Mekke'nin Nuru, Medine'nin Gülü

Aslı nûr, cismi nûr, kendisi serâpâ nûr… Geçmişi nûr olan, geleceği nûra kavuşturdu. Faran dağlarının eteklerinde, Beytullâh’ın hemen dibinde etrâfına nur saçan Âlemlerin Efendisi Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mekke’nin nûru olarak dünyâya geldi.

O -aleyhissalâtü vesselâm-, insanlığa lütfedilmiş en şerefli bir rehberdi. İlim ve irfânın şaşmaz kılavuzu, ledün ilminin sultânı idi. O -aleyhissalâtu vesselâm- nübüvvet vazifesiyle insanlığa Hakk’ı anlatmakla vazifelendirildiği dâvâsından hiç şaşmadı, yılmadı. Gençliğinden Peygamberliğine “el-Emîn” vasfıyla başladığı o çetin ve meşakkatli yolda, göklerin derinliğinden gelen ilâhî güçle yürüdü, hep hakkı, hakikati tebliğ etti, anlattı, insanları aydınlattı, çorak gönüllere âb-ı hayat sundu. O kutlu vazifesini muazzam bir sabır, mükemmel bir teslimiyet ve tevekkülle ifâ etti.

* * *

O -aleyhissalâtü vesselâm- Mekke’nin eşsiz, muhteşem, kudsî önderiydi.

Ve O Mekke’yi çok severdi. Orada doğdu, orada büyüdü. Hayatının elli üç senesi Mekke’de geçti.

Mekke’de “Kâbe” bulunuyordu. O -aleyhissalâtü vesselâm- son haccında Beytullâh’ı görünce şu âyeti okumuştu:

“… Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidâyet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mâbed) Mekke’deki Kâbe’dir.” (Âl-i İmrân, 96)

Müşrikler O’nu Mekke’den çıkarmaya çalışmasalardı, O -aleyhissalâtu vesselâm- Mekke’yi terk etmeyecekti. O ve arkadaşları, öz vatanlarında gurbeti yaşayarak kalpleri yaralanarak kafileler hâlinde kutlu bir hicrete çıktılar.

Kur’ân-ı Kerîm’de “şehirlerin anası: ümmü’l-kurâ” (el-En’âm, 92) diye anılan mükerrem şehir Mekke, târihte en önemli hâdiselerin cereyan ettiği kudsî bir beldeydi.

Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- ile Hazret-i Havva Annemizin; Hazret-i İbrahim -aleyhisselâm-, Hazret-i Hâcer Vâlidemiz ile Hazret-i İsmâil -aleyhisselâm-’ın ve Rasûllerin İmâmı Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayâtının büyük kısmını geçirdiği bir kutsî şehirdi.

Mekke, Hazret-i İbrâhim -aleyhisselâm-’ın: “…Yâ Rabbi! Bu şehri emniyetli kıl…” (İbrahim, 35) diye duâ ettiği bereketli, “güvenli ve dokunulmaz bir yer”di. (Bkz. el-Kasas, 57)

* * *

Mekke, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in doğduğu, büyüdüğü, gençliğini geçirdiği, kendisine ilk vahyin bahşedildiği, en mükemmel din İslâm hakikatlerinin ümmete iletilmesindeki zorlu tebliğ mücâdelesinin geçtiği, nice çile ve sıkıntıların yaşandığı mukaddes bir mekândı. Şehrin her karesi, ümmet-i Muhammed için pek değerli hâtıraları içinde barındırıyordu. Mekke’de O yüce Rasûl’ün hayat izleri vardı.

Kâinâtın en mübârek mâbedi, Mekke’de bulunuyordu. Âdeta Müslümanların kalbi Kâbe’de atıyordu. Sonsuzluk ufku, onunla kucaklanabilirdi. Orada Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübarek nefesleri, gül kokusu ve ayak izleri vardı. Âlemlere Rahmet Olan’ın gölgesi oraya düşmüştü.

Mekke’nin mihrâbından zuhûr eden nûr, Kâbe’ye dönerek ellerini açıp şöyle duâ etmişti:

“Allah’tan başka ilâh yoktur. O, bir ve şeriksizdir. Mülk, O’nundur. Hamd, O’nadır. Yaşatan O, öldüren O, her şeye kâdir olan O’dur. Rabbimize yönelerek, günahlarımızdan tevbe ederek, Rabbimize kulluk, secde ve hamd ederek O’na ilticâ ediyoruz.”[1]

Biz de eksik ve hatalı duâlarımızın Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın müstecâb duâlarına karışmasını, onlarla tamam olup Cenâb-ı Hak tarafından kabul olunmasını temennî ederiz.

* * *

Kâbe, Müslümanların yüreklerinde tatlı bir heyecan esintisidir. Mekke ise ümmetin gözlerinde nur sağanağıdır. Ruhlardaki ilâhî aşk muhabbetinin tutuştuğu bir keremli beldedir Mekke…

* * *

Çöle saçılmış sayısız mûcizeleri içinde barındıran bir mübârek hicret seferinin sonunda Mekke’nin nûru, sâdık arkadaşıyla beraber nûrlu belde, gönlü geniş Medîne’ye ulaştılar. Artık bu vakitten sonra yeryüzü mescidinin minberi, Medîne oldu ve Âlemlerin O Solmayan Gülü’nü barındıran Medîne, “münevver şehir” vasfını kazandı.

Âlemlere Rahmet, Nûr Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Medîne’de kendi güzelliğinin akisleri olan yürekleri, gönülleri, ruhları gül kokan bir nesil yetiştirdi. O gül kokulu neslin nice imrenilecek ibretlik hâdiselerini, tarih kalemi, sonsuzluk defterine nakış nakış işledi.

“Taleâ’l-bedrü aleynâ” nağmeleriyle saâdet asrı başlamış oldu. Bütün insanlığa kurtuluş müjdesi ve reçetesi, vahiy aydınlığında ilk İslâm Devleti, “Bismillah” dedi. Hakk’a tâbi olan, gönüllere inşirah veren muhteşem bir inkılâp zuhur etti.

Mekke’nin Nûru, Medine’nin Gülü, Güzeller Güzeli’nin cemâlinden yansıyan hilal meş’aleleriyle cihânı aydınlatan kutsî hakikatler, insanlığı rahmete gark etti. Sıkıntı ve buhranlarla çalkalanan devre, emsalsiz örnek teşkil eden davranışlarıyla İslâmî düsturlar, engin bir huzur iklimi tesis etti.

İnsanlığın Örnek Nebî’si varlığıyla dört bir tarafa rahmet ve selâmet yağdırdığı gibi câhiliye kasvetiyle katılaşmış yürekleri yumuşatıyor; sevgi, merhamet, hoşgörü hasletleri cihâna sağanak sağanak yağıyordu. Gönüller pîr u pâk olarak İslâm’ın rahmet iklimine intibak ediyordu. Bu, kolay bir başarı değildi. Bu muvaffakıyet, mutlak Hakk’ın eseriydi.

Ne demişti şâir; 

“Yağmur, Seninle biter susuzluğu evrenin,

Sana mü’mindir semâ, Sana muhtaçtır zemîn”[2]

Evet, O Rasûlullah -aleyhissalâtü vesselâm- insanlığa bir rahmet yağmuruydu. Herkes O daha doğmadan O’nu beklemekteydi. Arz, semâ, yer, gök O’na hasretti. O’nun teşrifiyle âlemlere vuslat tâcı giydirildi.

Medîne’de başlayan bir gül devri ile asırlarca insanlık tarihine altın harflerle kazınacak “hakikat ölçüleri nizâmı” kuruldu. Hak ve adâleti her şeyin üstünde gören, idârî ve sosyal yapısıyla gönülleri fetheden, insanlığı zulüm ve zorbalık taassubundan kurtaran, ferdî ve sosyal hayatın en kâmil bir şekilde nasıl yaşanacağını ortaya koyan ve bütün insanlığı kuşatan ilâhî bir sistemi vaz eden, âlemlerin Eşsiz Peygamberi, köle-efendi, büyük-küçük, genç-yaşlı herkesin gönlüne taht kurdu. O “Sonsuz Nûr”un mutlak sâhibi, her hâliyle Medîne’nin gülü oldu. Oradan cihâna gül kokulu davranışlar yaydı.

O -aleyhissalâtu vesselâm- gül şehri Medîne’de “ensâr” ile “muhâcirler”i kardeş yaparak gül ruhlu insanların temelini atıp “inanç kardeşliği” gerçeğini topluma takdim etti. Kaynağı îman olan, kavmiyetçilik taassubundan arınmış, ruhları Kur’ân’ın nûruyla aydınlanmış, niyetleri hâlis, hedefleri ulvî, asr-ı saâdet gülleri yetiştirdi Medîne bahçesinde... Onlar birbirleriyle olan muâmelelerinde bizlere ulvî davranış modelleri bıraktılar. Onlar “gökteki yıldızlar” gibiydiler. Bir o kadar da Peygamberlerini sevdiler, etrafında pervâne oldular. O’nun uğruna her türlü ezâ ve cefâya katlandılar. Onlar adâlet, ehliyet, hizmet ve hürmet odaklı yaşadılar. Böylesi îman sevdalısı Hak erlerini yetiştiren Medîne’nin Gülü’ne sonsuz salât ü selâm olsun.

                                                                                                                                    [1] Ahmed bin Hanbel, el-Müsned, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1992, IV, 187-189.

[2] Nûrullah Genç, “Yağmur”, İstanbul, 1995, s: 117.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle