Zulüm İle Âbâd Olanin, Âkibeti̇ Berbâd Olur

Âyet-i kerîmede Rabbimiz:

 “O gün kişi, kendi kardeşinden, annesinden, babasından, karısından ve oğullarından kaçar.” (Abese, 34-36) buyurmaktadır.

Birbirlerinden kaçan kimselere dikkat ettiğimiz zaman, hepsinin âile fertleri olduğunu görürüz. Doğrusu, sıralama da çok ilginçtir; ilk bahsedilen kişiler, kişinin kendi kardeşidir. Sonra annesi, babası, eşi ve oğulları… Bunların birbirinden kaçma sebebi, gasp ettikleri kul hakkıdır. Değilse bir insan kardeşinden neden kaçsın ki?

Kul hakkından bahsederken, ilk aklımıza gelmesi gereken, “âile içi fertler arası kul hakkı” olmalıdır. Zira yüce Kitabımızda sıralama bu şekilde başlamaktadır. Herkesin ortak kabûlüdür ki, âile içinde hak ve hukûka dikkat eden, zaten başkalarının hakları hususunda da hassastır. O zaman bütün iş, âilede başlıyor.

Okuduğum bir haber, beni epey düşündürmüştü:

“Evlenip de aynı eve girene kadar çok iyi arkadaş ve sevgili idik. Ama aynı çatı altında yaşamaya başlar başlamaz, birbirimiz için uygun olmadığımızı, hiç geçinemediğimizi anladık.”

Demek ki, “aynı çatı altına girince”, insanların gerçek yüzleri ortaya çıkıyor.

Riyânın, maskeli yüzün, olduğundan farklı görünmenin mümkün olmadığı yer, yirmi dört saat aynı mekânı, aynı zaman dilimini, aynı ekmeği, aynı suyu paylaşan insanlar arasında geçirilen zamandır. Burası ise, âiledir. Bu kadar zaman geçirilen, türlü türlü hâdiselerin merkezi hâline gelen âilede bazen iletişim kazaları veya insânî münâsebetlerde de hatalar mutlaka olacaktır. Bundan kaçınmak, neredeyse imkânsızdır. Zira insan, tabiatı itibâriyle zaten noksan bir varlıktır.

Dînimiz, bir çatı altında yaşamak mecburiyetinde olan âilede birlik, beraberlik ve âhenk için birtakım hak ve vazifeler belirlemiştir. Her bir ferdin birbirine karşı hakları olduğu gibi, sorumlulukları da vardır. Yine âilede bazı yasaklar ve kurallar da olacak; neticede her hak sahibine hakkı verilecektir. Lâkin bu haklar, adâlet terazisi ile Cenâb-ı Hakk’ın belirlediği ölçülerle yapılacaktır.

Haklar, kişiler için belirlenir. Bebeğin hakkı, annesinin sütünü emmektir. Kadının hakkı, rızkının kocası tarafından karşılanmasıdır. Çocuğun hakkı öğrenmek, eğitilmektir. Erkeğin hakkı, Allâh’a muhalif olmayan emirlerine itaat edilmesidir. Anne ve babanın hakkı; iyilikle, ihsan ile muamelede bulunulmaktır. Hak sahipleri ve hakları, Cenâb-ı Hak tarafından belirlenmiştir. Âyet-i kerîmelerde:

“Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız, birer imtihan sebebidir ve büyük mükâfat Allâh’ın katındadır.” (el-Enfâl, 28. Ayrıca bkz: et-Teğabün, 15)

“Ey îmân edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının…” (et-Teğâbün, 14) buyrulmaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm’de ilk dökülen kanın, bir “kardeş kanı” olduğu ve Hazret-i Âdem’in evlâtlarından Kâbil’in, kardeşi Hâbil’i öldürmesi ile meydana geldiği anlatılmaktadır. Yine kıskançlıktan kaynaklanan öfkenin, Hazret-i Yûsuf’un kardeşleri tarafından kuyuya atılmasına sebep olduğu da bildirilmektedir. Hâbil, kardeşinin yaptığı işin vehametini ve vebâlini anlatırken duygularını ne güzel dile getirir:

“-Yemin ederim ki, sen beni öldürmek için el kaldırırsan, ben seni öldürmek için sana el kaldırmam. Çünkü ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım. Ben isterim ki sen, kendi günahınla beraber benim günahımı da yüklenesin de cehennemliklerden olasın. Zâlimlerin cezası işte budur!”  (el-Mâide, 28-29)

Aynı ana-babadan doğar, kardeşler… Ama hiçbirinin huyu, bir diğerininkine benzemez. Okullar açıldığında okula giden bütün kardeşlere aynı kalitede kırtasiye malzemeleri, aynı kalite ayakkabılar, aynı kalite kıyafetler alınır, aynı harçlıklar verilir, ama bir kısmı israf eder, bir kısmı iktisat eder. Eskitene hemen yenisi alınır. Lâkin diğer kardeşlerin hakkından alınıp da bir kardeşe verildiği için, bu durum, diğer kardeşlerin haklarının gaspı olur. Eve meyve alınır, kardeşlerden kimisi girer-çıkar meyve yer, bir kısmı sofrada önüne konulana dek elini uzatmaz. Habire nefsine uyup yiyip içen, kardeşlerinin hakkını da gasp etmektedir. Suyu, elektriği, keyfince fazla kullanan da…

Âile içinde haklara dikkat eden, toplumdaki haklara her zaman önem verir. Kimi kardeş tembeldir. Kendisinin yapabileceği işi, büyüklüğünü ya da küçüklüğünü bahane ederek kardeşinin sırtına yükler. Bu da hak gaspıdır. Çünkü kendimizin yapabileceği bir şeyi keyfimizce başkalarına yaptırmak da başka bir kul hakkıdır. Cenâb-ı Hak, hiçbir kulunu bir başkasının kölesi kılmamıştır. Büyüklere hizmet etmeye alışmak iyidir, lâkin bunu büyüklerin alışkanlık hâline getirmesi, hak ihlâline girer. Peygamber Efendimiz, eşleri varken keçisini hanımlarına sağdırmayıp kendisinin sağması, hamurunu kendisinin yoğurması, yere düşen kamçısını devesinden inerek kendisinin alıp, bu hususta kimseye zahmet vermemesi, başkalarının hakkının kendisine geçmesine gönlü râzı olmadığındandır. Efendimiz, kendi yapabileceği hiçbir şeyi bir başkasından yapmasını istememiş, eşyasını dahî bir başkasının taşımasına izin vermemiştir. Gönüllü hizmet etmek isteyenlerin hizmetini de belli ölçülerde kabul etmiş, kendisine hizmet edenleri, hadisleriyle, duâlarıyla, rehberliğiyle ihyâ etmiştir.

Kardeşler arasında en büyük haklar, imkânlardan eşit olarak faydalandırmamak, birisine bütün imkânları sunarken, diğerlerini ihmal etmektir.

“-Kardeşin ne suçu var; anası-babası yapıyor bu haksızlığı?!” denirse, biz de şöyle deriz:

“-Anası-babası haksızlık yaparken, kardeşlerinin hakkını gasp ettiğini, kendisinin bilip de buna engel olmaması, onu bu suçtan muaf tutmaz. Göz göre göre haksızlığa râzı olmak da bir haksızlıktır. Herkese eşit eğitim hakkı, herkesi eşit maddî destekle evlendirmek, menfaatlerden eşit faydalandırmak, âdil olmak çok mühimdir. Büyük olanı evlendirirken nasıl altın takılmış, nasıl ev eşyası alınmış ise, bunun aynısı bir şekilde kız çocuğuna da diğer kardeşlere de harcanmak mecburiyetindedir. Aksi zulüm olur. «Onu evlendirirken imkânlarımız iyiydi, şimdi kötüleşti.» demek, âdil olmamayı gerektiren bir mazeret değildir.

“Zulüm ile âbâd olanın âkıbeti berbâd olur.” cümlesini şu şekilde söylesek de hata etmiş olmayız: “Adalet ile âbâd olanın âkıbeti pek güzel olur.”

Doksan dört yaşında vefat eden bir hanımdan bahsetmişlerdi. Bu hanım ve eşi, çiftçilikle evlâtlarını büyütmüş, hepsini okutup meslek sahibi etmişler. Bu hanımın evine altıdan fazla gelin girmiş. Lâkin hiçbir gelin, kayınvalidesine küs ya da kırgın olmamış. Damatlar ile oğullar, kızlar ile gelinler ve torunların hiçbiri arasında ayrım yapmamış. Hiçbir gelinini diğerinin yanında ne övmüş, ne kötülemiş. Herkesin sırrı, onun sadrında esir kalmış. Gelinler ya da torunlarla ilgili yanlış bir şey gördüğü zaman:

“-Oğlum, bunların kocası/babası sensin, sen bu eşinin/çocuğun böyle giyinmesine nasıl izin veriyorsun?” diyerek direkt oğlunu muhatap alırmış.

Sekizden fazla evlât dünyaya getirdiği hâlde, yıpranma payı çok olmasına rağmen doksan dört yaşında secdeleri hakkı ile edâ ederek namazını kılan bu hanım, her gün yarım saatten fazla da yürüyüş yaparmış. Âdil olmanın hem rûh, hem beden sağlığına çok iyi geldiğine kanaat getiririm hep... Bu hanım teyze, hiçbir torunu ya da gelininden su istemezmiş. Evlâtlarından istermiş.

“-Evlâtlar, benim evlâdım; annelerine hizmet etmek zorundalar… Sizden istersem hakkınız geçer. Ben bu kadar hakkı nasıl öderim. Kimsenin kimseye hakkı geçmesin.” dermiş.

Kanepeye uzanıp annesinden su isteyen evlât, kul hakkından, en çok da annesine karşı istek israfından dolayı kendisini helâk ettiğini bir bilse; “Su verir misin?” demeye bile cesaret edemez!

“-Çocukların, annelerinin hizmetine hakları yok mudur?” diyene cevabımız:

“-Kendi yapabileceği bir işi, bir başkasının yapmasını istemek; doğru bir davranış değildir. Hele çocukların, anne-babalarını bir hizmetçi edâsıyla etrafında dolaştırması hiç yakışık almaz. Bu durum o çocuğun, annesinin Cenâb-ı Hak katındaki mevkiini ve kendi haddini bilmediğindendir. Evlâtlarımızın, böyle bir kul hakkı ile âhirete gitmesine râzı olmamalıyız.”

Annelerin bu noktada hassas olması ve kendi işini kendisinin yapması için evlâdını teşvik etmesi gerekirken, çocuğuna hizmet etmeyi meziyet zannetmesi, evlâdının kul hakkı hususunda tüm hassasiyetini kaybetmesine, bile bile günaha girmesine sebep olacaktır. Kendi işini kendisi yapmak, kimseden bir şey istememek kadar büyük bir hürriyet yoktur. İnsanların kendisine hizmet etmesini isteyen kişi, insanlık makamına erişememiş bir zavallıdır. Sevilen her insan saygıyı hak etmeyebilir. Pek çok misâline şâhit olduk. Lâkin adâleti gözeten her insana, saygı duyulur; kalben çok fazla sevilmese de…

Sahâbînin biri, Peygamber Efendimiz’in yanında otururken, yanına küçük oğlu geldi. Hemen onu kucaklayıp öptü ve dizine oturttu. Az sonra da küçük kızı geldi. Adam onu dizine değil, yanına oturttu. Bunu gören Peygamber Efendimiz:

“-Çocuklar arasında adâleti gözetmen gerekmez miydi?” buyurdu. (Beyhakî, Şuab, VII, 468; Heysemî, VIII, 156)

* * *

Nûman bin Beşîr -radıyallâhu anh-:

“-Babam beni Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e götürdü ve:

«-Ben, sahip olduğum bir köleyi bu oğluma verdim.» dedi.

Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«-Buna verdiğini diğer çocuklarına da verdin mi?» diye sordu. Babam:

«-Hayır, vermedim.» dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“-O hâlde yaptığın hibeden (bağıştan) dön!” buyurdu.” (Buhârî, Hibe 12, Şehâdât 9; Müslim, Hibât, 13-14)

Rahmetli babamın en sevdiğim huyu, aramızda âdil olması idi. Sofraya oturduğumuzda herkesin gelmesini bekler, herkes gelmeden yemeğe başlanmasına izin vermezdi. Sofrada bir şeyin eksik olmasını da istemezdi, birimizin, eksik olanı getirene kadar, diğerlerinin onun hakkını yiyeceğinden endişe ederdi. Başkalarını düşünmeden, sanki sadece kendisi varmış gibi yiyip içenlerden de hazzetmezdi.

“-Kardeşlerinizin hakkını yemeyin.” derdi.

Birimizi övüp, diğerimizi yerdiğini hiç bilmem. Bunun büyük bir kul hakkı olduğunu bilirdi. Bir gün topalak dediğimiz bir yemek vardı, sofrada ve aynı kaptan yemek yediğimiz için iki iki alanlara, ekmeksiz yiyenlere müdâhale ederek, “Kardeşlerinizin hakkını yemekten korkun!” diye uyarmıştı. Kardeşler arası hak gasbı, ilk önce sofrada başlıyor, devam edip gidiyor, bunu iyi öğrenmiştim. Altı çocuk, annem ve babam; kış günlerinde küçük bir odada otururduk. Burada babam gazetesini okur, dersi olan dersini çalışır, annem namazını kılar, kimse sesi ile bir başkasını rahatsız etmez, herkes kendi meşguliyeti ile uğraşırdı. Yüksek sesle konuşmanın, gülüşmenin, birinin öğrenme hakkını, bir diğerinin ibadet hakkını, bir diğerinin istirahat hakkını gasbetmek olduğunu da öğrenmiştik. Boya kalemini bitirene yenisi alınmazdı. Herkes onunla bir senesini doldurması gerektiğini bilirdi. Eşyanın kıymetini bilmeyen, eşyaya saygısı olmayanın kul hakkını da bilemeyeceğini öğrenmiştik. Hak ve adâleti, kulluk ve ibadeti evlâdına öğretmeyen babaların, evlâtlarından kaçması bu sebeptendir. Çünkü bu eğitimi, anne ve babalar verir.

Sevdiğimiz bir ablamız, çocukları arasında âdil olmak için epey düşünce mesâîsi harcamıştı. Çocuklarından birisi futbol oynamaya pek meraklı idi ve diğer kardeşlerinden daha çabuk ayakkabı eskitiyordu. Ona devamlı ayakkabı alınıyor, diğer çocuklar ayakkabıları eskimediği için aynı ayakkabı ile hayatlarını devam ettiriyorlardı. Bu, hem anne-babanın, hem de futbol meraklısı kardeşin hak yemesi mânâsına geliyordu. Bütün çocuklarını karşılarına aldılar ve konuştular:

“-Yıllık bütçe çıkaracağız. Herkes bu bütçesini aslî ihtiyaçları belirlenmiş bir şekilde harcayacak. Daha fazla harcamaya kalkan, harçlıklarını kullanacak.”

Alınan bu tedbir ile, devamlı ayakkabı eskiten daha dikkatli olmaya, diğerleri de hakları yenmediği, anne ve babalarının maaşı sadece abilerine gitmediği için anne ve babalarına daha çok saygı duymaya başladılar. Zulme izin verene saygı duyulmaz çünkü…

Kredi borcunu hep anne ve babasına ödeten, yaptığı yanlışı hep anne ve babasının himmeti ile kapatan bir kişide karakter oluşamaz. Yaptıklarının sorumluluğunu üstlenmeye alışmamış bir kişi, çok hak yer, çok can yakar. Bir annenin âile fertleri için:

“-Ben olmazsam ne yiyeceklerini, ne giyeceklerini bilmezler; ütülerini dahî yapamazlar.” demesi, o âile için bir yüz karasıdır.

Adâlet, bir kişiyi kendisine mahkûm etmek değildir. Tek başına hayatta kalabilmesini öğretmektir. Toplumsal fren mekanizması olan “kul hakkı” adâletle temin edilir. Nahl Sûresi’nin 90. âyet-i kerîmesinde, “Allah, adâleti, iyilik yapmayı, akrabâya bakmayı emreder. Hayâsızlığı, fenâlığı ve haddini aşmayı meneder…” buyurulmuştur.

Adâlet, merhametten daha kıymetlidir. Âile içinde merhamet zannedilen nice şey vardır; zulümdür. Her hak sahibine verilecek haklar belli iken bir başkasının hakkını sadece birine vermek, ya da Allâh’ın hakkını, fânîlere vermek, en büyük zulümdür.

“Sükûnet, sevgi ve merhamet; en çok âile fertlerinin hakkı” iken, “en hayırlı insan, öncelikle âilesine karşı hayırlı”[1] olması gerekirken; âilesine merhametsiz, başkalarına merhametli, âilesine cimri, arkadaşlarına cömert olan kişi; haktan da, adâletten de habersiz bir bahtsızdır. Âilesinden esirgediği sevgi ve ilgiyi, kardeşlerine, yeğenlerine gösteren, en önemli (ehem) ile önemliyi (mühim) birbirinden ayırt edemeyen bir bedbahttır. Gün boyu âilesinin maişetini kazanmak için çalışıp didinen, yorgun argın evine gelen bir kocadan, ev hanımı olunduğu hâlde mutfakta yardım etmesini beklemek, adâlet değildir. Aynı şekilde, eve daha fazla maaş girsin diye, böyle bir sorumluluğu olmadığı hâlde, çalışmaya zorlanan, rûhen ve bedenen yorulan, maaşı elinden alınıp, kendisine harçlık verilen bir kadının, kocasının, televizyon karşısına kurulup, eşinden kendisine hizmet etmesini beklemesi de adâletsizliktir. Kul hakkıdır.

Evlâtlar, adâlet terazisinin evde nasıl çalıştığını çok iyi bilirler. Anne ve babalar, bunu pek fark edemezler.

Minibüs şoförü, yüksek sesle telefonda babası ile konuşuyordu, çok öfkeli idi:

“-Eve bir geleyim görürsünüz, kan çıkaracağım. Şimdiye kadar ben çalıştım, oğlun tembel tembel yattı; onun borçlarını bana ödettiniz. Azıcık başı sıkıştı Antalya’ya kaçtı, girdiği her işten borç yapıp çıktı. Her seferinde bağışladınız, bize «Kardeşiniz tabiî ki ilgileneceksiniz!» deyip âilemin nafakasını ona yedirttiniz. Bu hakları nasıl ödeyeceksiniz?! Bir evlâdınıza üç evlâdınızı fedâ ettiniz!”

Şoförün öfkesinden can derdini bir tarafa bıraktık, sözleri yürekler acısı idi. Fetvâ nöbetinde iken kocasının zoru ile kürtaj olup evlâdını katleden, vicdan azabından “Bunun cezası nasıl ödenir?” diye gelen az kimse görmedik. Bir kişinin evlât sahibi olmasına, hayâtî bir sebep yokken engel olmak, ne büyük kul hakkıdır. Bu hak, “kocalık hakkı” deyip geçiştirilebilir mi? Gelinini olur olmaz sebeplerle oğluna şikâyet edip, şiddet görmesine sebep olmak; kayınvâlidesinin her hatasını, eşine söyleyip, evlâdı anneden soğutmak, ne büyük kul hakkıdır.

Kul hakkı önemlidir, lâkin affetmek de îmanın, kulluğun kemâlinin alâmetidir. Kendimize yapılan hak gasplarını, Hazret-i Yûsuf gibi affetmek gerekir. Affetmeyi bilen, hem Allah nezdinde, hem de kullar nezdinde faziletini ispat etmiş olur. Nitekim Yûsuf -aleyhisselâm- kardeşlerini affettiğini söylediğinde onlar şu îtirafta bulunmaya mecbur kalmışlardı:

“…(Dediler ki:) «-Allâh’a andolsun, hakikaten Allah seni bize üstün kılmış. Gerçekten biz hatâya düşmüşüz.» (Yusuf) dedi ki: «-Bugün sizi kınamak yok, Allah sizi affetsin! O, merhametlilerin en merhametlisidir.»” (Yûsuf, 91-92)

Affetmek, affedilmenin mayasıdır. Kul hakkı yemek kadar, kin beslemek de mânen ölüm gibidir. Âyet-i kerîmede; “Ey îmân edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, kusurlarını örterseniz, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allâh’ın yanındadır.” (et-Teğâbün, 14-15) buyurularak, âile içinde affetmenin, kusur örtmenin, başa kakmamanın Cenâb-ı Hakk’ın mağfiretini celbedeceği önemli bir fazilet olduğu vurgulanmaktadır.

Münâfikûn Sûresi’nin 9 ilâ 10. âyetlerine istinâden; bol bol sadaka vermek, kişinin âile içindeki hatalarının telâfisi için mânen gözü açık olmayı sağlayacak, kişiyi sâlihlerin arasına katacaktır. Bir olmak, birlikte diri olmak için “hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için” kuralı uygulanmazsa, bencillikler, birbirinin haklarını gasp etmeler, kul hakkı yemeler çok olacaktır. Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Ey îmân edenler! Adâleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde bile olsa Allah için şâhitlik eden kimseler olun. (Haklarında şâhitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar, Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adâletten sapmayın…” (en-Nisâ, 135) buyrulmaktadır.

O hâlde adâlet, insanın kalbinde çok büyük bir yere sahip olmalı ve insanrın kendi aleyhine bile olsa tam tecellî etmelidir. Adâletin tesisi noktasında, akrabalık, mevki-makam ve fakirlik-zenginlik menfî bir rol oynamamalıdır.           Son söz olarak diyebiliriz ki, “Adâletle âbâd olanın âkıbeti, maddî-mânevî çok güzel olur.” Buna cihan da şâhiddir, kullar da…

 

 

 

[1] Bkz: Tirmizî, Menâkıb, 63/3895; İbn-i Mâce, Nikâh, 50.

PAYLAŞ:                

Fatma Hale Sagim

Fatma Hale Sagim

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle