Kıymetli Nurhayat Eryılmaz Hanımefendi ile Mülakat-3

O, benim hayatımın en parlak yıldızıydı!

Önemli Not: Bu röportaj, Şubat (192) ve Mart (193) sayılarımızda neşredilen üçüncü ve son bölümüdür. Temmuz ayı, merhum Mûsâ Topbaş Efendimizin vefatının sene-i devriyesi olması hasebiyle, bir yâd-ı cemîl kabîlinden neşri bu sayıya ertelenmiştir.

 

Nurhayat Hanım, biraz da Mûsâ Topbaş Efendimiz’le geçen güzel hatıralarınızdan bahsedebilir misiniz?

Âh canım, o benim hayatımın en parlak kuyruklu yıldızıydı. Rabbimiz’in bize İstanbul’a gelişimiz vesîlesi ile en büyük ikrâmı, mânevî bir hayatla tanışmamızdır. İstanbul’a gelene kadar câhiliye dönemi yaşadık sanki…

Ahmet Bey, İstanbul’a mal almaya geldiğinde, amcası vesîlesi ile Erenköy’den ev almış. Anneannem, Sâmi Efendi Hazretleri’ne intisaplıydı zaten; oradan yolumuzu az çok biliyorduk. 1966 yılında annem, babam, anneannem Sami Efendimiz’le beraber hac yapmışlar. Hac hatıralarını anlatırken, tavaf yaptığı esnada Sami Efendimiz’in benzinin sarardığını anlatmışlardı.

Erenköy’e taşındığımızda binamızın bitişik komşusu, Mûsâ Efendi babamızın kardeşi Muammer Topbaş Bey’in eviydi. Bu bize Allâh’ın ikramıydı. Hanımı Fikret Teyze (Fatma Feride Annemizin kardeşiydi) benim annem gibiydi, en iyi arkadaşım oldu. Arada telefon açar, hasbihal ederdik.

Biz aile apartmanında oturduğumuz için hangimize bir misafir gelse, hepimiz oraya yardıma giderdik veya birbirimizi dâvet ederdik. Bir sabah Fikret Teyze beni telefonla aradı:

“-Nurhayat kızım, yarın sana hasbihal etmeye geleceğim. Ama baş başa olalım, komşularına haber verme!” dedi. Ben de:

“-Tamam Fikret teyzeciğim.” dedim.

Onun aramasından bir gün önce Sâmi Efendimiz’i rüyamda görmüştüm. Rüyamda Sâmi Efendimiz’in cenazesindeymişiz. Ama cenaze Sahrâ-yı Cedid Camii’nden köşke doğru, mehter takımı gibi konvoy hâlinde beyaz elbiseli büyük zâtlar geliyor.

“-Aman yâ Rabbi! Bu zâtlar, tâ Medîne’den Sâmi Efendimiz’in vefâtına gelmişler! Ben de bu gelen zâtlara bir tatlı yapayım!” diyorum.

Uyandım. Rüyanın sevinci içimi kaplamıştı. O sırada kapımız çaldı. Amcamın hanımı kek tenceresi istemek için gelmiş. (Eskiden herkeste her tencere olmazdı. Birbirimizin tencerelerini ihtiyaç oldukça ister, kullanırdık. Eşya az, samimiyet çoktu. Şimdi herkesin her tenceresi tavası var, kimse birbiri ile iletişim hâlinde değil!) Ben de:

“-Yengeciğim, tencereyi vermeden bugün gördüğüm rüyayı size anlatmak istiyorum.” dedim ve rüyamı anlattım. Yengem:

“-Nurhayatcığım, Bedia Sultan (Sâmi Efendimiz’in kızı) Medîne’den gelmiş. Bugün randevu aldım, onu ziyarete gideceğim.” dedi.

“-Yengeciğim, bu keki ben yapayım!” dedim.

“-Kızım, şimdi ben niyetlendim, ben yapayım.” dedi.

“-Tamam o zaman… Siz de Bedia Anneye bizden selâm ve hürmetlerimizi iletirsiniz.” dedim.

Yengem gidince selâmımı ve rüyamı iletmiş. Bedia Annemiz:

“-Evlâdım, rüyası apaçık ortada… Kızımız bu kapıdan girmiş. O kızımızı da alıp getirseydin ya!” demiş. “Bizden de ona selâm götür!” diye eklemiş.

Yengem gelince olanları anlattı. Sevinçten uçtum tabi... Ertesi gün de Fikret Teyze ziyarete geldi. Bana:

“-Dersli misin?” diye sordu. Ben de:

“-Âh nerede, Fikret Teyzeciğim! Çocuklarım küçük…” dedim. Bana kendi hayatından anlattı ve ders almaya teşvik etti.

“-Yarın, ana-kız gibi Zâhide Hanıma gidelim, rüyanı anlatalım.” dedi.

Ben giderken ders alacağım için hediye bir çikolata almak istedim. Fikret Teyze:

“-Olmaz, onu da ben alacığım.” dedi.

Bir anne gibi alıp götürdü, dersimi aldırdı. Anne gibi müşfik bir hâfız-ı kelâmdı. Vefâtından on beş sene sonra, onun evi Şehbal oldu. Hizmetleri o evde devam ediyor, elhamdülillâh!

Ben Mûsâ Efendimiz ile tanışmadan evvel Feride Annemizle tanıştım. Cumartesi günleri Erenköy’e, genç kızlarımıza sohbet etmeye gelirdi. Çok güzel bir insandı Feride Annemiz… Gençlerle çok ilgilenirdi. Onlara hadîs-i şerîfler ezberletir, İsm-i Âzam duâları öğretir, haftalık sohbet yapardı. O hafta da sohbet bizim evdeydi.

Zehra Sert Kardeşim, bizim evimize Feride Annemi getirdi. Eve girince:

“-Nurhayat, gençler toplanana kadar seninle özel bir hasbihal yapalım.” dedi.

Oturma odasına geçtik. Bana:

“-Kızım, arkadaşların iyi insanlar mı?” diye sordu. Ben de:

“-Arkadaşlarımın iyi insanlardan olup olmayacağını nereden anlayacağım Feride Anneciğim?” diye sordum.

“-Yan yana geldiğinizde konuştuğu şeylerden anlayabilirsin.” dedi. “Fikri neyse zikri de odur. Çarşı pazardan bahsediyorsa, o çarşı hanımıdır. «Perde yıkadım, evi silip süpürdüm…» diyorsa, boş lâf… Ben mi yapacağım, vazifen, sen yapacaksın. Yok, durmadan çocuğundan bahsediyorsa, çocuğu onun putudur! Allah için, sana faydalı olacak hizmetten, fakir-fukarânın gönlünü almaktan bahsediyorsa, o senin için hayırlı arkadaştır, kızım! Hadi, salona geçelim, artık sohbetimizi yapalım!” dedi.

Allah kendisine gani gani rahmet eylesin; bu güzel nasihatlerden sonra hayatıma çok dikkat etmeye başladım. O günkü gençlerin sohbetine, Florya’dan başka cemaatten olan bir arkadaşı da dâvet etmiştik. Bu kızımız, Feride Annemizin sohbetinden çok etkilendi ve:

“-Haftaya bizim evimize sohbete gelir misiniz?” dedi.

Ben, Feride Annem tâ Florya’ya gitmez diye düşünürken Feride Annemiz:

“-Getiren olursa gelirim kızım.” dedi. Zehra Sert Kardeşimiz:

“-Ben götürürüm sizi teyzeciğim!” dedi. O kızımız:

“-Hayır, bizzat gelip ben sizi alırım. Biraz erken gelirsiniz, ben öğle yemeği ikram etmek istiyorum.” dedi.

Haftaya Zehra kardeşimiz bizi aldı, o kızımız Florya’dan geldi. Hepimiz Köşk’e, Feride Annemi almaya gittik. Ben o zamana kadar Mûsâ Babamı yakından hiç görmemiştim. Umrelere gittiğimizde uzaktan görmüştüm. Zehra kardeşim, genç kızlarımızla Feride Annemizi almak için köşke girerken:

“-Ben kenarda bekleyeyim, kızlar görsün Mûsâ Efendimiz’i… Çok kalabalık olursa, ayıp olur!” dedim.

Ben merdiven başında beklerken Mûsâ Babam da camlı köşkten kedilere yemek vermek için çıkıverdi. Çok güzel bir tevâfuk oldu. Mûsâ Babam başını kaldırdı, bizi gördü. Ve yanına çağırdı. Ben yanına varınca, heyecandan ne diyeceğimi bilemeden:

“-Ben Nurhayat…” dedim. Mûsâ Efendimiz de:

“-Mâlûm evlâdım. Cân u gönülden istersen, Allah ayağına getiriverir!” dedi.

Feride Annemiz ayakkabılarını giymiş, geldi. Mûsâ Efendimiz:

“-Fatma, sizi biraz bekleteceğim. Ben kızlarımla biraz görüşeceğim.” dedi. Feride Annemiz de, “peki” dedi.

Florya’dan gelen kızımız, kızım Ayla ve ben; üçümüzü camlı köşke aldılar. Benim heyecandan dilim damağım kurudu. Konuşamıyorum. Mûsâ Babam, bana gül şerbeti alıp ikram etti. Ben iki-üç yudum içtim, sanki çölde bir derya bulmuş gibi ferahladım. Sonra baktım kızlar da çok heyecanlı… Onlara da bardağı vermek istiyorum, ama nasıl davranacağımı bilmiyorum. Sonra bir cesaret geldi:

“-Bardağı kızlara doğru uzatıp vereyim mi?” dedim.

Mûsâ Babam:

“-Ver kızım, paylaşmak güzel haslet!” dedi.

Çıkarken bana dönüp:

“-Arayı uzatma, evlâdım!” dedi.

Uzun zamanlar geçti aradan… Ben, yüz verdiler, hemen koşup gidip rahatsız etmek olmaz diye, hasretle kavrulduğum hâlde edepsizlik olmasından endişe ederek gitmedim. Erenköy’den Mûsâ Babamın sohbetine gidenlerin ağzına bakardım, anlatsalar da biz de istifade etsek diye… Bir sohbetinde Mûsâ Babam:

“-İçinizde Erenköy’den gelen var mı?” demiş. Oradan birkaç kişi, “Biz varız!” demişler. Mûsâ Babam, onlara orada:

“-Nurhayat kızımız var, onu kollamak lâzım!” demiş.

Gülşen Sabuncu sohbetten gelince bunları bana anlattı. Ben edepsizlik olmasın diye gitmiyorum deyince:

“-Sen randevu al, git kardeşim.” dedi.

Randevu aldım, gittim. Gittiğimde bana Mûsâ Babam:

“-Özlettin be evlâdım!” dedi.

Ben de başımı eğdim, bir şey söyleyemedim. Bunun üzerine bana:

“-Edep güzeldir, ama yerinde olursa daha güzeldir. Fazla edep, insanı geri koyar kızım!” dedi. Sonra Süreyya Vâlide’ye dönüp:

“-Süreyya kızım, anlaşılan bu kızımız edep gözetiyor. Cumartesi kahvaltıya davet etsek uygun mu?” diye sordu. Süreyya Ablamız da:

“-Uygundur, babacığım.” dedi.

Eliyle dizine mühür basar gibi pıt diye vurup:

“-Bundan sonra Cumartesi günleri, on buçukta kahvaltıya bekliyoruz.” dedi.

O gün içimi dolduran mutluluğu anlatacak kelimeler bulamıyorum. Orada Mûsâ Babam’ın gelini ile istişare edip misafiri ondan sonra davet etmesi çok dikkatimi çekmişti. Hâlbuki o zaman onlar aynı evde beraber yaşamıyorlardı. Ama orada bize, bir kayınpederin gelinini sahiplenmesini, ona değer vermesini gösteriyorlardı. Biz gidip geldikçe sohbetleriyle bizleri yetiştirdiler; önce sohbet okuyuculuğu, sonra gençlerle ilgilenme vazifeleri verip bizi bugünün hizmetlerine hazırlamış oldular.

Sohbetlerime muhabbetle; dilimde kelime-i tevhidler, salavât-ı şerîfelerle mânen hazırlanarak giderdim. Yoksa akraba-dostlarla konuşa konuşa gidersen, beyin ve kalp fuzûlî şeylerle dolar, sohbetten lâyıkıyla feyz alamazsınız. Vazifemizi alalı otuz sene oldu. “Otuz sene” deyince, Mûsâ Efendimiz’in bir sözü aklıma geldi:

“-Evlâdım, otuz senelik ihvan sana örnek değil! Tek örneğimiz, Allah ve Rasûlü’dür. Mürşid-i kâmil de bir rehberdir. Eski ihvâna, sadece benden önce girdi diye hürmet gösterirsin kızım!”

Yine bir Cumartesi günü, gelini Melek Hanım’ın evinde kahvaltı ve ardından sohbet olmuştu. Mûsâ Efendimiz o gün çok neşeliydi. Kahvaltıdan sonra misafirlerden bazıları Mûsâ Efendimiz’le özel görüşmeler yaptılar. Görüşmeler bitince Mûsâ Efendimiz çok üzgün bir şekilde:

“-Evlâdım, kalbim acıyor!” diyerek kalbini ovuşturdu. “Ben üst kata çıkayım, istirahat edeyim.” dedi.

Bazı kimseler, büyüklerimizi hiç düşünmeden gelip şikâyette bulunuyorlar; oğlundan, kızından, gelininden, hizmet arkadaşından… Büyüklerimizi bunlar üzüyor. Bugün de görüyorum Osman Efendimiz’in kapısında sudan sebeplerle görüşmeyi bekleyenler… İtiraz ve şikâyeti, Allah da sevmiyor, büyüklerimiz de sevmiyor. Yani anlamıyorum, evlâttan, gelinden şikâyet olur mu? Sen büyük olarak, anne olarak bağrına basıp sevginle tamir edeceksin, alttan alacaksın. Sabırla, muhabbetle yaklaşırsan bir gün Allâh’ın izni ile düzelir. Ama sen merhamet etmezsen, bağrına basmazsan, alttan almazsan; hep şikâyet, hep şikâyet, nerede kaldı büyüklüğün, anneliğin, ihvanlığın…

En çok gelinden şikâyet ederlerdi. Gelin, senin başının tacıdır! Neden? Oğlunun mahremiyetini koruyan, senin zürriyetini devam ettiren torunlar vermiş, gelmiş senin soyadını almış, artık o evlâdındır. Her zaman dereler dümdüz akar mı? Sabredeceksin; evlâtlarının eksiğini, gediğini kimseye şikâyet etmeyeceksin. Hele hele büyükleri üzmeyi, yormayı düşünmeyecek, onlara kıyamayacaksın! Muhabbet, ihvanlık bunu gerektirir.

 

Mûsâ Efendimiz, o zaman sohbetlerinde genç kızlarımıza ve hanımlara ne gibi tavsiyelerde bulunurdu?

 Cumartesi kahvaltılarında Feride Annemiz, Bedirhan Ablamız, Süreyya Vâlidemiz, Hocamızın kızları Zeynep ve Hafsa Hanımlar, bir de fakir Nurhayat olurdu. Kahvaltıdan sonra da Zâhide Ablamız sohbet okumak için gelirdi. En çok yaşayarak örnek oldukları şey, düzen ve tertipti. Sofrada kullanılan her eşya çok zarifti. Sofrada tabağına koyduğu her şeyden alır, bizim tabaklarımıza ikram eder ve:

“-Üstâdım Sâmi Efendi böyle yapardı…” derdi.

Sürekli dilinde, kalbinde Sâmi Efendi Hazretleri vardı. Her yediğinde besmele çekerdi.

Büyüklerden mânevî nazar almak çok güzel, kızım! Hanımları en çok giyim kuşam hususunda uyarırdı. Sade, gösterişi olmayan, mütevâzı ve takvâlı giyinmeye teşvik ederdi.

Hüdâyî Kız Kur’ân Kursu’ndan kızlarımız sohbete geldiklerinde, hemen not almak için kâğıt-kalem çıkarmışlardı. Mûsâ Efendimiz:

“-Evlâdım, bu tasavvuf sohbetinde kâğıt-kalem değil, kalbinize nakşederek dinleyin. Bu sohbetler, kalbin ilâcıdır!” dedi.

Bir defasında ziyaretlerine gittiğimde Feride Annem:

“-Kızım, sen çok zayıflamışsın.” dedi.

Mûsâ Babam bir müddet sessiz kaldıktan sonra bana dönerek:

“-Evlâdım, okuduğun yeri iki defa okumana, kendini bu kadar yormana gerek yok! Biraz da dinleyenlerin alıcıları kuvvetli olsun!” dedi.

Gerçekten ben sohbette okuduklarımız iyice yerleşsin diye bazı bölümleri birkaç defa okurdum.

Hanımlara, âile hayatını ihmal etmemelerini tembih ederdi. Meselâ benim iki sohbet grubum vardı. Zâhide Ablam, üçüncüyü de vermek isteyince:

“-Kızımızın çocukları küçük, beyi var. Âilesinin de onun üzerinde hakları var.” diyerek âile hayatının hizmette öncelik olduğunu söylemişti.

Sohbete gelen çocuklardan maddî durumu müsait olmayan âilenin çocuğuna, anne-babasının hiçbir zaman veremeyeceği çok yüksek meblağda harçlık vermezdi.

“-Yoksa çocuk, âilesini küçük görüp başkasının parasına tamah eder!” der ve böyle durumlarda îtidâli gözetmenin önemini anlatırdı.

Muhtaç âileye, zarf içinde ne gerekiyorsa verirdi. Ama orada çocuğu da terbiye etmeyi ihmal etmezdi. Şimdi herkes çocukları hediyeye boğuyor; hediye ile değil, güzel ahlâkımızla onları iknâ edebilir, kazanabiliriz.

Hanımların iktisatlı olmasını tavsiye eder:

“-Bazı hanımlar, hiçbir şeyin fiyatına bakmadan koy sepete, koy sepete alıyorlar her şeyi… Bu doğru değil, kızım… Alacağınız şeyin fiyatına, içeriğine bakmalı; ihtiyaç varsa almalıdır.” derdi. Hattâ:

“-Ben Kayserilileri severim. Onlar buraya ticaret yapmaya, mal almaya gelirler. Simit yerler, mallarını araştırıp uygun olanını alırlar. Ama halı mı alacak, en iyisini alırlar. Parayı nerede, nasıl kullanacağınızı iyi bilmek lazım…”

Şimdi insanlar, devamlı ev eşyalarını değiştiriyorlar. Halbuki büyüklerimiz yıllarca aynı eşyaları kullanırlardı. Gerçekten biz bayramda gittiğimizde köşkün içine girerdik ve hayran kalırdık; kırk-elli senelik eşyalardı hepsi de…

Bir hâtıramdan da bahsetmeden geçemeyeceğim:

Mûsâ Efendimiz’in son yıllarında köşke gittiğim bir zaman Osman Efendimiz, Mûsâ Efendimiz’in koluna girmiş, beraber yürüyorlardı. Onları uzaktan görüyorduk. Birbirlerine o kadar benzemişlerdi ki… Yanımda Süreyya Validemiz vardı:

“-Osman Efendimiz’le Mûsâ Babam ne kadar da aynîleşmişler!” dedim. Süreyya Vâlidemiz de:

“-Evet Nurhayatcığım, bunu herkes söylüyor.” demişti.

Mûsâ Efendimizin gittiği son umrede beraberdik. Biz eskiden bilmiyorduk; önce beş gün Medîne’ye, sonra Ramazan’ın son on gününde de Mekke’ye giderdik. Mekke’ye gitmeden evvel Mûsâ Babamı ziyaret edip çıkmak istedim, yanlarına girdim. Mekke’ye geçeceğimizi söyledim. Mûsâ Babam:

“-Evlâdım, bundan sonra beş gün Mekke yapın, son on gününde Medîne’de olun!” buyurdu.

Hep diyorum ya:

 “-Kızım, biz hiçbir şey bilmezdik! Dinimizi tam mânâsıyla yaşamayı bile bilmiyorduk. Ne öğrendikse bu güzel yolda büyüklerimizden öğrendik.”

 Ama Mûsâ Efendimiz çok tâkatsizdi. Sonra ağlayarak aşağıya indim. Ahmet Amcan arabada beni ağlayarak görünce:

“-Durumu nasıl?” diye sordu. Ben:

“-Çok tâkatsiz…” dedim.

“-Aklıma bir şey geliyor.” dedi. Ben de:

“-Sus, söyleme! Ben o ayrılığa dayanamam.” dedim.

İkimizde ağlıyoruz, ama sonra:

“-Allah gecinden versin, Mûsâ Babamız giderse, yerine kim gelir?” dedi. Ben de:

“-Tabi ki Osman Abimiz!” dedim.

“-Ben de öyle düşünüyorum. Bu vazifeyi, ancak o omuzlar!” dedi.

İkimiz de başka bir şey konuşmadan, ağlaşarak Harem’e vardık. Orada Fatma Yasemin kardeşimle karşılaştık. İkimiz sarıldık. Bana:

“-Nurhayatcığım, gece ne oldu biliyor musun?” dedi. Ben de hemen:

“-Yoksa vazife Osman Abi’ye mi verildi?” dedim.

“-Daha kimse bilmiyor, nereden duydun?” dedi. Ben de:

“-Kimse söylemedi, Allah söyletti.” dedim. Sonra daha sıkı sarılıp ağlaştık. Bu sevinç gözyaşları ile gelecek firâkın gözyaşları idi. Kalbimizde ikisi de aynıdır. Muhabbetimiz bağlılığımız aynıdır. Bazen kursta ders dinlerken Osman Hocamıza bakıyorum, sanki Mûsâ Babam gibi…

Bir de annelerin yetişmesi için çok nasihatlerde bulunurdu. Biz burada “ara nesil” olarak kendimizi de suçlamalıyız. Eski güzellikleri yeni nesillerimize taşıyamadık. Çünkü bizden sonraki nesil, büyük çoğunlukla bozuldu, modanın esiri oldu.

Ben bu tasavvuf yolunda; kızmayı, kınamayı değil; kıyamamayı öğrendim. Kızmak ötekileştiriyor, tebliğ yapamıyorsun… Kınarsan kınadığın başına geliyor. Bunu az-çok hepimiz hayatımızda tecrübe etmişizdir.

Bir de tasavvuf yolu, benim hâdiselere bakış açımı değiştirdi. Eskiden kızdığım şeylere şükretmeye başladım. Meselâ önceden bizim zilimize yanlışlıkla basan olsa kızardım. Bu yola girince yanlışlıkla zile basılsa da otomatiğe basıp şükrediyordum. Belki elinde eşyası vardır, belki gözü görmeyen bir yaşlıdır.

“-Pardesümü giyip dışarı çıkmadan hizmet etmeyi nasîb ettin Rabbim, şükürler olsun!” der ve sevinirim. Çünkü Mûsâ Efendimiz sohbetlerinde bize:

“-Hizmeti ganimet bilin!” diyerek çok telkinde bulunurdu. Aslında âilelerimiz de bizi bu minvalde yetiştirdi.

Anneciğim:

“-Bir yere giderken iki genç yan yana oturmayın! Konuşmaya dalar, hizmetten geri kalırsınız. Evlenince iki gelin yan yana oturmayın; evini, eşinin aldıklarını anlatır, sende olmayana hırslanarak evine gidersin! En iyisi, koltukların arasına sandalye koyarak yaşlıların yanına oturun. Çayları bitse, su isteseler hemen, ânında hizmete koşarsın!” derdi.

 Bugün sohbetlerin genç-yaşlı-gelin sohbeti gibi ayrılması, bence bu tür hizmetleri engellediği gibi nesiller arası iletişimi de bitirdi maalesef... Meselâ yaşlılar sohbetlere ya taksi, otobüs vesaireyle ya da eşinin alıp bırakması ile geliyor. Sohbetlerde gençler olsa, arabaları ile yaşlıları evlerinden alıp bıraksalar ne güzel bir hizmet imkânı olur, öyle değil mi? Ayrıca gençler, genç evine gidiyor; evine, eşyasına, bardağa, fincana, birbirinin kıyafetine bakarken kalp dünyevî şeylerle doluyor. Şimdi o dolu kalple sohbetten nasıl feyz alacak? Buna bir çare üretmemiz gerek! Tabî, hiç sohbete gitmemekten ise, böyle gitmek de iyidir.

 

Osman Efendimiz, sizi kurslara “sınıf annesi” olarak da vazifelendirmişlerdi. Bu hizmet, hangi vesîle ile olmuştu?

Osman Efendimiz’le umrelerde beraber, aynı otellerde çok bulunduk. Süreyya Annemiz de gençlere seminer yapmamı istediğinde:

“-Allah rızâsı için bunu benden istemeyin, bunu ben yapamam! Pedagog değilim, psikolog değilim!” dediğimi, Vâlidemiz, Osman Efendimiz’e iletmişler.

Osman Efendimiz:

“-Çok kitap okuyan var, ama hiç tesiri yok! Yaşayan insanın tesiri daha çok olur.” buyurmuş.

Biz böylece Kur’ân kurslarında ve Şehballerde genç kızlarımıza seminerler vermeye başladık. Ben bu arada Aziz Mahmud Hüdâyî Kız Kur’ân Kursu’nda yapılan bir hâfızlık cemiyetine katıldım. Ve bu programdan çok etkilendim, gözümün yaşı hiç dinmedi. Kızım da o zaman lise son sınıfta okuyordu ve nişanlıydı. Ben kızımı buralarda okutamadım, hafızlık okutamadım diye içim yandı. Eve gelirken gözümün yaşından arabayı zor kullandım. Kızım okuldan gelince hâfızlık cemiyetinden bahsettim:

“-Keşke sen de hâfızlık yapsaydın!” dedim gözyaşları içinde… Kızım:

“-Anneciğim, maalesef treni kaçırdım.” deyince sanki o an yaram iyice kanamıştı. O an, hiç terk etmediğim bir duâya başladım:

“-Yâ Rabbi, beni affet, basîretimi aç!” dedim.

Aradan çok kısa zaman geçti. Köşkten haber geldi. Büyüklerimiz bizi köşke çağırmışlardı. Ravza Hanımla beraber gittik. Mukadder Hocamız ve sizleri hep orada tanıdım, kızım. Sizleri evlâdım gibi çok severim. Osman Hocamız, bize «Kursta kızlarımıza hizmet edeceksiniz, onlara rehber annelik edeceksiniz!» dediler.

İçimden, herhalde kızımı hâfız yapamadığım için döktüğüm gözyaşı ile yana yakıla yapılan duânın ikrâmı olarak bize bu hizmet nasip oldu diye düşündüm. Hâfız kızlarımın sınıfına girdiğimde bana:

“-Hocam…” dediler.

“-Evlâdım, ben sizin hocanız değilim. Biz sizin anneniz, ablanız, kardeşiniz olayım; hangisini istersiniz?” deyince hâfız kızlarımız hep bir ağızdan:

“-Annemiz!” dediler.

Sevinçten ağladım, yavrum! Ben kızımı hâfız yapmadım, ama onlar bana “Anne” dedi ya, dünyalar benim oldu.

 

Son olarak dergimizi okuyan gençlerimize, hanım kardeşlerimize ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?

Şimdi evlerde kayınvâlide-kayınpeder yok! Ama fırsat buldukça onlara hizmet etmeyi de ganimet bilsinler. Özellikle hafta sonları, temiz evleri, mis gibi kokan yemekleri ile âilelerini ikramlandırsınlar. Şimdi erkekler dışarıda yemek yemeyi teklif ediyor, hanımları yorulmasın diye… Bizim beylerimiz de dışarıda yemek yemeyi teklif ederdi. Ama biz haram kimselere görünmeden, evimizde temiz, helâl sofralarımızda yemek yemeyi isteyelim.

Erkekler hanımlarını memnun etmek için böyle teklif etse de hanımlar hemen böyle tekliflerin üstüne atlamamalı… Evin bütçesini de düşünmeli. Bazı hanımlar, çok şuursuz oluyor; erkek ne kadar kazandı, o ay kazandı mı, kazanamadı mı, hiç düşünmüyor. Şuursuzca arkadaşları ile o cafe, bu cafe geziyor. Alışverişte sınır tanımıyor. Sonra eşine:

“-Aşkım, canım!” diyor.

Ne aşkı, adamın canını çıkarmışsın! Eşinin bütçesini düşünen, ona kıyamayan hanımdır, asıl seven hanım...

Anneciğim;

“-Erkek sel, kadın göl. Eğer erkek sel gibi akıtsa da kadın göl gibi toplamazsa, ailede huzur-bereket olmaz.” derdi.

Ayda-yılda bize gezmeye geldiğinde, eşim gezmeye götürmek isterdi. O damadına kıyamaz:

“-Oğlum, sen beni bir Eyüp Sultan Hazretleri’ne götür, eve getir. Ben yaprak sarayım, mantı doldurayım da Nurhayat buzluğa koysun. Hizmet ediyor, darlanmasın, elinin altında yemeği hazır olsun!” derdi. Allah râzı olsun.

Gençlerimize ikinci tavsiyem de Allâh’ın kendilerine takdir ettiği âilelerini sevsinler. Evlenince de eşlerinin âilelerini sevsinler. Bunları seçmedik, Allâh’ın nasibi...

Firâsetli olalım, herkesin kalbine giden mutlaka bir yol vardır. Şimdi çocuklara sürekli:

“-Sen çok akıllısın, sen çok iyi biliyorsun!” diyorlar.

Halbuki bilmişlik taslamak iyi değildir. Bazen bilmiyorum demek güzeldir. Büyüklerle istişare yapmak, tecrübelerinden faydalanmak lâzımdır. Biz bunun bereketini çok gördük. Şimdi istişare yapan yok denecek kadar azaldı.

Okuyan kızlarımız da evliliği geciktirmesinler. Seherlerde kalkıp çok duâ etsinler. Büyükler de çocukların, gençlerin gönlünü almayı bilecek. Annem, ufak çocuktan bir şey istese, o kalkıp getirince çocuktan helâllik dilerdi.

“-Aman anne, niye helâllik diliyorsun, onun vazifesi!” derdim.

“-Olur mu kızım, çocuk tatlı oyunundan kalktı, benim istediğimi yaptı.” derdi.

Gençlerimiz biraz telefonlardan, kitaplardan başını kaldırsınlar. Babaanneleriyle, anneanneleriyle sohbet edip onların hayatlarını dinlesinler. Hayat şu anki gibi değildi; nerelerden nerelere geldi, bir dinlesinler…

Annem biz hiç şikâyet etmeyelim diye:

“-Nasılsınız?” diye sormaz:

“-İyisiniz inşâallah…” derdi. Biz de:

“-Elhamdülillah, iyiyiz.” derdik.

“-Evinizden, eşinizden şikâyet ederseniz, o rızkı kazanan eşinizin lokmasını nasıl yiyeceksiniz?” derdi.

Şikâyet etmeyeceğiz, merhamet edeceğiz kızım…

Bir defasına Kayseri’ye annemlere tek gitmiştim. Babam:

“-Bir daha bu eve aslâ tek gelmeyeceksin! Beyinle beraber geleceksin, onunla beraber gideceksiniz. Evlenen eşlerin âilelerinin evine tek gidip gelmesi olmaz!” dedi.

Beni iki gün sonra İstanbul’a geri gönderdi. Âilede huzur istiyorsak fedakâr olacağız, kızım... Elhamdülillah, hep geriye bakınca güzellikler görüyorum. Anneciğimin dediği gibi, bu kadar güzellik varken biz bula bula kusuru mu görelim?

Saygı gösterirseniz saygı görürsünüz yavrum. İyi ki varsınız güzel yavrular…

Halimeciğim, bana bu kıymetli sayfalarda yer verdiğin için çok teşekkür ederim. Rabbim, Cennette de bizleri beraber eylesin!

 

Allah size de âilenizle beraber güzel hizmetlere devam edeceğiniz hayırlı, uzun ömürler ihsan eylesin, Nurhayat Ablacığım.

PAYLAŞ:                

Halime Demireşik

Halime Demireşik

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle