Tarihe Bakışımız

Mensubu bulunmakla iftihar ettiğimiz İslâm Dîni, hayatın her sahasını kuşatıp birbirini tamamlayan, en olgun, en kuşatıcı ve en insânî hükümler koyan ilâhî bir dindir. O, dünya ile ilgili hükümler koyarken âhireti, insanla ilgili hükümler koyarken diğer varlıkları, insanın bedenini inşâ ve ihyâ ederken rûhunu unutmaz. Bu ilâhî nizamda madde ve mânâ, iki halka gibi iç içe geçmiş ve birbiriyle bütünleşerek kemâle ermiştir.

Aynı şekilde bu ilâhî dinde, insan, zaman ve mekân bir bütün olarak ele alınmıştır.

İnsan, “zübde-i kâinât”, “eşref-i mahlûkât”tır. Allâh’ın esmâ ve sıfatlarından tam nasip alan “Kâinât-Kur’ân-İnsan” üçlüsünün bir parçasıdır. Rabbimiz, kendisini tanıması ve kulluk etmesi için insanı yaratmış ve dünyayı ona emanet ederek boyun eğdirmiştir (musahhar kılmıştır).

Zaman, Allâh’ın var ettiği, hüküm ve idare ettiği kaderin bir parçası ve sırrıdır. İnsan ve varlıklar, zaman içinde “bir yerde” var olmuş, öncesi ve sonrası bulunan bir aralıkta yaratılmışlardır. Dün, bugün ve yarın; yaratılmış varlıklar için kullanılabilecek kavramlar olup Allah Teâlâ, zamandan münezzehtir. O, ezelden beri var idi, ebede kadar da varlığı devam edecektir.

Mekân ise, insanın içine doğduğu bir başka boyuttur. Cenâb-ı Hak, mekânın var edicisi, mekândan münezzeh ve yüceler yücesidir. O’nun dışındaki bütün varlıklar, bir mekânda az-çok yer kaplar.

İşte insan, zaman ve mekânla kayıtlı bir varlık olarak dünya sahnesinde boy gösterir. Ondan önce bilemediği kadar geniş bir zaman, yine kendisinden sonra da farkına varamayacağı kadar ulaşılamaz bir müddet zarfında, “küçücük” bir yer kaplar. Tıpkı durmadan genişleyen, bütün teknik imkânlara ve tekâmüle rağmen sınırlarını idrâk etmekte zorlandığımız kâinat gibi…

O hâlde insan bu kadar geniş bir zaman ve mekânda, niye var olmuştur? Nereden gelmiş ve nereye gitmektedir? İnsan aklının mahsulü olan felsefe ve Allâh’ın indirdiği ilâhî dinler, hattâ insanların kendi îcadı olan bâtıl ve muharref dinler de bu sorulara mâkul ve mantıklı cevap vermeye çalışır. Zira kendisini bir yere konumlandıramayan insan, niçin var olduğunu, niçin yaşadığını bilemez. Bu soru ve cevabı, onun var oluşunun mânâsını ve şahsiyetinin kıymetini ortaya koyar.

Kendisini, rastgele/tesadüfen dünyaya gelmiş, başı-sonu olmayan bir âlemde, gereksiz bir yer kaplayan varlık olarak gören insan; elbette başıboş bir şekilde yaşar. Yoktan gelip sonunda toprak ve bir hiç olacağını düşününce; ahlâk, din, iyilik, fedakârlık gibi kavramlar masala dönüşür. Böylesi, sadece kendi menfaati ve zevkleri için yaşar. Hayatı başkalarına zehir etmeye başlar. Ancak hayat, öyle tanzim edilmiştir ki, hiçbir varlık ilelebet zevklerinin hepsini tatmin edemez. Bir müddet sonra en büyük zevkler, elem ve acılara dönüşür.

Yine hayatta ne kadar müreffeh imkânlara sahip olunsa da musibet ve kederler, bir gün gelip galebe çalar. Hiçbir şey olmasa, ölüm tek başına bütün zevk ve mutlulukları yok eden bir kâbusa dönüşür. Aynı zamanda insanın içindeki vicdan ve fıtratında yer alan doğruyu, güzeli, haklıyı sevme meyli, durmadan kötülüğe yelken açan insanı frenler, sorgular; onu bir türlü kendi başına bırakmaz.

İnsana Allah’tan geldiğini ve yine O’na döneceğini söyleyen ilâhî dinler ise, insanı yüceltir. Ona değer verir. Önüne yol haritası koyar. Var oluşuna bir değer atfeder. Küçücük hacmine ve zamandaki konumuna bir yücelik verir. Ona, ebedî bir hayatın sermayesini denkleştirmek için geldiği şuurunu vererek hem kendisi, hem diğer insan ve varlıklar için potansiyel ve kâbiliyetlerini en verimli şekilde kullanmayı öğretir, buna teşvik eder. Hayır ve kurtuluşun yollarını gösterir. Ferdi, kendisi ve cemiyet için en hayırlı insan hâline getirir.

İnsana, hayata ve hâdiselere bu pencereden bakan insan, yeryüzündeki kader tecellîleri demek olan tarihî vak’alarda, Allâh’ın esmâ ve sıfatlarının yansımasını ve murâd-ı ilâhîyi görür.

“el-Bâkî” olan Allah Teâlâ dışında her şeyin gelip geçici olduğuna inanan bir mü’min, kâinatta olup biten her hâdisenin, iyilik ve kötülüğün, adâlet ve zulmün, gündüz ve gecenin bir sonu olduğunu bilir. Bütün bunlar bir devr-i dâim içinde, Allâh’ın kurduğu sünnet üzere işler. Kimi varlıkların ömürleri kısa, kimileri uzun olmakla birlikte hepsi fânîdir ve yok olmaya mahkûmdur. Kemâlden zevâle, zevalden kemâle bir düzen olduğu gibi; ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkartan Allâh’ın sünnetinde bir değişiklik olmaz. Başka bir ifadeyle, insan hayatında da, cemiyet hayatında da tekdüzelik yoktur; bolluk ve refah günlerinden sonra sıkıntı ve darlık günleri, zorluktan sonra da kolaylık gelir. Bu durum, hüküm ve idarede de îmân-küfür nöbetleşmesi şeklinde cereyan eder.[1]

“er-Rab” olan Allah Teâlâ, bütün varlıkları yavaş yavaş terbiye eder, olgunlaştırır, kemâle erdirir. Fert, toplum ve insanlık olarak başa gelen felaket ve musibetlerde; gizli tohumları çatlatan, imkân ve kabiliyetleri geliştiren, binbir tâlim ve terbiye metodu gizlidir.

“el-Hâdî” ve “el-Mudill” olan Allah Teâlâ, insanları ve toplumları hidayet ve dalâlet yolunda, kendi tercihleriyle yönlendirir. Hâlık O’dur, insanlar ise iradeleriyle tercihlerini yaparlar. Nasıl tek bir insan, iradesiyle hak veya bâtıl bir tercih yapıp hayatını tanzim edebiliyorsa; insanların yekûnu olan toplumların meyil ve istikameti de zamanla değişebilir. Toplumlar, bazen topyekûn olarak hak, istikamet, adâlet yolunda el ele tutuşabilirler; bazen de günah, isyan ve zulüm bataklığına yine beraberce düşebilirler. Bu durumda Allah, dîninin bayraktarlığını emanet edeceği gayret ve hamiyet sahibi başka bir toplumu seçer.[2]

Allah Teâlâ’nın esmâ ve sıfatlarını daha da artırmak ve bunu daha geniş bir şekilde tarihe, hâdiselere uygulamak mümkündür. Ancak biz mevzuyu sınırlamak için bir misal daha vermekle yetinelim: Allâh’ın rahmeti, gazabını geçmiştir.[3] Bu sebeple insanın ferdî hayatında da, cemiyetlerin tarihinde de Allâh’ın rahmet, lütuf ve hidayet tecellîleri; gazap, kahır ve adâletine gâliptir. Bu dünyada imtihan gereği kâfir ve günahkâr kimselere de içlerindeki meyli ortaya dökecek fırsatlar verilir. Böylece hem kendileri, hem de muhatapları; şeytan ve nefisle mücadele hususunda imtihandan geçirilir. Ancak sabreden, hak ve adâlet uğrunda mücadele ederek nice fedakârlıklara göğüs geren kimseler, bu imtihanları geçebilirler. Bu imtihan meydanı, Allâh’ın, meleklerin ve diğer insanların bu dünyada  olan bitene âhirette şehâdeti için gereklidir.

Cenâb-ı Hak, insanları farklı kabile ve boylar şeklinde yaratmıştır. Bu farklılıklar, rahatça tanışmak içindir. İnsanlar arasında en üstünü, takvâca en yüksek seviyede olandır.[4] Herhangi bir rengin, dilin, milletin doğuştan gelen bir üstünlüğü ve ayrıcalığı yoktur. Kim ki, Allâh’ın dînini yüceltmek için gayret ediyorsa, o yücedir, büyüktür, değerlidir. Kim ki, Allâh’ın dinine savaş açmış, meydan okumuş ise, o nasipsizdir, bedbahttır ve ziyan etmiştir. Hidayet yolunda olan kimseler, başka dilden, ırktan olsalar da bizim kardeşimizdir, yakınımızdır, kıymetlimizdir. Hidayetten nasipsiz olanlar, kendi milletimizden, kabilemizden, hattâ âilemizden olsa bile bizden uzaktır. Aramız, doğu ile batı arası kadar birbirinden ayrılmıştır. Tarihî hâdiselere ve tarihe mâl olmuş insanlara da bu gözle bakar; îman ve îlâ-yı kelimetullah uğrunda cihad edenleri el üstünde tutarız. Onların hâline gıpta eder, yollarında yürümek için elimizden geleni sarf ederiz.

Bu sebeple “Sırf bir millete mensubuz!” diye kuru kuruya geçmişimizle övünmeyiz. Onların yaptıkları kendilerine, bizim yaptıklarımız da bize âittir.[5] Biz, onların yaptıklarından hesaba çekilmeyeceğiz ki, yanlış ve günahlarını da savunalım. Ya da biz onların fazilet ve hizmetleriyle mükâfatlandırılmayacağız ki, sadece bununla iftihar etmekle yetinelim. Elbette sâlih ve sâdık kulların yapmış oldukları hizmet ve gayretleri minnetle yâd etmek, hem onlara bir vefâ borcumuz, hem de gelecek nesillere yol gösterecek bir kılavuzdur. Ancak sadece geçmişle övünüp durmak ve bugünün imkân ve fırsatlarını elden kaçırmak; câhiliye âdetidir.

Geçmişi ve geçmişte yaşanan hâdiseleri ele alırken, bilgilerimizin sağlam kaynaklara dayandığından emin olmamız gerekir. Aksi hâlde bir fâsığın sözüyle[6] hareket etmiş, sâlih kimseleri günahkâr; günahkârları da baş tâcı etmiş olabiliriz.

“-Bunda ne var, onlar ölüp gitmiş!” dememek gerekir. Zira kul hakkı, yaşayan kimseler için geçerli olduğu gibi, ölmüş kimseler için de geçerlidir. Bu sebeple göz, kulak, dil ve kalp; duyduğu, naklettiği her şeyden sorumludur.[7] Peygamber Efendimiz’in lisânıyla, “Her duyduğunu nakletmesi, kişiye yalan olarak yeter!” (Müslim, Mukaddime, 5)

Çoğu kez şâhit olmuşuzdur ki, gözümüzün önünde basit bir olayı bile, insanlar başkalarına aktarırken farklı farklı anlatırlar. Kimi abartarak, kimi eksilterek anlatır. Kimi duygularını devreye sokar, taraf tutarak anlatır. Bu yüzden geçmişle ilgili, hiçbir bilgimizin olmadığı hâdiseler ve şahıslar hakkında, dilimizi tutmak en güzelidir. Aksi hâlde her bir sözümüzle vebâl yüklenebiliriz.

İnsanlar, dostlarını anlatırken de düşmanlarından bahsederken de itidali koruyamaz. Dostlarına, onların sahip olmadığı birtakım meziyet ve faziletler eklerken, düşmanlarına da hakikatte bulunmayan hata ve kusurlar yükleyebilirler. Hâlbuki bütün bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın nezdinde bellidir, kıyamet günü de akla-kara âşikâr olacaktır; insanların bilgisizce sözleri, yakıştırma zanları ve taassupvârî destekleri bunu değiştiremez. Bir de insanların bizim gördüğümüz veçhesi bulunduğu gibi, görmediğimiz yönleri de vardır. Bu yüzden insanları överken de, yererken de kantarın topuzunu kaçırmamak gerekir.

Bir mü’minin kendi kendine işlediği günahların ulu orta açıklanması, o kişinin îtibarının yerle bir edilmesi dinimizde hoş görülmez. Belki o günahkârın içinde tevbe niyeti ve o hatadan vazgeçme arzusu vardır; bizim günahını alenîleştirmemiz ve insanların bununla onu yaftalaması sebebiyle o günahtan dönme yollarını kapatmış olabiliriz. Bir de günahın alenîleşmesi, insanların o günahı merak edip ona meyletmesi, günahların söylene söylene insan zihin ve gönlünde normalleşmesi tehlikesini içinde barındırır. Ancak toplumun önderi mevkiinde olan, dînî açıdan onlara rehberlik eden kimselerin her hâlinin ortaya dökülmesi, insanların onların gerçek yüzünü görmesi için gereklidir. Yalan ve iftira olmamak kaydıyla, bu tür insanlarda var olan eksik ve hataların dile getirilmesi gıybet olmaz.

Ashâb-ı kirâm ve onun ardından gelen nesiller; hadis nakleden kimselerin hayatını didik didik etmiş ve onlar hakkında “cerh-tâdil” ilmini ortaya koymuşlardır. Böylece hadis rivayet eden kişinin, ibadetleri, insanlarla ilişkileri, bilinen hata ve günahları, akıl ve hâfıza durumu herkesin gözü önüne serilmiştir. Onlar, hadisi, “din” olarak görmüşler ve “dîni kimden öğrendiklerine” dikkat etmişlerdir. Bugün de bizim, din ve cemiyet hayatında bize rehberlik eden kimselere aynı hassasiyetle bakabilmemiz, insanları değerlendirirken “emr-i bi’l-mârûf nehy-i ani’l-münker” ölçüsüyle hareket etmemiz gereklidir.

Kısacası tarih, milletlerin hâfızasıdır. O unutulamaz, unutulmamalıdır. Aksi hâlde yeni doğmuş bir insanın çaresizliği ile hayata bakarız. İşte o zaman sokulduğumuz delikten defalarca ısırılmaya mahkûm oluruz.

Ancak belki bundan daha kötüsü, tarihi yazarken ve naklederken dost ile düşmanın yer değiştirmesi ve olup bitenlere îman penceresinden değil; fısk, nifak ve küfür penceresinden bakmaktır. İşte o zaman düşmanın elinde oyuncak olur, gücümüzü, aklımızı, benliğimizi kaybedip kendi kendimize zarar veririz. Tıpkı bir mankurt gibi… Allah muhafaza etsin.

 

[1] Bkz. Âl-i İmrân, 140.

[2] Bkz. el-Mâide, 54.

[3] Bkz. el-A’râf, 156.

[4] Bkz. el-Hucurât, 13.

[5] Bkz. el-Bakara, 134, 141.

[6] Bkz. el-Hucurât, 6.

[7] Bkz. el-İsrâ, 36.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle