Ayşe Hanım İle Bambaşka Bir Âlem Hakkında Mülâkât Allah Bir Kulunu Sevdiği Zaman

Cenâb-ı Hakk’ın “18.000’den fazla âlem” yarattığı rivâyet edilir. Biz, bu âlemlerden ne kadarına vâkıfız, bilemiyoruz.

Bu âlemlerin sırları hakkında bir işaret olmak üzere, Kur’ân-ı Kerîm’de, Kehf Sûresi’nde Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i Hızır -aleyhimesselâm- kıssası zikredilir. Aklın, firâsetin, vahy ve şeriatın temsilcisi ve azgın İsrailoğulları’na bir şeriat tesis etmekle vazifelendirilmiş Hazret-i Mûsâ, Allâh’ın sırlarla dolu âleminin talebesi olmaya tâkat getiremez. Zâhir, bâtının önünde pes eder. Bâtın âlemi, ancak bu sırrı taşıyabilecek, Allah tarafından verilen “ledünnî ilm”e liyâkat kesbedecek kimselere nasip olur. Bu âlemden bir ışık, bir işaret fişeği gibi anlatılan bu Kur’ânî kıssa, her şeyin zâhirden ibaret olmadığını, her kabuğun bir özü ve hakikati olduğunu göstermektedir. Bu da ancak hakiki bir îman, sabır, sebât, mazhariyet ve elbette Allâh’ın seçip lütfetmesi ile ihsan edilen bir makamdır.

Biz de bu röportajımızda böyle bir âlemin devam ettiğine dair bir işaret fişeği atıyoruz. Onun ışığı altında etrafımızda insan ve hâdiselerden neyi görebilirsek, kârımız o… Hızır misâli, ilâhî lütuflara mazhar olmuş ya da bizzat Hızır -aleyhisselâm- ile tanışma şerefine ermiş, Allâh’ın sevgili kullarından bazılarının dünyasına misafir olacağız. Satır aralarında Hızır -aleyhisselâm-’a talebe olan Ladikli Ahmed Ağa’nın, yakın zamana kadar İstanbul’da vaaz ve sohbetleri ile hanımlara rehberlik eden mânevî âlemin yıldızlarından Sâime ve Dürriye Annenin hayret dolu hatıralarına göz atacağız. Daha önce dergimiz sayfalarında Sâime Anne ile Dürriye Anneyi tanımış, tanıtmıştık. Ama şimdi onlara farklı bir pencereden bakmaya hazır mısınız? Eminiz, bu röportaj, Allâh’ın sırlar dolu mahlûkâtını temâşâ ederken, sizin de hayret ve hayranlığını uyandıracaktır. Rabbim, hepimizi gereği gibi istifade edenlerden eylesin.

Sizi röportajla başbaşa bırakırken son olarak, bu sırlar âleminin kapısını aralayan ve zikrettiğimiz şahıslarla uzun bir beraberliği ve çok kıymetli hâtıraları olan muhterem S. Ayşe Hanıma, bu vesileyle minnetlerimizi takdim eder, kendisine sâlih ameller ile dolu bir hizmet ömrü niyaz ederiz.

 

Ayşe Hanımefendi, bize kendinizden ve yetiştiğiniz çevreden bahsedebilir misiniz?

Anne tarafım seyyid, baba tarafım şerîflerdendir. Yedi batın ulemâdanmış soyumuz… “Aksekili Hoca” derlermiş, dedelerimize… Annem daha genç kızken rüyasında Es’ad (Erbilî) Efendimizi görmüş. Es’ad Efendimiz, ona ders vermiş; annem de o dersleri yapmış. Tâ ki Sami (Ramazanoğlu) Efendimizi tanıyana kadar…

Annem-babam; âlimi, ulemâyı, ereni, evliyâyı seven insanlardı. Bu sebeple dünyaya gözlerimizi açtığımız andan itibaren Konya’da başlayan Allah dostları ile yakınlığımız hep devam etti. Fakir, daha doğmadan evvel, annem ve babam Ladikli Ahmed Ağa’yı tanıyorlarmış. Çocukluğumun en güzel hatıralarında, Ladikli Ahmed Dedem vardır. Sık sık ziyaretlerine gider sohbetlerine katılırdık. Ben çocuk olduğum hâlde o sohbetlerden büyük bir lezzet alırdım. Kendisine “Ahmed Dede” derdik; öyle yakınlığımız vardı.

Ben daha annemin kucağında bebekken Ladikli Ahmed Dede’mle Sami Efendimiz ilk defa maddî olarak buluşacaklarmış. Bunu babamdan duyan annem, beni hemen kucaklayıp Sami Efendimizin karşı komşusuna gitmiş. Orada pencereden Sami Efendimizi dünya gözüyle görebilmek için… Komşu, onu üst katta bir odaya almış. Oradan seyretmiş annem, Sami Efendimizle Ladikli Ahmed Dede’min kucaklaşmalarını… Uzun müddet sarılmışlar. Ben de daha bebekken onları görmekle nasiplenmişim. Yavrum, bizde bir şey yok! O kıymetli büyüklerin civarında büyüdük, onları çok sevdim; o sevgiden başka bir şey yok!

 O zamanlarda hanım evliyâlardan olan Sâime Annemizi de Ladikli Ahmed Dedem sayesinde öğrendik. Ahmet Dedem, diğer evliyâ gibi hâlini gizlemek zorunda değildi. O, konuşma izni verilenlerdenmiş. Bir gün sohbetinde anneme dönerek:

“-Her gece Ravza-i Mutahhara kapandığı zaman (o zaman geceleri Ravza-i Mutahhara kapalı olurdu.) bütün evliyâullah vazife almaya gider; biz de bir gece orada vazifemizi almayı bekliyorduk. Bu esnada Sâime Hanımanne’yi göstererek: «Şu hanımı görüyor musun? O çok muhterem bir hanımdır. Fâtih’te oturuyor.» dediler. (Sonra anneme hitapla:) «Emine kızım, Fâtih’te bir Sâime Anne varmış. Onu bul, onunla tanışıp duâsını al!» dedi. (Yine Ravza’da olup bitenleri anlatmaya devam ediyordu:) Bir de bir hanım daha gördüm; ayağını sallıyordu. «Bu niye ayağını sallıyor?» diye sordum. «O öbür âlemde çocuğunu sallıyor, burada da vazifesini bekliyor. Kocası bu yolda değil! O da Konya’da Mevlânâ Hazretleri’nin yakınında oturuyor.» dediler. «Aman kızım, bu iki sâliha hanımı ziyaret et!» dedi.”

Ben bu mevzû konuşulurken henüz onüç-ondört yaşındaydım. Sonra annem, Musa (Topbaş) Babam’ın hanımı Feride Yengeme:

“-Feride’m, Ladikli Ahmed Dedem böyle böyle söyledi; bu hanımları bulup duâsını alsak!..” dedi.

Feride Yengem de:

“-Aa, Sâime Anne, bizim Kur’ân ve hatim cemiyetlerimize hep gelir; gelince sana haber vereyim Emineciğim!..” dedi.

Bir gün bir Kur’ân cemiyetine geleceği kendisine haber verilmiş, ama annem cemiyete giderken geç kalmış. Tâ kapının önünde ancak yer bulabilmiş. İçerisi de çok kalabalık olduğundan içeriye geçememiş. Sohbet bitmiş, duâlar yapılmış. İçerden Sâime Annem dışarıya seslenerek:

“-Gel bakalım Ladikli Ahmed Baba’nın kızı!..” demiş.

Annem bunu duyunca çok heyecanlanmış. «O kadar insanın içinden onun yanına kadar nasıl gittiğimi hatırlamıyorum!» derdi. Sâime annemin önüne diz çökmüş. Annem biraz celâlli bir hanımdı. Sâime Annem, onu yakından görünce:

“-Sen biraz deliymişsin; seninle özel konuşalım!..” deyip başka bir odada başbaşa görüşmüşler. O günden sonra Sâime Annemin yanından hiç ayrılmadık. Ya o bizde kalırdı ya da biz onda kalırdık. Biz Göztepe’de oturuyorduk, ama Fatih’e giderken âdeta yollar açılır, kısalırdı. O zaman köprüler yok; sadece arabalı vapurla geçiş imkânı vardı. Oraya varınca zaten saatler su gibi akıp geçerdi, akşam dönerken:

“-Sâime Anneciğim, çok geç kaldık!” deyince:

“-Allah zaman içinde zaman halk etsin.” derdi.

Fâtih’ten Göztepe Erenköy’e, bir saatte geldiğimizi bilirim ki, bu, o günün şartlarında neredeyse imkânsızdı.

 

Mânevî âlemin dışında, Ladikli Ahmed Ağa ile Sâime Anne hiç görüşmüşler mi?

Evet bir defa görüşmüşler. Bizzat kendilerinden dinlemiştim. İki arkadaş, ziyaretlerine gitmişler. Ladikli Ahmed Dedem ve âilesi, güzel karşılamışlar Sâime Annemizi… Ahmed Dedem, onlara sohbet etmiş. Akşam:

“-Haydi buyurun, yataklarınız hazır, istirahata geçin!” demişler.

Ahmed Dedem odadan çıkınca hanımlar istirahat için hazırlanmaya başlamışlar. Sâime Annem hanımlara:

“-Hemen rahatlamayın, şimdi geri gelecek!..” demiş. Evin hanımları:

“-Yok, gelmez; onun huyudur, bir çıktı mı bir daha geri gelmez!” demişler.

Ama yarım saat sonra kapı tıklanmış, tekrar bir sohbet hâli olmuş. Sabaha kadar Ahmed Dedem gelip ara ara sohbet etmiş. Sâime Annemin kim olduğunu tabiî kimse bilmiyor. “İlk defa böyle bir şey oldu!” diye ev ahâlisi bile şaşırmış. Cemaatle sabah namazı kılınmış.

 

Sâime Anne’nin hâl ve evsâfından biraz bahsedebilir misiniz?

Sâime Annem, Bursalı… Doğuştan veliye bir hanımmış. Halasının hiç çocuğu olmamış. Halası, kardeşine:

“-Senin dört çocuğun var; bir daha çocuğun olursa onu bana ver!” demiş.

Sonra Sâime Annem doğmuş, onu halaya vermişler. Halası, onu Bursa’dan İstanbul’a getirmiş, ama halasına hiç “anne” dememiş. Halasının yanında evlilik çağına kadar kalmış. Evlilik çağı gelince Sâime Anneme bir profesör tâlip olmuş. Bu beyefendi ile evlenmiş Sâime Annem... Ama halası iç güveysi almış onu, beyefendi ancak haftada bir eve gelebiliyormuş. Görev yaptığı üniversite ile evin arası çok uzakmış.

O sırada savaş başlamış. Beyefendi, subay olarak Yemen tarafına gitmiş. O esnada Sâime Annem, bebek bekliyormuş. Giderken:

“-Sâime Hanım, ben yerimi ayarlayayım; sizi er-geç yanıma aldırırım.” demiş. Sâime Annem, halası ile kalmaya devam etmiş. Bir kızı olmuş. Daha bebeğinin kırkı çıkmadan babası, dayısı, amcası vefat etmiş. Herkes:

“-Sâime duymasın; sütü kesilir!” diye gelen vefât haberlerini ondan saklıyormuş.

Hâlbuki Sâime Annem, onların vefat ettiğini, mânâ âleminden öğrenmiş bile... Bir gün mânâ âleminden “Ya çocuğun, ya biz; tercih yap!” demişler. O da orayı tercih etmiş. Kısa bir müddet sonra bir rahatsızlıktan bebeği vefat etmiş.

Beyinin bunlardan haberi olmamış. Bir emir erini, biletleri ile beraber Sâime Annemi almak için göndermiş. Fakat halası:

“-Bu savaş zamanında seni hiçbir yere gönderemem!” diyerek gitmesine izin vermemiş. Beyi de kısa zaman sonra şehid olmuş. Cenâb-ı Hak, sadece kendisi ile beraber olmasını istemiş, sanki… Öz annesi var; ama yok gibi, başkasının elinde büyümüş. Evlenmiş, efendisi ile beraber düzenli bir hayatı olmamış; o da yok gibi… Evlâdı oluyor, o da alınıyor. Sâime Annem hep söylerdi: “Rabbi, bir kulunu sevdiği zaman onu başkası ile paylaşmaz!.. Sevdiğini yalnız kendisi sever; isterse, başkalarına da sevdirir. Ama sevdiği kulunun kalbinde kendi sevgisinden başka sevgi istemezmiş.”

* * *

Sâime Annem, halası ile bir müddet yaşadıktan sonra halası da vefat edince artık yapayalnız kalmış. O zaman Şeyhi olan Mü’min Efendi diye bir zât varmış. Sâime Annem hanımıyla şeyhine hizmet için onların yanına taşınmış. Onlar da Fâtih’te oturuyormuş zaten… Kendini onlara hizmete adamış; yıllarca hizmet etmiş. Daha sonra Mü’min Efendi’nin hanımı da vefat etmiş. O sırada çok yaşlı olan Şeyh Mü’min Efendi, usûlen onu nikâhına almış, Sâime Annem ortada kalmasın diye… Zaten usûlen bir nikâhmış; hiç âile hayatı yaşanmamış. Böylelikle çok yaşlı olan şeyhine hizmeti daha da kolaylaşmış. Şeyhi, onu âdeta bir nefis terbiyesine almış. Dünyaya karşı zühdü yaşayarak göstermiş. Bir gün Sâime Annem, başörtüye oya yapıyormuş. Şeyhi:

“-Sâime, o ördüğün ne? Ne yapacaksın onu?” deyince:

“-Başörtü oyalıyorum, şeyhim. Eğer izin verirseniz akşam kınaya gideceğim!” demiş. Şeyhi alıp o örtüyü yırtıvermiş.

Bir gün bir arkadaşı, yumurta topuk ayakkabı alıp getirmiş, bir yere giderken giysin diye… Zaten ömrü boyunca çarşı-pazara gitmemiş. Bırakın çarşı-pazarı, bir ekmek almak için dahî dışarı çıkmamış. O topuklu ayakkabıyı görünce şeyhi:

“-O ne Sâime?” demiş. O da:

“-Pabuç efendim; bir yere giderken giyeceğim!” diye cevap vermiş. Şeyhi onu da alıp topuğunu kırmış. Sâime Annem, böyle böyle dünya zevklerine veda etmiş.

Şeyhine uzun müddet hizmet etmiş. Daha sonra şeyhi Mü’min Efendi de vefat etmiş. Sâime Annem yine hiç dışarıya çıkmazmış; evde bir yer bozulacak olsa:

“-Bizim vefat eden şeyhefendi geceleyin gelir, bozulan yerleri tamir eder, ben de yardım ederdim!..” derdi. Biz, bunu anlattığında:

“-Hacı Anne korkmuyor musun?” diye sorardık.

“-Niye korkayım kızım!” derdi.

Sâime Annem’in hissiyâtı doğuştan o âlemlere açık olduğundan, ona olup bitenler çok normal gelirdi. Bize de bu hâllerinden çok az bahsederdi. Sâime Annem, bir gün anneme:

“-Emineciğim, senin iki kızın var. Ayşe’yi bana ver!..” dedi.

Ben duyunca sevinçten uçtum. Annem eve gelince babama, Sâime Annemin beni istediğini söyledi. Babam, âilesine, çocuklarına çok bağlı biriydi. Seyahatlerde bile bizi hiçbir yere bırakmaz, her türlü meşakkatine rağmen bizi de götürürdü. Anneme:

“-Sâime Anne, canımı istesin veririm, ama benden evlâtlarımı istemesin!..” deyince ben üzüntümden âdeta kahroldum. Durum, Sâime Anneme anlatılınca o da anlayışla karşıladı. Aradan kısa bir zaman geçti. Sâime Annemin yanına, Hümeyra adında bir kızcağız geldi. Geldiğinde on yaşlarındaydı. Bazı mânevî rahatsızlıkları varmış, hiçbir yerde duramıyor, hep bunalıyormuş. Sadece Sâime Annemin evinde huzur buluyordu. Bir evin bir kızıydı. Bir gün annesine:

“-Anne, beni buraya bırakıp git!” demiş. Ailesi de kızlarının huzuru için kabul etmişler.

Böylece Sâime Annemin yanında, benim yerime o kalmaya başladı. Hayatımda ondan başka kimseye bu kadar gıpta ettiğimi hatırlayamıyorum. Ona, “Hep senin yerinde ben olacaktım, ama olmadı!” diyordum.

Hümeyra da Sâime Annem gibi çocukluktan seçilmiş, kalp gözü açık kimselerdenmiş. Sâime Annem de onu mânevî vazife için yetiştirdi âdeta… Evlenince de eşinden çok çekti, ama sabrı hiç elden bırakmadı; iki evlâdı oldu. Her sabah Sâime Anneme gelirdi. Sâime Annem ona vazifeler verirdi. Meselâ “Şurada bir hasta var, onu ziyaret et. Şu emâneti ona bırak! Şurada bir dul var, onun şu ihtiyacını gider!” gibi Sâime Annem, hiç dışarı çıkmadığı hâlde o kimseleri ve ihtiyaçlarını nereden bilebilirdi?! İşte onların mânevî hâllerini bu tür hâller izhar ederdi. Ama Hümeyra’nın Sâime Annem tarafından vazifelendirildiğini bilmeyen insanlar, Hümeyra hakkında câhilâne konuşurlardı.

“-Yaşlı hacı anneye çocuklarını bırakıp sokak sokak geziyor!..” derlerdi.

Hümeyra, duyduğu hâlde ağzını açıp “Beni, Sâime Annem gönderiyor.” demezdi. Bir gün Sâime anneme:

“-Hacı Anne, Hümeyra’yı her yere siz vazifelendiriyorsunuz; herkes burada onu sorunca üst komşuda diyorsunuz. Herkes onun hakkında ileri geri konuşuyor!..” dedim. Sâime Annem:

“-Hem o vazifeleri yapacak, hem o lâfları duyacak, hem de susup hizmetine devam edecek. Bu yolda olgunlaşmak kolay değil!..” dedi.

O zaman her şey anlaşıldı. Hümeyra çile içinde zirveleşenlerden olacaktı.

Bir gün çok bunalmıştım. Erkek kardeşime, “Beni Sâime Anneye bırakır mısın?” dedim. Sağ olsun bıraktı. O gece Sâime Annem ile ben, evde yalnız bir şekilde otururken bana, “Haydi bir ilâhî söyle!” dedi. Benim de aklıma “Çile” ilâhîsi geldi. Onu ağlaya ağlaya söyledim. İlâhî bitince bana döndü ve:

“-Demek sen de çileyi seçenlerdensin!” dedi.

Tabiî, ben hiçbir şey anlamadım. Daha sonra yemek yedik ve yatma vakti gelince bana:

“-Ayrı oda da mı yatarsın, beraber aynı odada mı yatalım?!” dedi. Ben de:

“-Sâime Anne, ben ayrı odada yatarsam korkarım!..” dedim.

Sonra beni baş tarafa yatırdı, kendisi de ayak ucuma yattı. Ben tabiî edepsizlik olmasın diye ayağımı uzatamıyorum, dönemiyorum derken dalmışım. Mutfak balkonu tarafından “küt” diye bir ses geldi. Sâime Annem bir adımda kapıya vardı, hemen çıktı ve kapıyı kapattı. Sonra abdest aldı ve seccâdesini kapının önüne serdi. Gece gelen kimseler beni korkutmasın diye herhâlde. O gece dışarıda, kapının önünde, seccadesinin üzerinde sabahladı. Sabahleyin Hümeyra gelince bana:

“-Sen annemle aynı odada mı yattın?” diye sordu şaşkınlıkla…

Birkaç gün kaldım. Bir gün bana:

“-Kızım, bugün yemekleri sen yap!” dedi. Ben de:

“-Peki, Hacı Anne!” dedim.

Beraber mutfağa girdik. Hazırladık tencereleri ocağa koyduk, içeri geçtik. Biraz zaman geçince hacı annem:

“-Pişti herhalde kızım!” dedi. Ben de:

“-Yok, Hacı Anne, daha pişmemiştir, biraz daha beklesin!” dedim. O da:

“-Öyle mi, peki o zaman!” dedi.

Câhilim işte, onların ağzından çıkan bir kelime, boş ve gereksiz değildir. Pişmiş dediyse pişmiştir. Ama o an öyle olmadı, ben yemeği kontrole gitmedim. Yemek vakti gelince Hacı Annem:

“-O taze yemekler dursun, önce dünden kalan yemekleri ısıt, onları bitirelim!” dedi.

Ben de ısıttım, yer sofrasını serdik. Siniye yemekleri koyduk, oturduk. Bana öyle bir bakıyor ki, o bakış içimi âdeta yoğuruyor. Ben de sebepsiz yere durmadan ağlıyorum ve kendimi tutamıyorum. Derken kapı çaldı. Bana:

“-Sen otur, kapıya ben bakarım.” dedi. Sonra “Bu yemekleri bitir ve misafirimize sütlü kahve yaparsın!” dedi.

Misafirine hep sütlü kahve ikram ederdi. Ben ağlaya ağlaya yemeğimi yedim, sütlü kahveyi yapmak için mutfağa geçtim. Fakat süt çok az… O sırada Hacı Annem geldi:

“-Süt azsa, üstününe su ekle, kızım!” dedi.

Orada kaldığım günler benim için âdeta bir hazırlık devresi idi. Meğer Mısır’a gelin gidecek, orada her türlü sıkıntıyı görecekmişim!.. Başıma ne gelse, Sâime Annemin bir söylediği veya öğrettiği şey ile atlatırdım. Ben o güzel insanlara layık olamadım, ama onları çok severdim. Çocukluğumdan itibaren Ladikli Ahmed Dedemin sohbetinde bulunmaktan büyük lezzet alırdım. Arkadaşlarım bana:

“-Sen yaşlı gibisin, hep yaşlıların sohbetlerine gidiyorsun!” derlerdi.

Ne yapayım, ben onların yanında olmaktan huzur duyardım. Benim ömrüm, Hacı Sâime Annemin, Dürriye Annemin, Râmise Annenin sohbetlerinde geçti, Rabbime hamd ü senâlar olsun. Onlar beni, ben onları sevdim kızım... En büyük pişmanlığım, o sohbetleri not alıp kayda geçirmemek… Not tutsaydım, şimdi herkes o sohbetlerden istifade ederdi.

* * *

Bir defasında Sâime Annemin sohbetine gelirken aceleden kapıyı çekmişiz, kapının dili içerde kalmış. Açık kalmış tabiî… Biz bundan habersiz sohbete gittik. Sâime Annem, o gün sohbette:

“-Hanımlar, sohbete gelirken kapınızı iyi kilitleyin, açık bırakıp da konu komşuyu uğraştırmayın!..” dedi.

Tabiî, biz üstümüze bile alınmadık. Sohbetten sonra eve vardık, bizim kapı açık kalmış. Komşular arkasına sandalye koymuş, olmamış; çilingir çağırıp kapattırmışlar. Meğer sohbetteki uyarı bize imiş!..

Yine başka sohbetinde:

“-Sohbetlere gelip bir-iki şey öğreniyorsunuz, bari ocakta yemeğin altını açık bırakmayın!..” dedi. Hanımın biri:

“-Eyvah benimki açık kaldı!..” deyince:

 “-Merak etme, söndürülmüştür.” diye karşılık verdi.

Hanım evine gidince bir de bakmış ki, ocağın altı söndürülmüş.

Ladikli Ahmed Dedem:

“-Evliyâullah başparmağının tırnağına bakınca, mükevvenâtı (yaratılmışları) seyreder.” derdi.

Bir yaz günü Ladikli Ahmed Dedem, babamla otururken:

“-Lütfi, benim hemen bir yere gitmem lâzım!” demiş, döndüğünde her yeri karla kaplıymış.

Meselâ Kıbrıs’ın alındığı gün, Sâime Annem bizde idi. Kaldığı odada bir telli pencere vardı.

“-Bu pencere hep açık kalsın kızım, kapatma!” dedi.

Kaldığı odada bir de kırma kapı vardı. Bazen kapısı açık olurdu.

“-Kızım, bu kapıları sıkıca kapatın. Ben çıkmadan hiç kimse benim odama kesinlikle girmesin!.. Ben zamanı gelince sizin yanınıza çıkarım.” derdi.

O kapı sabahtan kapandı. Bir sürü kişi ziyaretine geliyor, içeri alamıyoruz. Kapının önünde bekleşip gidenler oluyor, ama ne kapıyı çaldık, ne de o dışarı çıktı. Akşam sekize kadar o kapı açılmadı. Biz Kıbrıs’ın alındığını duyduk. Sâime Annem, hâlâ çıkmadı. Sekizden sonra kapı açıldı. O odadan o kadar yorgun çıktı ki, görmeliydiniz. Hayatımda onu hiç o kadar yorgun görmemiştim. Yürüyecek hâli kalmamıştı. Yanımda da komşumuz var.

“-Hacı Anne, müjde Kıbrıs’ı aldık!” dedi. Sâime Annem de:

“-Vah vah, hiçbir şeyden haberim yok!..” diye karşılık verdi.

Sonra sonra o harpte nasıl yardım ettiklerini anlattı. Hümeyra, gönül gözü açık olduğundan Sâime Annemin hâlini bilirdi. Biz hacı anneyi uyukluyor zannederdik. O:

“-Hayır, uyuklamıyor; o şimdi başka âlemde!..” derdi. Bir gün:

“-Ne olur Hümeyra, Hacı Anneme söyle ben de göreyim o âlemi!..” dedim.

“-Olmaz kızım, sen dayanamazsın.” dedi.

* * *

Sâime Annemin en çok dikkatimi çeken huyu şu idi. Hiç “Ben” demezdi. Hiçbir şeyi zevkini çıkararak yiyip içmezdi. Bir gün Bursa’dan bir misafir geldi. Yemek yendi. Yemekten sonra Sâime Annem:

“-Ne arzu edersiniz?” diye sorunca, misafir:

“-Bir kahve içerim, ne de olsa kahve hazmettirir.” dedi. Sâime Annem bana dönerek:

“-Kızım, bak gördün mü biz bilmiyoruz, kahve hazmettirirmiş. Haydi, hanımefendiye kahve yap!” dedi.

Biz kalktık, kahveyi yaptık, geldik. Sâime Annem uyumuş, kalmış. Tabiî biz nezâketen kahveleri içmedik. Uyanınca annem:

“-Aa kahveler soğumuş.” dedi.

Üç gün o misafir bizde kaldı, üç gün kahve içileceği zaman annem uyukladı ve kahveler hep soğuyunca içildi. Sohbetlerinde hanımlara en çok tesettürün ehemmiyetinden bahsederdi. Bir gün hanımın birisi, kollarında bileziklerle gelmiş sohbete… Hacı Annem:

“-Benim bey, bana çok bilezik almış. Erkekler görmesin diye üzerini bir bezle örtüp bağlıyorum. Yoksa hanımların ziynetinin görünmesi haramdır!..” dedi.

Hâlbuki Hacı Annemin hiç ziyneti yok!.. Her şeyi kendi üzerine alarak söylerdi. Bir gün açık bir hanım gelip eşinin başını örtmesine izin vermediğini söyleyince hacı annem:

“-Bir hanım gerçekten bir şeyi istedi mi, onu kocasına mutlaka yaptırır. Yeter ki istesin!..” dedi.

* * *

Hanımların çarşı-pazar gezmelerini de hoş görmezdi. Benim de babam vefat edince evin alışveriş yükü üzerime kaldı.

“-Ne yapayım?” diye sorunca:

“-Kızım, alacağın şey için dokuz kapı gezme, manav belli, kasap belli… Birisine gir ve ihtiyacını alıp çık. Ses tonunun belli olmaması için ağzına bir şey al da öyle konuş!..” dedi.

Bizim evimize gelip kaldığı günlerin birinde akrabamızın düğünü için kıyafet diktiriyorduk, eve terzi geldi. Benimki bitti, anneminki bitti; kardeşiminki bir türlü bitmiyor.

“-Hacı Anne, niye böyle oluyor?” dedik.

“-Kızım siz annenle elbisenizin üstüne pardesünüzü giyeceksiniz, ama kardeşin etek-ceket giyip çıkacak… Hâlbuki Allah dış kıyafeti hanımlara farz kılmıştır!..” dedi.

Eve Hümeyrâ’nın kocası gelse, damadı sayılır; ama Sâime Annem dışarı çıkacak gibi pardesüsünü, başörtüsünü takar ve:

“-Hoş geldiniz oğlum!..” derdi.

Yalnız Kayseri’den gelen meczup Cemil Baba vardı. Onun yanında ev kıyafeti ile dururdu. Sâime Annemin sohbetlerinde köşede otururdu. Sâime Annem:

“-Bu, pîr-i fânîdir.” derdi. Bir gün bana:

“-Sen cennet hulleleri mi dikiyorsun, cennet libasları mı biçiyorsun?!” dedi. Ben de utandım:

“-Hayır, hayır, ben bir şey bilmiyorum.” dedim. Biraz terziliğim vardı, arada Sâime Anneme, Dürriye Anneme bir şeyler dikerdim. Herhalde onun ecrini görüyordu. Bana mâşâallâh yazan bir anahtar verdi:

“-Bunu arabana takarsın!” dedi.

Aldım, ama arabam falan yok. Daha sonra Mısır’a gidince arabam oldu ve ben onu arabama taktım.

 

Mısır’a hangi vesîle ile gittiniz?

Beni sürekli isteyenler oluyordu. Hattâ başımdan bir nişan da geçti, olmadı. Sâime Annem, anneme:

“-Emine, bu kız Mısır’a gidecek de gitmesin diye uğraşıyoruz!..” demiş.

Tabiî, bunu herkes duymuş, ama bana söylememişler. Kız kardeşimin evliliği esnasında bir diş tabibi bana tâlip oldu. Ama evlenince başımı açmamı istiyordu. Annem de “o başını açmamak ve pardesüsünü çıkarmamak için şimdiye kadar gelen herkesi reddetti” diyerek onu geri çevirdi. Çok ısrar ettiler. Annem başa çıkamayınca, tâlipleri Sâime Anneme yönlendirmiş. Sâime Annem, onlara:

“-Boşuna uğraşmayın. Onun kaderinde, Mısır’a sultan olmak var!..” demiş.

Ben otuz sekiz yaşıma gelene kadar böyle şeyler oldu. Bir arkadaşımın eltisinin oğlu Mısır’da okuyormuş. Mısır’da bizim bey ile arkadaş olmuş. Bizim bey, ona:

“-Ben bir Türk kızı ile evlenmek istiyorum.” demiş. Beraber Türkiye’ye gelmişler. Birkaç kişi ile görüşmüş, olmamış. Tam döneceği sırada beni söylemişler. Bir akşam geldiler, kahve tuttuk. Ertesi gün de istemeye geldiler. Annem de Sâime Annem vefat ettiği için Dürriye anneme sormuş, ne yapalım diye… Dürriye Annem de beyimin boyuna posuna varana kadar tarif etmiş.

“-O beklenen birisiydi, o olacak demiş!”

Böylece evlendik. Peygamberimiz Arap olduğu için Arapları çok severdim. Mısır’dan umrelere, haclara gitmek kolay olur diye seviniyordum. Mısır’a gittim. Görümcelerim açık, hepsi kolej bitirmişler. Ben onların içinde onlardan daha dindardım. Zaman içinde benden etkilenerek örtündüler, beraber haclara, umrelere gittik.

 

Dürriye Anne ile Sâime Anne tanışıp görüşürler miydi?

Evet, bir gün Dürriye Annem’e:

“-Fâtih’te Sâime Anne var, bir tanışsanız!” dedi annem… Dürriye Anne de:

“-Tamam.” dedi. Müsait olduğu bir gün bize geldi. Anneme:

“-Emineciğim, beraber Sâime Hacıanne’ye gidelim.” dedi.

Annem o sırada müsait olmadığı için benim götürmem gerekti. Tabiî ben sevinçten uçuyorum. Sâime Annemin evine geldik. Sâime Annemle Dürriye Annem kapının önünde göz göze geldiler. Sâime annemin ilk sözü:

“-Pendik vazifesi verilen Dürriye demek sensin!..” dedi.

O hiç onun dediğini duymamış gibi:

“-Evet, Pendik’te oturuyorum!” dedi.

Sâime Annem, üç defa aynı şeyi söyledi. Dürriye annem de aynı cevabı verdi; “Evet benim!” diyemedi mahfiyetinden...

Bu esnada dışarıda yağmur yağıyordu, çoraplarımız ıslandı. Bana:

“-Çorapları sobada kurutup gel!..” dediler.

“-Soba nerede?” deyince:

“-Alt katta, girişteki oda…” dedi Sâime annem...

Ben yıllarca o eve geldim gittim, hangi oda gösterildiyse sadece o odaya girdim, çıktım. Kapısı kapalı olan başka hiçbir yeri açıp bakmadım. Dedikleri odaya girdim. Odanın içinde beyaz saçlı, saçları iki yandan örülmüş, sırtında kırk yamadan bir yelek, küçücük, zayıf bir nine oturmuş, pencereden bakıyor. Onu ilk defa görmüştüm, çok şaşırdım. İçimden:

“-Zavallı köylü kadını, yukarıda ne insanlar var; ne sohbet, ne duâlar ediliyor. Bu da buraya oturmuş, dışarıyı seyrediyor.” dedim.

Yaşlı nine, elindeki tesbihi masaya bırakıp:

“-Benden bu kadar… Daha fazla tesbih çekemem, bu kadarı yeterli…” dedi.

Utancımdan yerin dibine girdim. “Anlaşılan o ki, bu nine de nazlı kullardan biri herhalde…” dedim. Sonra Sâime Anne, namaz kılmak için geldi, namazının sünnetini bitirince ben:

“-Sâime Anneciğim, babam Konya’dan yeni geldi. Ladikli Ahmed Dedemin size selâmı varmış.” dedim.

“-Aleyküm Selâm…” dedi ve o yaşlı nineye dönüp:

“-Senin hocanın arkadaşı, bak selâm göndermiş!..” dedi. Yaşlı Nine de:

“-Daha dün Kırklar Fatih’te idi, sofralarını kurdum. Artık çok yaşlandım, çok yoruldum!..” deyince benim şaşkınlığım iyice artmıştı.

Ladikli Ahmed dedem, Hızır -aleyhisselâm-’a, “Hocam!” derdi. Sonra yaşlı nine, kendi hâlini anlatmaya başladı. Onun vazifesi, Kırklar’ın sofrasını kurmakmış. Kendisi bir evin kızıymış, sandıklar dolusu çeyizi varmış. O âlemden kendisine, “Evlenemezsin!” demişler. O da bütün çeyizini fakir-fukarâya dağıtmış. Kendini, Kırklar’a hizmete adamış. Ve ona ölünceye kadar nereye giderse gitsin mâşiyen (yürüyerek) gitmesi söylenmiş, kendisine vesâit (vâsıta, araç) verilmemiş. Sâime Anneme:

“-Artık çok yaşlandım, bana küçük bir kulübe yapsalar da orda kalsam, geceleri mezar taşlarında uyuyorum!..” dedi.

Sâime Annem, onu sadece dinledi, bir şey demedi. Sonra:

“-Haydi, yukarı çıkalım. Orada şimdi duâ yapılacak!..” dedi. O da:

“-Nasıl çıkayım, yukarıdakilerin hepsi hayvan sıfatlı!” diye karşılık verdi. Sâime annem sert bir şekilde:

“-Çıkman lâzım!” deyince:

“-Peki, çıkarım, ama merdivende dinlerim.” dedi.

Sâime Annem:

“-Ayağına çorap giyip öyle çık!..” deyince, o da:

“-Çorabım delik, yamalı!..” dedi Sâime Annem:

“-Olsun, öyle giy!..” dedi.

“-Eğer bana bir yerden çorap verilirse, onu giyerim. Oranın izni olmadan başka bir yerden çorap alıp giymeme müsaade etmezler!..” dedi.

İşte yavrum, bu da bize Allah dostu olmanın pek kolay olmadığını gösteriyor. Yiyelim, içelim, her şeyimiz dört dörtlük olsun, sonra da Allah dostu olmak isteyelim; yok öyle bir şey… Her şeyden fedâ etmişler ve bir çoraptan başka hakları bile yok! O âlem, böyle bir âlem işte...

Bu yaşlı nine, Topkapılı Şefika Nine imiş. Adı herkes tarafından bilinir, fakat onu kimse görmezmiş. Onu görmek de bize nasip oldu, elhamdülillah!.. Biz hep beraber duâya çıktık. Sonra tekrar aşağı indik. İnerken Dürriye Annem de geldi. Dürriye Annem ve Şefika Nine, tatlı tatlı sohbet ederken kapı çalındı. En küçük ben olduğum için kalktım, kapıyı açtım. Açar açmaz içeriye bir erkek giriverdi. Ben şaşkınlıkla:

“-Buyurun.” dedim. Adam:

“-Yukarıdaki Hacıanne’yi çağırıver.” dedi. Ben yukarı, Sâime Anneyi çağırmaya çıktım. Oda insan dolu… Sâime annem, odanın en başında… Ben daha kapıya gelip bir şey demeden, bana:

“-«Gelemem!» de…” dedi.

Ben inip adamcağıza, “gelemezmiş” demeden, adam bana:

“-Doğru, doğru, gelemez!.. Çok kadın var, baksana ayakkabılar dolu…” dedi. “Sen ona dersin ki, «senin kurbanını kesen kişi geldi.»”

Sâime Annenin sohbetlerinden, kurbanını Hızır -aleyhisselâm-’ın kestiğini biliyordum. Dışarda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu, onun her yeri kupkuru… İçerden sesi duyan Şefika Nine:

“-Yukardakileri bırakamadı, bu kapıdan bu zât hiç geri çevrilir mi?” diye söyleniyor.

Dürriye Annem de:

“-İşte bugün tamam oldu.” dedi.

Tahmin ettiğim gibi, gelen Hızır -aleyhisselâm- imiş. Sâime Annem senenin üç gününde kurban kestirip yemek verirdi. İlki Mayıs’ın altısı Hıdrellez günü, ikincisi kışın başlangıcı olan sekiz Kasım’da, bir de on iki Muharrem’de… 9-10-11 oruçlu olunur, 12’de de yemek verirdi. O gece yemekler pişer, o günlerde de kapısı sonuna kadar açık olurdu. Herkes gelir yemeklerden yerdi. Menüsü yaz-kış hep aynı olurdu. Şehriye çorbası, zeytinyağlı fasulye, kızarmış patatesi ile etler… O günlerde belki yüz sofra kurulup kaldırılırdı.

Ben yanında kalırken yatmadan evvel salonu toplar yatardım. Bir sabah yanıma geldi ve:

“-Sen akşamdan toplayınca rahat oluyor, gece gelenleri salona rahatça alıverdim.” dedi.

Bir de baktı ki divanın üstünde tesbih var:

“-Aaa, bugün de bu tesbihi mi bırakmışlar?” dedi.

Gece teheccüde kalkınca Hacı Anne ile namazımızı kılıp dersimizi yaptık. Sonra:

“-Hacı anne, başka ne yapayım?” dedim o da:

“-Üç Yâsîn, bir Fetih Sûresi oku!..” dedi.

* * *

Sâime Anneme de, Dürriye Anneme de, Zâhide Hanım çok hizmet etti. O hizmet yönlerine vâkıftır. Biz onların evlerinde kaldık, onlar da bizde kalırdı. Bunun için mahrem hâllerine çok vâkıf idik. Bir gün Şerife Hanım diye bir hanımefendi vardı, o Zâhide Hanıma gelmiş. Biz de ziyaretine gittik. Şerife Anne de Ahmed Dedemin tayy-i mekân arkadaşlarındandı. Annem orada:

“-Siz Ahmed Dedemin tayy-i mekân arkadaşlarındansınız, değil mi?” diye sorunca, Şerife Anne:

“-Yaktın beni Emine!..” deyip bir hatırasını anlatmıştı.

Bir gün beyim çok hasta idi. Ona çorba yapacağım esnada Ladikli Ahmed Ağa geldi ve bana:

“-Çabuk Şerife, Kore’deki mücahidlerden şehid olanların son sularını vereceğiz!..” dedi. Ben de:

“-Gidemem, beyim çok hasta, çorba yapıyorum!..” dedim. O da:

“-Çorbanın yağı yanmadan işimizi bitirip geri geliriz!..” dedi.

Gerçekten çorbanın yağı yanmadan işimizi bitirip geri geldik. İşte Cenâb-ı Hak, hâl ehli için zaman içinde zaman halk ediyor.

* * *

Bir gün hayıflanarak Sâime Anneme:

“-Anneciğim, ben hâfızlığa başladım, sonra da bırakmak zorunda kaldım. Birçok isteyenim oldu, evlenemedim. Şimdi de mânevî ders almak istiyorum, o da nasip olmuyor. Çok üzülüyorum!..” dedim

“-Öyle mi, kızım?!” dedi, başka bir şey demedi.

Ertesi sabah kahvaltıdan sonra evde bir hazırlık var, anlaşılan bir yere gideceğiz. Sormadan ben de hazırlandım. Hümeyra hediyelerimizi hazırladı. Aşağıya kapının önüne indik, bizi bir araba bekliyor. Sâime Annem önde, ben arkasındayım. Arabaya hiçbir şey söylemeden bindik. Şoföre de hiçbir şey söylemedik. Araba hareket etti. Ben hâlâ nereye gittiğimizi bilmiyorum. Bizi Erenköy’e, Sami Babamızın güllü köşkünün önüne getirdi. Arabadan inerken teşekkür ettik. Yukarıya çıktık. Bedia Ablamız ve Râbia Vâlidemiz karşıladı. Tabiî, ben sevinçten uçuyorum. Hâl hatırdan sonra, âdettendir ya:

“-Öğle yemeği yediniz mi?” diye sordular. Sâime Annem:

“-Yemedik!” dedi.

Bedia ablamız, bir tepsi bana, bir tepsi Sâime Anneme yemek getirdi. Ama tepside her şey var. Bir kuş sütü eksik derler ya, öyle bir ikram... Sâime Annem de çok az yemek yer. Tabağında kalanları da etrafındakilere ikram eder, kendisi neredeyse aç kalkardı. Bana o gün:

“-Bak, kızım; bu sinide (tepside) hiçbir şey kalmayıncaya kadar hepsi yenecek!..” dedi.

Kendisi de ilk defa karnını tam mânâsı ile doyurdu. Önüne konulan yemeklerin hepsini yedi, ben de hepsini yedim. Yemekten sonra Râbia Vâlidemize:

“-Bu kızımız, «ben hiç adam olamadım, dersim de yok» diye ağlıyor!.. Efendimiz teberrüken ders verirler mi, acaba?!” dedi.

Bedia Ablamız, efendi babamıza sordu. Sami Efendi babamız da:

“-Annesi gibi normal derse başlasın.” demiş.

Ben teberrüken küçük bir şey beklerken dersim gelince çok sevindim. Biraz daha oturduk, kalkmak için müsaade isteyince Bedia Ablam, Sâime Anneme:

“-Arabanız var mı?” diye sordu; Sâime Annem de:

“-Arabamız var.” dedi.

Sâime annemle güllü köşkten çıktık, yürüye yürüye tren istasyonuna geldik. İstasyonun arka tarafında bir araba bekliyor, yine hiç konuşmadan arabaya bindik, evimizin kapısına kadar geldik. Sâime Annemin ne arabası, ne de şoförü olduğunu hiç görmedim. O bizi getiren hiç konuşmadığımız şoförler nereden geldi, bizi konuşmadan gelip gideceğimiz yerleri nereden bildi?! Şimdiki gibi telefonlar yok ki, telefonla bulunup getirilsin. Onların âlemi böyleydi işte kızım… Sâime Annem bu mertebelere de kolay gelmemiş, hep derdi:

“-Kızım, bedavaya bir şey yok!”

Sâime annem, bir sohbette Fadime Hanım diye bir hanımı göstererek:

“-Bu hanım, tayy-i mekân bir hanımdır!..” dedi. Ben de:

“-Bu mertebeye nasıl ulaşmış acaba?” diye sordum. Sâime Annem de:

“-Ağzına fermuar çekerek, ömründe hiç boş konuşmamış bir hanımdır!..” dedi.

Dürriye Annemin dilinde vird olan bazı sözler vardı. Meselâ;

“-Beni benden ayır, îmanımdan ayırma!.. Beni bana, beni nefsime uydurma!”

Karşılaştığı hadiseler karşısında da:

“-Murâdullah (Allâh’ın dileği, isteği) böyleymiş!..” derdi.

Bir gün ziyaretine gittim. Çok hastalanmış, yatıyor. Tam bir hafta ağzına bir lokma girmedi, bir yudum bir şey de içmedi. Bir hafta sonra:

“-Dolapta tavuk olacak, onu kaynatıp suyuna çorba yapın!..” dedi. Sonra bana dönüp:

“-Ben hâlâ adam olamadım. Geçenlerde S. Ayşe kızım gelse de hânedân âilesini ziyarete gitsek, dedim. Gönlümden böyle dünyalık duygu geçtiği için Allah beni bir hafta yatırdı kızım!..” dedi. İşte o âlemde küçük bir dünyalık zevke bile tahammül yok!

* * *

Dürriye Annemle Sâime Annemi ziyaret etmek için Fâtih’e geldik. Dürriye Annem:

“-Önce Fâtih Câmii’nde Duhâ Namazı kılalım. Ondan sonra Sâime anneye gideriz!..” dedi.

Fâtih Câmii’nin avlusunda, önünde camekândan simit sandığı olan bir dede gördük. Dürriye Annem, dedeye yaklaşıp:

“-Selâmün aleyküm!” dedi. Dede:

“-Aleyküm selâm.” diye karşılık verdi.

Dürriye Anne, dedeye bir para uzattı. Dede almak istemeyip, “Biliyorsun, ben para almam!” dedi. Dürriye anne de:

“-Sana vermiyorum, ona vereceksin!” dedi. Dede, “Ha, tamam o zaman!” deyip parayı aldı.

Ben bu şifreli konuşmayı görünce içimden herhalde bu Hızır -aleyhisselâm- dedim.

Oradan uzaklaşırken Dürriye Annem içimden geçenleri hissetmiş olacak ki:

“-Hayır kızım, o Hızır -aleyhisselâm- değildi. Eskici Baba o!..” dedi.

Dede abdest almak için şadırvana yaklaşınca, ben duâsını alsam, dedim.

Dürriye Annem:

“-Boşuna bekleme kızım, onun abdesti çok uzun sürer!” dedi.

Camiye girdik, Duhâ namazımızı kıldık. Yâsînlerimizi okuduk. Biz câmiden çıkarken o da henüz namazına durdu. Evliyâullah maddeten vefat etse de mânâ âleminden vazifeli olanlar hâlâ aramızda dolaşıyorlar. O Eskici Baba’yı, yıllar sonra ben Fâtih’te bir vakit namazı kılmak için câmiye geldiğimde abdest alırken gördüm. Yanımda arkadaşım vardı, hiçbir şey diyemedim. O bana baktı, ben ona baktım, yanından geçtim gittim.

Dürriye Annem, bir yerden geçerken pejmürde kıyafetli birileri ile karşılaşırdı.

“-Bu gece neredeyiz?” derdi. O da bir yer ismi söylerdi. Benim yaşım genç olduğu için ben yokmuşum gibi davranırlardı. O karşılaştığı kimseleri yolda görseniz, siz fakir, düşkün diye para vermeye kalkardınız.

Dürriye Annemin kızı, Râbia annemizin yanında iken anlatılmış. Bir gece Dürriye Annem, tayy-i mekân ile Hüdâyî Hazretleri’ne gelmiş, bütün gece orada kalmış. Gün doğup türbe açılmış. İçeriden Dürriye Annemiz çıkınca oradaki bekçi çok şaşırmış:

“-Sen ne yapıyorsun burada teyzeciğim?” demiş.

“-Ayakkabılarım çalındı da takunyalarla kalakaldım!” diye karşılık vermiş.

 

Ladikli Ahmed Ağa ile Hızır -aleyhisselâm-’ın ilk karşılaşmaları nasıl olmuş?

Ladikli Ahmed Dedem, Hızır ile savaşta karşılaşmış. Kendisi, o işin nasıl başladığını şöyle anlatırdı:

“Ben arkadaş, câhilim. Azizim kardeşim, ben câhilim, ümmî bir insanım. Askerde, Çanakkale Savaşı’nda bulundum. Bir sırtta yaralandım. Tedavî ettiler. Çok zayıf düşmüştüm. Memleketime gideyim diye tebdîl-i hava için izin verdiler. Fakat ben Çanakka­le’den Lâdik’e nasıl giderim? diye düşünüp, dertli dertli oturu­yordum.

Bir zât geldi. Bana sordu:

“-Nereye gitmek istiyorsun?”

“-Tebdil-i hava verdiler. Fakat çok kan kaybetmişim. Hiç hâlim yok. Nasıl gideceğime şaşıyorum. Annem var. Annemi çok özledim. O da beni bekler...” diye hâlimi anlattım.

Vakit gece vaktiydi. O zâtın yanında bir at vardı. Bana, “Bin ata!” dedi. Bindirdi. Köye geldik.

“-Bildin mi köyünü?” diye sordu.

“-Evet bildim, burası bizim Lâdik.” dedim.

“-İşte evin orda, evini bul.” diye beni bıraktı.

İşte o zamandan beri, öyle bir hâli Allâh’ım bana verdi. Yok­sa ben câhilim, ümmîyim, ilmim yok.”[1]

Böylece Ahmed Dedem, Hızır -aleyhisselâm-’a talebe olmuş.

* * *

Ahmed Ağa’nın böyle çok mütevâzi bir hâli vardı. Başı sıkıştığı, bir müşkili olduğu zaman Hızır’a müracaat edebiliyor­muş.

Bu, kendisine, Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ledünden verdiği bir hâl olacak…

* * *

Ahmed Dedem, ilk tanışmadan sonra, 17 yıl boyunca Hızır -aleyhisselâm- ile bir daha görüşmemiş. Hasretinden yanmış kavrulmuş. 17 sene sonra, Hızır -aleyhisselâm- ile tekrar buluşup bir yere giderken iki kız çocuğu ile karşılaşmışlar. Kızlar, eteklerine üzüm toplamış geliyorlarmış. Hızır -aleyhisselâm-:

“-Şu kızlarla konuşalım Ahmed!” demiş.

Kızın birine:

“-Yavrum, bir salkım üzüm verir misin?” demiş, kız çocuğu vermiş.

“-Biraz daha verir misin?” demiş. Kız, eteğindeki bütün üzümü vermiş. Hızır -aleyhisselâm-:

“-Sehâvetin (cömertliğin) güzelliğine bak!..” deyip kızın başını okşamış. O âlemden, orada tayy-i mekânla vazifelendirilmiş. Hem de Ahmed Dedemle birlikte... Bir gün vazife gereği tayy-i mekân olmaları gerekiyormuş. Kız, camın dışında bekliyormuş, ama Ahmed Dedem bir türlü tayy-i mekân olamıyormuş. Kız camı tıklatıp:

“-Dede, şu resmi kaldır; o zaman olursun!..” demiş.

Meğer Ahmed Dedemin oğlunun askerden gönderdiği resim asılı imiş, o yüzden tayy-i mekân olamıyormuş. Bu resim, vesikalık bir resimmiş, kızım.

“-Onu attım da öyle vazifeme gidebildim!..” demişti.

* * *

Sâime Annem bizde kalırken bir gün kız kardeşim elbise model kitabından model bakıyordu. Sâime Annem:

“-Yeter kızım, bakma artık!..” deyince kardeşim:

“-Ama Sâime anneciğim, bu modellerin hepsi hanım, günah olmaz ki!..” deyince:

“-Gözünün nûru gidiyor, kızım!” dedi.

Düşünün, o modellere bakmakla bile gözün nûru gidiyorsa, şimdi televizyonlar, gazeteler, sokaklar bizde nûr mu kalır, evlâdım…

İşte onların âlemi, böyle tatlı bir âlemdi… Rabbim, onların himmetlerinden bizleri ayırmasın! Âmin.

 

Çok kıymetli S. Ayşe Hanımefendi, bize vakit ayırıp böyle değerli hâtıralarınızı bizlerle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.

Ben de teşekkür ederim evlâdım. Bunlar bende birer emânetti. Vâdem tamam olmadan insanlara ulaşıp bunlardan istifade edilmesini istiyordum. Nasip bu güneymiş.

 

[1] Ladikli Ahmed Ağa’nın hayatı, başından geçen bu kıssa ve benzerleri için ayrıca bkz: Üstad Ali Ulvi Kurucu’nun Hâtıraları, Neşre Hazırlayan: M.Ertuğrul Düzdağ, c: 3 sh: 199 vd.

PAYLAŞ:                

Halime Demireşik

Halime Demireşik

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle