Allah İsraf Edenleri̇ Sevmez

Sevgili Kızım;

Yeryüzünde “halîfe” misyonuyla yaratılan ve “eşref-i mahlûkât” olan insanın değer ve özelliklerini ne kadar konuşsak, ne kadar yazsak yine de bitiremeyiz. Değil mi ki, insan yaratılmışların en şereflisi… Değil mi ki, Âlemlerin Rabbi’nin vahye muhatap kıldığı yegâne varlık… İşte bu mukaddes vazife ve yüce değerin hakkı için bir ömür okuyup yazmak, çalışmak elzemdir. Nitekim bütün bir ömür; “İlâhî, ente maksûdî ve rızâke matlûbî: Allâh’ım, maksadım Sensin ve isteğim Senin rızândır!” idealiyle geçmeli, değil mi?

Güzel Kızım,

Bugün seninle Âlemlerin Rabbi’nin bu şerefli insan için yaratmış olduğu nîmetleri ve davranış ölçülerini konuşalım. Mâlumundur ki, semâdan arza kadar yaratılan bütün canlılar, insana hizmet etmektedir. İnsandan istenilen ise; bu nimetlere şükür, itaat, ibadet, Hakk’a kulluk ve halka, Hak nâmına hizmettir.

Allah Teâlâ, nimetlerini mü’min, müşrik, münâfık ayırt etmeksizin herkese cömertçe ve mükemmel bir şekilde sunar. Toprak hiç usanıp yorulmadan türlü türlü renkte, kokuda, tatta sofralarını kurar. Denizde yüzen, havada uçan, karada yürüyen hayvanlar ise daim insana hizmet etmeye devam ederler. Âlemlerin Rabbi, insan için hazırladığı bu sofraları Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle tablolaştırır:

“Çardaklı ve çardaksız (üzüm) bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurmaları, ekinleri birbirine benzer benzemez biçimde zeytin ve narları yaratan O’dur. Her biri meyve verdiği zaman meyvesinden yeyin. Devşirilip toplandığı gün de hakkını (zekât ve sadakasını) verin, fakat israf etmeyin. Allah israf edenleri sevmez.” (el-En’âm, 141)

 

İsraf

Zayıf ve âciz olan insanoğlu, Âlemlerin Rabbi’nin kulu ve toplumun ferdi olarak dünya hayatında hem Rabbinin, hem de hayatın sorumluluklarını yerine getirerek itmi’nan, güven, huzur ve sükûn bulur. Nitekim yaratılış (fıtrat) ile gayreti birbirini tamamladığı ölçüde sekînet bulur, motive olur. Bu fıtrî düzenin bozulması, yani kişinin dünyevî ve uhrevî sorumluluklarını ihmal etmesi, kişiyi arasatta bırakır. Çalışmak ve üretmek, kişiyi huzurlu ve motivasyonlu kıldığı gibi, âtıl ve çabasız kalması da kişiyi aynı ölçüde huzursuz ve bedbin kılar. Hatta bu motivasyonu ve sükûnu bulmak için sun’î çareler düşünür, farklı çabalara girer. Bu bazen sigara olur, bazen tüketim, bazen alışveriş olur, bazen de çeşit çeşit yemekler...

İşte israf, bu fıtratın bozulmaya başladığı anların ilk basamağıdır. Nitekim bize verilen başta sağlık ve âfiyet nîmeti dahî, Âlemlerin Rabbi’nin zekât ve sadakasının çevremize dağıtmak üzere bahşetmiş olduğu nimetlerdendir. Dolayısıyla bütün bunları ölçülü kullanmalı, hatta tıpkı Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, buyurduğu gibi, “nehirde abdest alırken dahî suyu israf etmeden kullanmaya” özen göstermeliyiz. Nitekim israf, yalnızca fertlere değil, toplumlara da menfî tesir eden önemli bir problemdir. Dinimiz bu sebeple dünya ve âhiret saadeti için îtidali emreder. Her konuda ifrat ve tefritten israf ve aşırılıktan kaçarak şükür ve infakla yaşamamızı ister. Allah Teâlâ İsrâ Sûresi’nde;

“Gereksiz yere saçıp savurma. Zira böylesine saçıp savuranlar, şeytanların dostlarıdır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.” (el-İsrâ, 26-27) buyurmaktadır.

 

İnsan İsrafı

Mâlumundur ki, “insan” olarak yeryüzüne gelebilmek, bir sılaya, dosta, çevreye sahip olup dünya hayatında belli bir ömür yaşayabilmek, İslâm Dini ile şereflenmiş olup ibadetlerimizi yapıyor olabilmek, organ ve âzâlarımızın sağlıklı ve eksiksiz olması, okuyor, öğreniyor, şükrediyor olmamız ve daha burada sayamayacağımız birçok nimetler; Rabbimizin bize ikram ettiği çok büyük lütuflardır. Bunlardan birçoğunu veya benzerlerini, kendi açımızdan tek tek değerlendirmemiz de mümkündür. Öyleyse Âlemlerin Rabbinin “İsraf etmeyin!” emrine bu nimetlerin her biri ve bu nimetlere sahip olan eşref-i mahlûkâtın, yani insanın bizzat kendisi de dâhildir. Dolayısıyla en değerli ve en büyük nimetlerin birisi de “sen”, “ben”, yani genel ismiyle “insan”dır. Nitekim onun için bir kitap indirilmiş, bir peygamber tayin edilmiş ve yaratılmış bütün canlılar hizmetine verilmiştir.

Râgıp El-Isfahânî, “Müfredât” adlı eserinde isrâfı; “insanın yaptığı şeylerde haddi aşması” olarak tarif eder. Yani yalnızca “itaat”, “ibadet” ve bunlarla “imtihan” için yaratılan insanın, Rabbinin emrine muhalif davranması, itaat etmeyerek isyan etmesi, sırat-ı müstakîm üzere yaşamaması büyük bir israf çeşididir. Kendisi için özel gönderilmiş Kitâbını öğrenmemesi, Peygamberini hayatının her safhasında rehber etmemesi israftır.

Rabbinin emir ve nehiylerine itaat ederek cennet nimetlerinin içine gitmesi gerekirken cehennem ateşine dûçar olması; “en şerefli varlık” ve “Allâh’ın yeryüzündeki halifesi” olan insan için israfların en büyüğüdür.

Âlemlerin Rabbi, bu vesîle ile, “Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan (israf eden) kullarım!..” (ez-Zümer, 53) diye uyarıda bulunur. Bu ilâhî uyarıyı dikkate almak, canlı tutmak ve yaşatmak, insanla hayvanı ayırt eden en önemli nişandır.

 

Emek İsrafı

Milletimiz ve geleneğimiz; çalışma hayatına değer katan ve el emeğini metheden bir kültür üretmiş, İslâm Dîni de bunu teşvik etmiştir. Nitekim emek, Kur’ân-ı Kerim ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hadislerinde övülmüş, çalışanın emeğinin zâyî edilmeyeceği açıkça belirtilmiştir. Hatta dilenciliğe gösterilen tepki, o derece güçlü olmuştur ki, bineğinde iken kamçısını yere düşüren bir sahabînin herhangi bir kimseden yardım istemeyerek, inip kamçısını bizzat kendisinin alması istenmiştir. Asalaklık, yani “başkalarının sırtından geçinme” demek olan dilencilik, insanın mükerrem sıfatını/şerefini ayaklar altına alan bir tutumdur. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hadîs-i şeriflerinde sık sık:

“Allâh’ım! Âcizlikten, tembellikten Sana sığınırım.” (Buhârî, Cihad, 25) buyurarak ümmetini her halükarda çalışmaya, kazanmaya ve elinin emeğiyle geçinmeye teşvik etmiştir.

İlk insandan itibaren bütün peygamberler çalışmışlar, hatta mesleklerin pîri sayılmışlardır. Meselâ Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- çiftçilerin, Hazret-i Şît -aleyhisselâm- dokumacı ve örgücülerin, Hazret-i İdris -aleyhisselâm- terzilerin, Hazret-i Nuh -aleyhisselâm- marangozların, gemicilerin pîri sayılmıştır.

Tebük Sefer’ine katılan sahabîler, koyun-kuzu otlatan, son derece güçlü ve dinamik gençlerle karşılaşınca, kendi aralarında:

“-Keşke bu insanların gençliği ve gücü, Allah yolunda olsaydı! Bu, koyun-kuzu otlatmaktan kendileri için daha hayırlı olurdu!” diye konuşmuşlardı.

Bu söz, Peygamber Efendimize ulaşmış ve o sahabîlere hitaben:

“-Şöyle şöyle konuşanlar sizler misiniz?” diye sormuştur. Onlardan:

“-Evet, yâ Rasûlallah!” cevabını alınca da:

“-Hatalı düşünüyorsunuz. Şayet onlar, anne-babalarıyla ya da bunlardan birisi için nâmuslarıyla çalışıyorlarsa, Allah yolundadırlar. Âilelerin geçimini sağlamak amacıyla çalışıyorlarsa, Allah yolundadırlar. Şayet kendi geçimleri için çalışıyorlarsa, Allah yolundadırlar. Övünmek ve gösteriş için çalışıyorlarsa, şeytanın izindedirler.” (Beyhakî, 2003, 7/787) buyurmuş ve maişet derdiyle meşgul olan kimselerin, neredeyse cihâda eş bir sâlih amelle meşgul olduklarını ifade etmiştir.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- başka bir hadîs-i şerîfinde; “İnsanların en hayırlısı, insanlara en çok faydalı olandır.” (Suyûtî, Câmiü’s-Sağîr, II,) buyurarak insanların ufkunu genişletmiş ve ümmetine, sadece kendisi için değil, insanlığın hayrına çalışmayı da büyük bir hedef olarak koymuştur.

 

Zaman İsrafı

Sevgili Kızım,

“Hâfıza-i beşer, nisyanla ma’lûl” olduğu için sık sık örnek veririm, Cüneyd-i Bağdâdî Hazretlerini… Mâlumun, Hazret bir gün öğlen sıcağında öğrencileriyle gezerken canhıraş şekilde;

“-Sermayesi tükenen adama yardım edin!” diye satıcılık yapan adamın yanına yaklaşmış. O satıcı, Bağdat sıcağında hızla eriyen buzlarını gösterince de etrafındakilere:

“-İnsana verilen ömür sermayesi, bundan çok daha hızlı eriyip gitmekte!” demiştir.

Ömür, başlangıç ve bitiş noktası belirlenmiş; vakti geldikten sonra ne bir dakika ileri, ne de bir dakika ileri alınması mümkün olmayan bir zaman dilimi… Geri çekilmesi mümkün olmayan gençlik günlerimizi, sağlıklı, huzur ve sükûn dolu günlerimizi gafletle harcamak ne derece sağlıklı bir davranıştır?! Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:

“Hastalık gelmeden sağlığın, meşgale gelmeden boş vaktin, ihtiyarlık gelmeden önce gençliğin, ölüm gelmeden önce hayatın kıymetini biliniz…” (Tirmizî, Zühd, 25)

Zaman, öyle önemli bir nimettir ki, Kur’ân-ı Kerîm’de kendisinden sık sık bahsedilir. Pek çok ayette “dehr, karn, asr, gece-gündüz, yaz-kış, sabah-akşam, kuşluk ve zeval gibi vakitlerden söz edildiği gibi, bazı sûrelere de zamanın değişik birimlerinin adları verilmiştir: “Asr, Fecr, Leyl, Dehr Sûresi” gibi…

Zaman göreceli bir kavramdır. Kur’ân’da dünyada geçen yılla, âhiretteki zaman birimlmeri karşılaştırılırken “süresi elli bin yıl olan” günden bahsedilmiş; koskoca bir ömür ise bazen göz kırpması veya bir kuşluk vakti kadar kısa olarak görülmüştür. Kısacası, zaman insanın nasıl değerlendirdiğini, o zaman içinde neleri sıkıştırabildiğine göre de derinlik ve anlam kazanır. Bazen öyle günler, aylar olur ki, bomboş geçer. Bazen bir dakikaya, bir saate onlarca iş sığıverir. Ama bir hakikat vardır ki, son nefesini verdikten sonra, zamanın akıp gitmesinin artık insana bir faydası kalmamıştır. Bu yüzden gerçek zaman, insanın içinde yaşadığı ve değerlendirebildiği “an”dır. Peygamber efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bu hakikate şöyle işaret eder:

“İki nimet vardır ki, insanların çoğu onları değerlendirme hususunda aldanmıştır; onlar, sağlık ve boş zamandır.” (Hakim, el-Müstedrek, IV, 341)

 

Yeme-İçme ve Kıyafet İsrafı

Güzel Kızım,

Sizler, “Eskiyi at, yeniyi al!” zihniyetini empoze eden modernizmi, bir hayat tarzı olarak dayatan bir dünyaya gözlerinizi açtınız. Ellerinizde bulunan akıllı telefonlar, tabletler, internetler, küreselleşme ile her an reklamların baskısıyla hemhâl olmanız ve yüksek refah seviyesi, hakikatlere ulaşmakta bazen perdeledi sizleri…

Her ne kadar müslüman bir âilede ve çevrede doğup büyüseniz, islâmî ahlak kuralları içinde yetişseniz bile, birçok zaman yeme-içme israfından, giyim-kuşam israfından ve lüks ve gösteriş israfından kaçamadınız!. Vicdanınızla dininiz arasında kaldınız. Bazen “tesettür” diye “moda”ya tâbi oldunuz. Bazen örtünmek, setrolmak yerine, albenili kıyafet ve örtülerle dikkatleri çektiniz.

Lüks sofralarda tıka basa yeme israfı yanında; “Sevmedim, beğenmedim!” diyerek tabaklarınızı çöpe boşalttınız. O çöpe atılan ekmeklerin, israfla dökülen o yiyeceklerin, binde birine muhtaç olan ve aç sabahlayan çocukları hatırlayamadınız.

Unuttunuz belki, elindeki bir kuru ekmeği sıkıca sarıp yemek isteyen ümmetin garip çocuklarını… Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın halife olduğu zamanlarda iftar için gittiği kızının sofraya üç çeşit yemek hazırladığını görünce oturmadığını bilemediniz belki…

Bugün, tam da Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kast ettiği zamanları yaşıyor gibiyiz:

“İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, dininin gereklerini yerine getirme konusunda sabırlı/dirençli davranıp müslümanca yaşayan kimse, avucunda ateş tutan kimse gibi olacaktır.” (Tirmizî, Fiten,73)

Öyleyse yine nübüvvetin kurtarıcı sesini kulaklarımızda hissedelim:

“Kurtarıcı üç şeyden biri, varlıkta, yoklukta, zenginlikte ve fakirlikte iktisada riâyet etmektir.”

 

Program ve Törenlerde İsraf

İnsan fıtratı; önce geleni, peşin kavuştuğunu (dünyayı), kolay olanı, renkli ve süslüyü her zaman beğenir, tercih eder. Bazen saatlerini, gün ve gecelerini harcayarak hazırlıklar yapar, eğlenceler tertip eder, ikramlarda bulunur. Düğünler, programlar ve özel günler bunlara en güzel örnektir. İnsanoğlu böyle güzel günleri, sevdikleriyle yiyip içerek, hediyeleşerek geçirmek ister. Ancak niyet ve vasfı ne olursa olsun, öncelikle Allâh’ın rızası gelmelidir.

Mâlumdur ki, bir yerde Allâh’ın adı anılmaz, O’nun rızası gözetilmezse; orayı şeytan ve dostları kuşatır. Binâenaleyh Allâh’ın rızası gözetilirken de “Yiyiniz, içiniz, ama israf etmeyiniz!” emri gözetilmeli; hatta Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:

“Canının çektiği ve arzu ettiği her şeyi yemen, şüphesiz israftır.” (İbn-i Mâce, Et’ime, 51) hadîs-i şerîfi unutulmamalıdır.

 

Kaynak İsrafı

Kaynaklar, Âlemlerin Rabbinin verdiği nimetlerin en başta gelenidir. Yeryüzüne sağlam dayanak olarak dikmiş olduğu dağların arasından tertemiz sular çıkararak onu insanlara hayat kaynağı yapan, uçsuz bucaksız topraklarda türlü organizmaları besleyerek ekmeğin hammaddesi buğdayı, çavdarı, yulafı bitiren; bahçelerde sebzeler, ağaçlarda meyveler veren Rabbimiz; bunların bütün gıdasını tabiî kaynaklarda saklamıştır. Rahman Sûresi’nde:

“Göğü Allah yükseltti, mîzânı (dengeyi) O koydu. Sakın dengeyi bozmayın!”  (er-Rahman, 7-8) buyrulmaktadır.

Nitekim insanın israf ederek bu dengeyi bozması, karada ve denizde fesat çıkartması; hem kendi cinsi olan insanlara, hem de diğer canlılara tesir eder. Böylece suyu, havayı, toprağı kirleten insan, bütün varlıklarla “helâlleşmek” zorunda kalır, çünkü her birinin hakkına girmiş ve zulmetmiştir.

 

Her Daim İsraftan Kaçınmak İçin

Aziz Evlâdım,

1- Planlı ve programlı yaşamaya özen göster. Muhakkak günlük ve aylık programların olsun, zaman zaman bunların kritiğini yap.

2-Hayatından Allah ve Rasûlü’nün hoşuna gitmeyeceği alışkanlıkları çıkar. Mâlâyânî (boş ve gereksiz) söz, iş ve sohbetlere fazla zaman harcama.

3- İsrafı hazırlayan en önemli sebeplerden birisi, tüketim arzusu, hatta tüketim çılgınlığıdır. Her ne kampanya olursa olsun, ihtiyacın olmayan şeyi temin etme, satın alma! İhtiyacından fazlasını alma, yeme, tüketme!

4- Alışveriş ortamlarında gereksiz vakit geçirme! Bunlar, insanın vaktini, enerjisini, hayallerini ve maddî-mânevî sahip olduğu güzellikleri, acımasızca yutan bir kara delik gibidir.

5- Çevrende lükse ve dünyevîliğe düşkün olan arkadaş gruplarıyla görüşmelerini azalt. Yapabiliyorsan onların gittiği yolun yanlışlığını göster. Eğer buna gücün yetmiyorsa, toplumun sürüklendiği bu akımdan kendini ve âileni koru.

6- Allah ve Peygamberinin anlatıldığı sohbet meclislerinden en az bir tanesine, düzenli olarak ve mutlaka devam et.

7- Sosyal medya ve akıllı telefonları, yalnızca zaruri işlerin ölçüsünde kullan. Bu konuda kendine sınır koyamıyorsan, hayatından bunları en azından bir müddet kaldır.

Atalarımız; “Bir mıh (çivi) bir nalı, bir nal bir ayağı, bir ayak bir atı, bir at bir askeri, bir asker bir orduyu, bir ordu bir vatan kurtarır veya kaybettirir!” derken, her daim tasarruflu olmayı, hiçbir şeyi küçümsememeyi tavsiye etmişlerdir.

 İnsan, tek ve biricik olduğu gibi, ömrü de tayin edilmiş tek ve belirli bir zamandır. Bazıları dünya hayatını; çocukluk, gençlik ve olgunluk devreleriyle tamamlarken birçokları da bu halkalardan en sonuncusuna ulaşamadan hayatını kaybeder, ölümle tanışır. Ölümün ne zaman geleceğini bilmediğin için, hayırlı işlerini hep “Yarın, yarın!” diyerek erteleme!.. Unutma ki, o yarın bir gün gelir de, sen onu göremezsin!.. Ömür sermayesinin her demini her türlü israf bataklığından kurtarabilmen ümidiyle…

Sağlıcakla kal!

PAYLAŞ:                

Seher Küçük

Seher Küçük

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle