Âile Fertleri Allâh’ın Emânetidir

İslâm’ın temel prensiplerinden birisi de “iyiliği emredip, kötülükten sakındırmaktır.” Bu prensip, kadın-erkek, her mü’minin her an ve her yerde, şartların hassasiyetini göz önünde bulundurarak sorumlu bulunduğu bir durumdur. İslâm’ı tebliğ vazifesi, sadece belli birtakım insanların üzerindeki bir sorumluluk değil, îman etmiş her mü’minin temel vazifesidir. Her Müslüman, İslâm’ın hem yaşayanı, hem de tebliğcisidir.

Diğer taraftan her insan da, tebliğ, dâvet ve nasihatin muhâtabıdır. İslâm’ı hiç bilmeyen insanlar, onu öğrenmek ihtiyacındadır. İslâm’ı bilip yaşamaya çalışanlar da kendi eksik ve hatalarını fark edemedikleri zaman, ayna vazifesi yapacak Müslüman kardeşlere muhtaçtır. Çünkü insan tabiatı, her zaman zaaf ve acziyetlerle doludur. Beşer, şaşar. Bu noktada insan, ayağı kaydığında, dili sürçtüğünde kendisine destek olacak, hayır ve güzelliklere tekrar dönmesine yardımcı olacak “kardeş”lere muhtaçtır.

Kur’ân-ı Kerîm’de Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Mü’min erkek ve mü’min kadınlar, birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (et-Tevbe, 71)

Peygamber Efendimiz’in tebliğ hayatına baktığımız zaman, tebliğe en başta yakınlarından başladığını görmekteyiz. En yakınında âilesi, çocukları, akrabaları, komşuları vardır. Tebliğ halkası bu şekilde genişleyerek devam etmektedir. Tebliğde en büyük rehberimiz, Allah Rasûlü olduğuna göre, bizim de bu sıralamaya dikkat etmemiz gerekir.

Yukarıda zikrettiğimiz âyet-i kerîmede, “mü’min erkek ve mü’min kadınların birbirlerinin velîsi, dostu” olduğu haber verilmektedir. Şüphesiz, bu îman dostluğunun ve mü’min kardeşliğinin ilk olarak yaşanması gereken yer, “âile yuvaları”dır. Çünkü Rabbimiz, “mü’minleri kardeş kılmış”tır. (Bkz: el-Hucurât,10) Bu mânâda eşler, hem îman ve kardeşlik bağı ile birbirine bağlıdır, hem de irşad, nasihat ve ibadet hususunda…

Rabbimizin, A’raf Sûresi’nde “Kaynaşıp gönlü ısınsın diye ondan (Âdem’den) eşini (Havva’yı) yaratan O’dur.” (el-A’râf, 189) buyurması da, evlilikteki muhabbet, sekînet ve kaynaşmaya işaret etmektedir. Eşler, maddî-mânevî ihtiyaçların karşılandığı, birbirleriyle kenetlenmiş, Allâh’a kullukta yardımlaşıp yarışan ve birbirini tamamlayan iki ferttir. Onlar, aynı zamanda birbirlerinin eksik ve hatalarını kapatıp ayıplarını örterler. Bakara Sûresi’ndeki şu âyet-i kerîme de bu hususa işaret etmektedir:

“…Onlar sizin elbiseniz, siz de onların elbisesisiniz…” (el-Bakara, 187)

Nihayetinde her evlilik, karşılıklı bir “ahitleşme” demektir. Bir hayatı acı-tatlı günlerinde beraber yaşamaya, zor zamanlarda acıları paylaşmaya, birlikte bir hayat geçirmeye, gelecek nesilleri beraber inşâ etmeye, âilenin iffet ve nâmusunu korumaya söz vermektir.

Bir evde koca, İslâmî hassasiyetlere sahip, kadın bu konularda biraz gevşek ise, (bunun tersi de olabilir) bu, hem âile huzurunun bozulmasına, hem de çocukların mânevî karakterlerinin eksik kalmasına sebep olur.

Evlerimiz, birer huzur yuvası olmakla beraber hayalimizden geçen en ideal eğitim kurumları da olabilir. Her âileyi; anne, baba ve çocuklardan oluşan bir sınıf olarak düşünelim. Eşlerin de dönüşümlü olarak birer öğretmen olduklarını kabul edelim. Her yıl evimizde, ev fertlerine ne kadar emek verdik, onu hesaplayalım. Hattâ işi farklı bir mecrâda değerlendirip her yılsonu kendi karnemizi düzenleyelim. Nasıl bir anne ve baba olduk? Nasıl bir öğretmen olduk? Ne yaşadık, ne yaşattık? Örnek olabildik mi? Hangi konularda ne gibi eksiklerimiz var? Bizden kaynaklanan ne gibi hataları, çocuklarımız kopyalamaya devam ediyor? Bunları nasıl ve nerede telâfî edebiliriz?

İstenirse evler en güzel mektep hâline dönüşür. Dikkat edilmezse yine evler en büyük hapishâne ve suçlu yetiştirme merkezlerine dönüşür. O hâlde evlerimize bir de bu gözle bakmaya ihtiyacımız var.

Bu noktada evlerimizde neler yapabileceğimizi bir kere daha düşünecek olursak;

Öncelikle evlerin “namaz kılınan mekânlar” hâline dönüşmesi gerekir. Bununla ilgili de gerek anne-babaların, gerekse çocukların eksiklerini tamamlaması, en azından namazda okunacak sûre ve duâları öğrenmesi gerekir.

Aynı şekilde evlerimizin, Kur’ân-ı Kerîm’le haşır-neşir olması gerekir. İçinde Kur’ân okunmayan, Kur’ân’ın muhtevâsının anlaşılıp yaşanmadığı evler harâbe gibidir. Bu yüzden düzenli olarak Kur’ân-ı Kerîm’i okumaya, anlamaya ve çocuklarımıza anlatmaya çalışmalıyız. Kur’ân’da anlatılan peygamberlerin kıssaları, hem çocuklarımız açısından, hem de büyükler açısından ibret ve hikmetlerle doludur. Yine bu minvalde Peygamber Efendimizin hayatını anlatan, çocukların da rahatlıkla anlayabileceği bir kitaptan düzenli olarak parçalar okuyabilir, üzerinde konuşup günümüze dersler çıkarabiliriz.

Biraz daha büyük çocuklarımıza, seviye ve ihtiyaçlarına göre âyet veya hadis ezberletebiliriz. Onlara okuması gereken kitapları oluşturup belli zaman içerisinde okumalarını temin edebiliriz. İslâm’ın sosyal hayata dönük güzelliklerini bizzat yaşayarak gösterebiliriz. Meselâ büyükleri ve hastaları birlikte ziyaret edebiliriz. Yardım etmeyi, infakta bulunmayı onlara da yaptırabiliriz. Fedâkârlığı, cömertliği, saygılı olmayı kitaplardan değil, bizzat yaşatarak öğretebiliriz. Çocuklarımızla birlikte olmak için boş zaman beklemeden, bazen kendi zamanımızı onlar için özel olarak boşaltıp birlikte faydalı faaliyet ve hizmetler yapabiliriz.

Eşlerimize karşı sorumluluklarımız da var. Biraz önce zikrettiğimiz âyet-i kerîmeler ölçüsünde, “bir dost, bir velî, bir kardeş, bir bütünün tamamlayıcısı iki parça ve Allâh’ın emâneti” olarak eşimizde bulunan birtakım İslâmî zaaf ve eksiklikleri, tatlı dille uyarmalı ve bunların telâfî olması için Rabbimize bolca duâ etmeliyiz. Rabbimiz, ilâhlık iddiasında bulunan Firavun’u İslâm’a dâvet etmesi için gönderdiği Hazret-i Mûsâ’ya bile “kavl-i leyyin: yumuşak bir üslup” kullanmasını emretmişken, bizim din kardeşimiz ve hayat arkadaşımıza kaba, sert, iğneleyici bir üslupla güzellikleri anlatmamız uygun değildir.

 Evlilik hayatı, öyle dört yıllık bir fakülte değil, kırk yıllık, altmış yıllık bir hayat üniversitesidir. O üniversiteyi kendimiz okurken eşimizi ve evlatlarımızı da bu üniversiteden birinci olarak mezun etmesini bilmeliyiz.

Son olarak şu hususa işaret ederek mevzuumuza son verelim:

Hizmet muhitlerinde bulunan kardeşlerimizi bekleyen tehlikelerden biri de, dışarı da canla-başla hizmete koşarken, sabah-akşam her yerde bir faaliyete, sohbete, konferansa katılırken evinde kocasını, kızını, oğlunu unutmasıdır. Âile fertlerinin hepsi; eşimiz, kızımız, oğlumuz, birlikte yaşadığımız diğer âile fertleri, irşâd edilmesi gereken öncelikli mü’min kardeşlerimizdir. Kendimizi ıslah etmeden evimizi, evimizi düzeltmeden insanlığı kurtaramayız.

Bizim ilk ve öncelikli sorumluluğumuz, âilemizi, “yakıtı insanlar ve taşlar olan” cehennemden korumaktır. Rabbimiz, bu büyük vazifeyi hakkıyla îfa eden kulları arasına bizleri de dâhil eylesin. Âmin.

PAYLAŞ:                

Şefika Meriç

Şefika Meriç

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle