabı ile beni gezdirmez. Tatilde giymek için nasılsa oralarda bütün kadınlar giyiniyor diye cesaret edip terlik aldım. Ne terlikmiş ama, tatilim burnumdan geldi. Herkesin eşi dindar; hanımları istedikleri gibi giyiniyorlar. Pardesüleri çıkarıp pantolon tunik de giyiyorlar; envai çeşit terlik de... Benim de canım istiyor, ben de kadınım. Neymiş efendim, giyemezmişim, bundan sonra benim için tatil bitmiş. O terlikle erkeklerin içinde nasıl dolaşacakmışım? Ayıp diye bir şey varmış!.”

Erkekler birbirlerini çok iyi tanıdıklarından olsa gerek ki, kadınların önemsiz gördükleri basit bir terliğin bile onların gözünde aslında ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor!.. Sahile gidilince erkek ve kadınların en büyük imtihanları daha ortaya çıkıyor. Nâmahreme bakılıyor mu? Kendisini erkek veya kadından sakınmayan kişiler için: «Ne yapayım, o sergiliyor, biz de seyrediyoruz!.» deme lüksümüz var mı? Tatilde farkında bile olmadan kendiliğinden gelişen rehâvet ve rahatlık, kişiyi çok rahat takvâdan uzaklaşmaya sevk ediveriyor.

“İnsanlar birbirini en iyi seyahat esnasında tanırlar.” buyuruyor Hazret-i Ömer... Cömert mi, bencil mi, dikkatli mi, güzelliklerin kıymetini biliyor mu, israfçı mı, paylaşmayı seviyor mu, kendi fikri ile birlikte başkalarının fikrine de önem veriyor mu? Mükemmelliyetçi mi? Gösterişi seviyor mu, edebine dikkat ediyor mu? Dar ve zor zamanlarda ibadetlerine dikkat ediyor mu? Hemen sinirleniyor mu, işler azıcık ters gitsin, hayatı etrafındakilere ve kendisine zindan ediyor mu?! Seyahat arkadaşımız olan eşimiz, âilemiz tatili değerlendirme hususunda farklı düşüncelere sahipse eğer, hayatı bir diğerine zindan ediveriyorlar. Birisi Allah rızâsı için, yeni yerler keşfetmek için seyahat etmek isterken, diğeri beş yıldızlı bir tatil beldesinde açık büfe yemekleri ile, denize girip, uyuyup, alışveriş ederek tatilini geçirmek isteyince eşlerden fedâkârlık eden, sıkıntıdan kurdeşen döküyor. Büyükler bu sebepten olsa gerek ki, “Önce refîk, sonra tarik: Önce yoldaş, sonra yol!” demişler.

Psikiyatr Sefâ Saygılı, “tatillerin, âile birliğini artıran önemli fırsat anları olduğunu, tatil ve yolculuklarda eşlerin hem fizikî olarak hem de duygusal, rûhî ve fikrî boyutta bir arada olma imkânını yakaladıklarını, duygusal ve rûhî birliktelik yaşayıp bu durumdan çocukların da pozitif etkilendiğini” vurguluyor.

* * *

Müslümanlar olarak bizlerin tatil anlayışımıza Kur’ân’ın emirleri doğrultusunda yeniden şekil vermemiz gerekiyor. Yeni yerlerin keşfedildiği, yeni kültürlerin öğrenildiği, yeni insanlar ile tanışıldığı, Rabbimizin yarattığı nice güzelliklere şahit olup tefekkür ve hayranlığımızın arttığı, birçok olaydan ibret alıp hayatımıza çekidüzen verildiği seyahatlere yönelmek, en güzeli... Hanımlar zaten otelin havuzunda yüzüyor da denize, sahillerin nâmüsait hâllerinden dolayı gidemiyorlarsa, memleketlerindeki belediyelerin yüzme havuzları da o işi görüyor zaten… Deniz, yine de bir ihtiyaç ise, seyahat edilen yerde imkân dâhilinde denize de girilir.

Cenâb-ı Hak, “De ki: «Yeryüzünde gezin, bakın Allah yaratmağa nasıl başladı, sonra Allah, son yaratmayı da yapacaktır. Çünkü Allah, her şeyi yapabilendir.»” (el-Ankebût, 20) buyururken bizden kendi kudret, azamet ve sanatının eşsizliğini görmemizi istiyor.

Başka âyet-i kerîmelerde de, “Sizden önce de yasalar uygulanmıştır. Yeryüzünde dolaşın da yalanlayıcıların/ günahkârların sonunun nasıl olduğunu görün.” (Meselâ bkz: Âli İmrân 137; el-Enam 11; en-Nahl 36, en-Neml 69, er-Rûm 42) buyrularak isyan ve günah bataklığına sürüklenen kavimlerin âkıbeti hatırlatılıyor.

Peygamber Efendimiz, “seyahat edenlerin sıhhat bulduğunu” bildiriyor. “Dünya ibret alınacak pek çok hâdisenin geçtiği ve hiç kimsenin ebedî kalmadığı bir taşınma yeridir. O halde gezginlerden olun ve öncekilerin kalıntı ve eserlerinden ibret alın.” buyuruyor Hazret-i Îsa… Ecdadımız ise; “Çok yaşayan değil, çok gezen bilir., “Tebdil-i mekânda ferahlık vardır.”, “Harekette bereket vardır.” demişler.

İmam Şâfiî Hazretleri, dîvânındaki şu dizeleriyle seyahate çıkmanın önemini bizlere anlatıyor: “Akıl sahipleri için bir yerde oturup kalmakta rahat yoktur. O hâlde odunu ocağını bırak da gurbete çık. Yolculuk et, ayrıldığın bazı şeylere karşılık, yeni ve güzel şeyler bulursun. Yorul, çünkü hayatın tadı, çekilen yorgunluktadır. Ben durgun suların bozulduğunu bilirim. Ama su akarsa, temiz ve güzel olur. Aslan bile inini terk ederse, avlanır. Ok yayından ayrılmadan hedefini bulabilir mi hiç? Güneş hareketsiz dursaydı yörüngesinde, insanlar bıkardı ondan! Yerinde, yatağında duran altın, topraktan farksızdır. Ûd yerinde kalsaydı, bir çeşit odun olarak kalırdı. Yurdundan yuvandan ayrılırsan, işte o zaman muradına erer, altın gibi aziz olursun.”

İmam-ı Şafi Hazretleri, yolculukta şu beş faydanın olduğunu söylüyor:

“Kişi, ufûnetini dağıtır. Maîşet kazanır. İlmini artırır. Edep ve görgü seviyesini yükseltir. Ahlâklı iyi kişilerle arkadaşlık yapma ve yeni dostlar kazanma imkânı elde etmiş olur.”

Muhammed Hikmet Hocaefendi ise: “İslâmiyet’te yolcu, yolculuk müddetince İslâm âdâbına riâyet eder. Seyahate çıkmadan önce borçlarını öder. Emanetlerini sahiplerine iâde eder. Nafakası üzerine lâzım olanların nafakalarını temin eder. Yol için helâl para hazırlar. Yola çıkmadan önce sünnet olan iki rekât sefer namazı kılar. Yol için «Evvelen refîk, sümme tarik» kaidesince kendisine uygun sâlih bir arkadaş bulur ve yola revân olur. Âilesine, dostlarına, arkadaşlarına vedâ eder. Üç istiğfâr, üç salavât-ı şerîfe, bir fâtiha, kısa yolculukta yedi; uzun yolculukta yetmiş âyet-el kürsî ve sefer duâsını okuyarak yola çıkar. Yolculuğunu selâmetle ve sıhhatla başarmak için Cenâb-ı Hakk’tan yardım talep eder.” diyerek İslâmî seyahatin âdâbını bizlere bildiriyorlar.

* * *

Müslümanlar olarak tatil anlayışımızın erozyona uğraması, miskinlik, boş vermişlik, “gününü gün etme”, “felekten bir tatil çalma” girişimlerimiz, günümüz popüler kültürünün harmanında bizim de savrulduğumuzun, Müslümanlığımızın özünden uzaklaştığının alâmetlerinden biri oldu. Tatili israf yarışına çevirmek, gösteriş kültürüne kurban vermek de cabası…

“Bu ifadeler ağır, değerlendirmeler de insafsızca değil mi?!”, “Ya da müslümansak her şeyden mahrum mu olalım?!”, “Bir yılın yorgunluğu, rutinleri, hep aynı şeyler, hep aynı işler… Ee, hâliyle bıkıyor insan! Bal yiyen baldan usanır, sirke yiyen sirkeden… hesabı” diye nefsimiz, hemen eleştiriye geçiveriyor.

Tatilleri yıllık günah stoğumuzu doldurup da taşırma vesilesi edinmemeli... Hele ki birçok kazançların elde edildiği mübarek aylardan sonra mânevî sermâyeyi bir çırpıda boşaltıp, âhirete azıksız gitmemeli... Hâsılı Müslüman uyanık olmalı, âhiret kârını dünya kârına tercih etmelidir. Vesselâm…

PAYLAŞ:                

Fatma Hale Sagim

Fatma Hale Sagim

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle