Beklenen İnsanı Doğurma Mecburiyeti

 

“Aynayı tanı, ayna ile hemhâl ol, aynalaş!”

(Abdülaziz Bekkine Hazretleri)

 

“-Kitaplarla olmuyor ki sadece bu iş… Şöyle hayretle, heyecanla, hayranlıkla izleyebileceğimiz biri yok ki... Seyrettikçe benzeşeceğimiz, benzeştikçe İslâm’ı daha güzel yaşar hâle gelebileceğimiz… Uzaktan bir yere kadar... Yanımızda, yanı başımızda hissedilen bir İslâm şahsiyetini seyretmek, asıl ihtiyaç olan…”

“-Biz, aynı ortamda arkadaşlık yapacak, gönlü Allâh’ın çizdiği sınırlar dâhilinde yaşama arzusuyla dolan birilerini bile zor bulurken, kaldı ki dizinin dibine oturacağımız bir hoca bulmak hayal gibi...”

Son zamanlarda duyduğum bu yakarışlar, rûhuma çok tanıdıktı oysa... Çünkü benim de yana yakıla aradıklarım vardı. Belki sonsuzluğa akmak isteyen rûhumuzu cezbeden aynı şeylerdi. Aynı beklentilerdi. Biraz nasip işiydi, biraz da gayret işi...

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- şöyle bir hikâye anlatır:

“Bir gece vaktiydi. Evimden dışarı çıktım. Kırlarda geziyordum. Bir adamcağızın elinde fenerle dolaştığını gördüm:

«-Bu gece karanlığında ne arıyorsun?» diye sordum. Adam:

«-İnsan arıyorum!» diye cevap verdi. Ona dedim ki:

«-Yazık! Boşuna yoruluyorsun… Ben yurdumu terk ettim de yine onu bulamadım. Git evine. Yat, rahatına bak. Nâfile arıyorsun, onu hiçbir yerde bulamayacaksın!»

Adamcağız acı acı baktı ve dedi ki:

«-Bulamayacağımı ben de biliyorum. Ama yine de hasretimi tatmin etmek için aramaktan zevk alıyorum!»”

* * *

Biz de gönlümüzde hep bir arayışla, bazen doğru yerlerde, bazense yanlış yerlerde dolaşıp rûhumuza ilmek ilmek işleyeceğimiz birini aramıyor muyuz? Bu, örnek alma temâyülünden; bir insanın, ancak başka bir insanla tamam olabileceğinden kaynaklanan bir yöneliş...

Âlemlerin Rabbi, bize bu temâyülün en doruk noktasını göstermiş ve Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i bize “en güzel örnek” olarak takdim etmiş. Bizim bundan gayrı, yolumuz-yordamımız yoktur. Hedef, sadece Allah ve Rasûlü’nün tâlimâtları istikametinde yaşamaktır.

Bu yolda ilerlerken yâr kokan gönülleri sevmek, yani Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in “Vârislerim!” dediği hakikî ilim ehlini ve Allah dostlarını, O’nun yolunda gitmeye çalışan rakîk kalpleri, birbirini Allah için seven ve hayır üzere dâvetçi olan arkadaş ve dostları sevmek, özü itibariyle Allah ve Rasûlü’nü sevmektir.

İnsan, Allâh’a giden yolda ilerlerken her dâim onu yetiştirecek bir gönle ihtiyaç duymuştur. Hem muhabbetle seyredip “benzeşebilmek” adına, hem yol-yordam, edep, ilim öğrenebilmek adına... İnsan, tek başına yol alabilen bir varlık değildir. Nesiller her dâim bir önceki neslin doğurdukları ve yoğurduklarıdır. Hani bir yazı dolanır bazen, özellikle gençler şöyle eleştirilir:

“-Fâtih İstanbul’u aldığında senin yaşındaydı!”

Ve şöyle cevap gelir ardından:

“-Evet, ama onun hocaları Molla Hüsrev, Ahmed Paşa, Akşemseddin ve Molla Gürânî Hazretleri idi. Benimki sizsiniz!”

* * *

Her nesil, bir önceki neslin gölgesidir. Eğer ciddî mânâda bir insan eksikliğimiz var ise, bu biraz da önceki neslin mahsûlüdür. Burada kastım, suçu başkasına atıp rahatlamak değil, bilâkis elde ne varsa onu değerlendirebilme gayretine teşviktir.

Biliyoruz ki, insanoğlu değişim ve dönüşüm yolunda ilerlerken bu dönüşümü hep birilerini örnek alarak gerçekleştirmiştir. Doğru ya da yanlış bir “modeli” olmuş, onunla bir şekilde ünsiyet kurarak belli konularda ya da tamamen ona benzemeye başlamıştır.

Bunun en derin misalini gençlerde görmek mümkün... Nice menfî tesirler altında ezilen mâneviyatlar, muhabbetin yanlış insanlara yönelmesinden kaynaklanarak bozulmuş ahlâklar… Maalesef insan kimi severse, ona benziyor. Gençlikte doruk noktasına ulaşan “örnek alma ihtiyacı”, aslında bir ömür devam eden hayatî bir mevzû insan için... Çünkü insan sürekli, hattâ her an değişip dönüşen bir yapıya sahip… Mevlânâ -kuddise sirruh- insanın kendisine yanlış modeller seçmesindeki tuhaflığı şu misalle izah eder:

“Kuzunun kurttan kaçmasına şaşılmaz. Zira kurt, kuzunun düşmanıdır. Asıl hayret edilecek şey; kuzunun kurda gönül kaptırıp onun peşinden gitmesidir.”

* * *

“İnsanın kabiliyet ve istîdat çırası, çoğu zaman bir başka insanla tutuşturulmuştur.”

Bu meyanda gönülleri hakka ve hayra yöneltecek mânevî bakımdan yetişmiş insan ihtiyacı, özellikle bu zamanda ümmet-i Muhammed’in en büyük ihtiyacıdır. Eksikliğinde ise, sağa-sola savrulan, gönlündeki hayır ve enerjiyi nereye, nasıl yönelteceğini bilemeyen, hattâ neyin iyi ve doğru olduğunu dahî idrâk edemeyen, dünya ile oyalanan bir topluluk ortaya çıkıyor. Buna bizzat şahitlik ediyoruz.

Bizi hayra ve güzele doğru değiştirip dönüştürecek gönül arayışında olmak, Allâh’ın “…Sâdıklarla beraber olun!” (et-Tevbe, 119) âyetinin hayatımızda tezâhür etmesi demektir.

Lâkin işin bir de şu yönüne bakmalıyız ki, âhir zamanda her an baş ucumuzda hayırlı, gönlü Allah için çarpan, her işinde Allah ve Rasûlü’nü gözeten bir dost bulmak, her zaman mümkün olmayabiliyor.

Evet, yetişmiş bir insan için onu yetiştiren bir gönle ve ortama ihtiyaç büyükse de bu ortamın oluşmamış bulunması, bir mü’minin bahanesi olamaz. Bu durumda mü’min her şeyin imtihan olduğunun şuurunda olarak gerekirse aradığı ve beklediği insanı, bizzat kendisi doğurmak zorundadır. Çünkü mü’minin gönlü, asıl hedefe yönelmiş ve muhabbetle dolmuştur zaten… Bazen zor olanda rahmet vardır. Aramak güzeldir, fakat aramak, hiçbir şey yapmadan beklemek değildir. Bekleyerek bir ömür hebâ etmek, mü’minin işi olamaz. Bir taraftan arayışına devam edecek, bir taraftan da kendi iç dünyasını ve çevresini “olgunlaştıracak”tır.

Şu koskoca âlem, ibret nazarıyla bakıldığında bir okul, insanı inceden inceye yetiştiren bir muallimdir. Her şeyden ve herkesten öğrenilecek, örnek ve ibret alabilecek bir firâsete sahip olarak karakter inşâsı yapabileceğimiz birçok malzememiz var. En önemli malzememiz ise, her birimizin, beklenen ve aranan insanın husûsiyetlerini zaten gönlümüzde taşıyor oluşumuz… Hakikî örneğimiz olan Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayat veren nefesi ve taptaze izleri hayatımızda ve gönlümüzde var oldukça, hiçbir yalnızlık ve imkânsızlık, “olmak için” yaratıldığımız hakikat ve kulluk sırrına ulaşmaktan bizi alıkoyamaz, biiznillâh…

Allah bizleri, şeytan misali suçuna bahane bulan kullarından eylemesin.

Bazen evimizde az malzeme ile yemek uydurduğumuz ya da “Bir de şöyle deneyelim!” dediğimiz hâllerde çok daha güzel bir yemek ortaya çıktığına şâhitlik etmişizdir. Bizler de îmânımızı geliştirmek, Allâh’a olan yakınlığımızı artırmak için elimizde ne var ise, hangi imkânlar var ise, onları ihlâs ile değerlendirmeye çalışmak zorundayız. Çünkü imkânları bereketlendirmeye kâdir bir Rabbimiz var. Ve O’ndan başka sığınacak kapımız da yok!.. Bir de herkes, “gücü yettiğinden” mes’ûl… Biz, seferden sorumluyuz, zaferden değil!.. Ne buyuruyor güzel Rabbimiz:

“Bizim uğrumuzda gayret gösterip mücâhede edenleri, elbette yollarımıza hidâyetle muvaffak kılarız. Muhakkak ki Allah, muhsinlerle beraberdir.” (el-Ankebût, 69)

PAYLAŞ:                

Ayse Gunduz

Ayse Gunduz

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle