Tek Başına Vakıf Kadın

Kapitalizmin, narsizmin damarlara işleyip insanları bozmaya çalıştığı günümüzde saflığını korumuş, İslâm ahlâkını hayatının her ânına sindirmiş, çilelerini “kızılcık şerbeti” diyerek içmiş bir Anadolu kadınının yanındayız. Sohbet ederken insanın rûhunu saran bir yumuşaklık etrafa yayılıyor: “Kuzu!” diyerek, “Gülüm!” diyerek cümlelerine başlıyor. Bu yazımızda 87 yaşındaki Emine Büyükannenin ibretlik hayat hikâyesini sizinle paylaşalım istedik:

Kendisi Türkiye’nin savaştan çıkıp fakirlikle mücadele ettiği yıllarda dünyaya gelmiş. Daha 12 yaşındayken hem anneden öksüz, hem de babadan yetim kalarak abisinin ve yengesinin yanında büyümüş. Yengesi için:

“-Benim annemdi!” diyerek duâyla yad ediyor.

15 yaşında, yetim ve öksüz kalan amcasının torunlarına bakmaya başlamış ve 72 yıldır yetimlerle sürüp giden hayat hikâyesi böylece başlamış.

20 yaşında evlenmiş. O zamanları şöyle anlatıyor:

“-Evlendiğimde beyim o kadar fakirdi ki, inek sağmaya kapları dahî yoktu. Bir gün evde mısır tanelerini görünce; «Allah Allah, bu evde bir zamanlar mısır da varmış demek ki!..» diyerek hayret ettim.”

* * *

İki çocuk dünyaya getirmiş. Ama kader-i ilâhî bir çocuğu hayata erken veda etmiş. Evlenince üç kaynı ve bir görümcesi; küçük yaşlarda yetim kalarak Emine Büyükannenin himayesine sığınmışlar. Yetimlere karşı çok merhametli... Bu akrabalarını nasıl sevip bağrına bastığını şöyle anlatıyor:

“Yıllardır onların başını okşamaktan zevk aldım. Onlar ağlayınca, onlarla oturdum ben de ağladım. Bir gün küçük kaynım atı kaçırmış, beyim çok sinirlenmişti. Tam dövecekken ben araya girdim.

«-Onun yerine ne olur beni döv de sinirin yatışsın!..» dedim.

O öfkeyle beyim beni bir kenara itiverdi, o kadar… Beyimden gördüğüm şiddet buydu.

O kadar fakirlerdi ki, yetimlerin giymeye elbiseleri yoktu. Sandıktan çeyizlik elbiselerimi kesip kesip onlara elbise diktim.” diyor.

* * *

Evlilikleri üç buçuk yıl sürmüş ve bir buçuk yaşındaki kızıyla genç yaşta dul kalmış. Bir tarafta fakirlik, bir tarafta yetimler… Kader-i ilâhî… Bakıp büyüttüğü kayınlarından birisi ve hanımı, genç yaşta ölünce onlardan da arkada altı yetim kalmış.

Aynı zamanda üvey kaynının karısı da yataklara düşmüş; onun çamaşırlarını yıkayıp bakımını yapmış. O da vefat edince bir yetim de bu yataklara düşen kadından kalmış. Artık hayatına bu yedi yetim ile birlikte devam etmiş.

“-O yedi yetime, kendi kızımdan daha çok ilgi gösterdim. Onları şefkatle büyüttüm. Bazen naz yapıyorlardı, tarlaya gitmek istemiyorlardı. Sabah namazını kılınca kalksınlar diye ineği sağıp, sütünü pişirirdim. Yataklarının başına gidip:

«-Size süt getirdim, bak!» diyerek yataktan kaldırırdım.”

Fakirlik zamanlarında bir bardak süt için uyku, ne kadar tatlı da olsa terk edilmez mi?

* * *

Ömür böylece geçmiş. Altı yetimi baş göz etmiş; diğer kaynından kalan yetim hâlâ yanında... Allah Teâlâ merhametli kulunu boş bırakmak istemedi demek ki… Kaynının oğlu da genç yaşta ölünce, gencecik karısına ve iki çocuğuna Emine Büyükanne kol-kanat germiş. Şimdi onlar da büyümüşler.

“-Ömrüm yetimlerle geçti, bir defa olsun pişmanlık duymadım, isyan etmedim. Hep Rabbimden râzı oldum!..” diyor.

* * *

Sadece yetimlere kol-kanat germekle kalmamış; Birinci Dünya Savaşı’nda anne ve babası savaştan kaçarken yedi yaşlarında geride bıraktıkları Ermeni çocuğunu köyün ağası köye getirmiş; Emine Nine, altmış yıldan fazla onlara da hizmet etmiş. Bu Ermeni, Müslüman olmuş, Müslümanların arasında yaşlanmış. Ancak bakıma muhtaç hâle gelince, Emine ninenin evinin yanında bir barakaya terk edilmiş. Bu amcaya da yıllarca hizmet etmiş. Çamaşırını yıkamış, her öğün yemek götürmüş. Hattâ sahurda çocuklarından önce onun yemeğini vermiş. Emine Nine, bu adamı anlatırken:

“-Yaşlılıktan dolayı bağırır çağırırdı. Allah bana sabır verdi, ona güler geçerdim!..” diyor.

* * *

Kendi başına bir vakıf olan bu çilekeş Anadolu kadınının yanına sohbet için gittiğimizde ev bir an bile boş kalmıyor. Bakıp büyüttüğü yetimler, eş-dost, akraba sürekli ziyaret ediyor. Evi tam bir tekke misali… Ziyarete gelene muhakkak bir şeyler ikram ediliyor.

Hastalanıp hastahânede bakılması gerektiğinde, refakatçi kalmak için bütün baktıkları, yetimleri sıraya giriyor. Hattâ ikişer-üçer yanında kalıyorlar. Hemşire hanım:

“-Emine Eskibaş, kendin ufak tefek birisin, ama insanların gönlünde nasıl yer tutmuşsun!.. Ben hayatım boyunca, böyle hizmet edilen başka bir hasta görmedim!” deyip dururmuş.

Kendisi dînî eğitim göremese de 12 yaşından itibaren namazlarını, oruçlarını hiç aksatmadan îfâ etmiş. Hatta hastalığında, ateşler içinde kendinden geçmiş bir hâldeyken kollarını abdest için sıvayıp:

“-Namazım geçiyor, namazımı kılmalıyım!” diyerek sayıklayıp durmuş.

Yanından ayrılmadan önce, “Gençlere bir nasihatiniz var mı?” diye sormak istedim.

“-Şimdiki gençler, lüks, zevk içinde oldukları hâlde mutsuzlar… Sıkıntı görmeden evliliklerini bitiriyorlar. Çok sabırsızlar… Sabır ve saygı yok!.. Eskiden fakirlik, sıkıntı vardı. Ama sabır ve saygı olduğu için ayrılıklar yoktu, itişip kakışma yoktu. Tavsiyem, biraz olsun sabır ve saygı göstermeleri…” diyor.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Kendi yetimini veya başkasına ait bir yetimi himaye eden kimseyle ben, cennette şöyle yan yana bulunacağız.” (Müslim, Zühd, 42) buyuruyor. Hadîs-i şerîfi rivâyet eden Enes bin Mâlik, Peygamber Efendimizin bu hadîsi söylerken “işaret ve orta parmaklarını birbirine birleştirdiğini” haber veriyor.

Biz de Emine Büyükannemizin bu müjdeye nâil olmasını temennî ediyor; Rabbimizin bize de sabır, merhamet ve şefkat hazinesinden hisseler nasîb etmesini niyaz ediyoruz.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle