Ya Rasulallah, Şimdi de Senin Gönlüne Talibiz!

0
Sayı: Asr-ı Saadette Yaşamak Demek SÜNNET VE SİYER
Ya Rasulallah, Şimdi de Senin Gönlüne Talibiz!

YÂ RASÛLALLÂH,

ŞİMDİ DE SENİN GÖNLÜNE TÂLİBİZ!

 

Rabbimizin lûtf u keremi ile hizmet saham Siyer-i Nebî olduğundan, gerek talebelerimden, gerekse okuyucularımdan son yıllarda en çok şu soru soruluyor:

“-Hocam, bizim buralarda insanlar namazların sünnetini terk ettiler. Onlara ne cevap verebilirim?”

Veya:

“-Hocam burada hızla yayılan bir cemaat, Sünnet ve hadisleri inkâr ediyor. Ne söylesek kâr etmiyor, nasıl davranmalıyım?”

Bu ve bu minvaldeki sorular… Farklı bölgelerden, farklı yaş gruplarından devamlı gelir oldu.

İki ay evvelki “Asrın Müseyleme’lerine Karşı Uyanık Olalım!” başlıklı yazımızda da bu tür sapıklıklara inanmış ve etrafını da ifsat etmeye gayret eden, dahası bunu kendine ibadet edinmiş güruha dair yazmıştık. Rabîulevvel Ayı münasebeti ile bu yazımızda da “Allah ve Rasûlü’ne itaatin farz mı, vâcip mi, yoksa isteyenin terk edebileceği muhayyer bırakılmış bir husus mu olduğunu” incelemeye çalışalım. Acaba Peygamber Efendimiz’e itaat edersek ne kazanırız, itaat etmezsek ne kaybederiz? Bu konu, satırların kâfî gelmeyeceği kadar derin… Ama biz, bize ayrılan mahdut sayfaların ve âciz kalemimizin ifade kudreti nisbetinde anlatmaya ve anlamaya gayret edelim inşâallah!

* * *

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, gördüğü bir rüyâ üzerine müslümanları Kâbe’yi ziyâret ve tavâfa dâvet buyurdu.[1] Bu umre dâvetine icâbet eden bin dört yüz[2] sahâbîsi ile birlikte Hicret’in altıncı yılında, Zilkâde ayının birinci Pazartesi günü, Mekke’ye hareket etti. Ancak müslümanların Mekke’ye doğru yola çıktıklarını haber alan Kureyşliler’de müthiş bir tedirginlik baş gösterdi. Aralarında toplanıp mü’minleri Mekke’ye sokmamaya karar verdiler.

Bu arada müslümanlar Medîne’den çıkmış, Mekke civarında konaklayacak kadar yakınlaşmışlardı. Bunu duyan müşrikler, müslümanların niyetini iyice anlamak ve onları Mekke’ye sokmayacaklarını bildirmek için birkaç elçi gönderdiler. Elçilerin müslümanlar hakkında olumlu beyanları, Mekke’nin ileri gelenlerini tatmin etmiyor ve müslümanları, umre yapmak için bile olsa Mekke’ye sokmamak üzere yemin üzerine yeminler ediyorlardı.

Gelen müşrik elçilerin hiçbirinde de antlaşma ve sulh için kesin bir netice elde edilemediğinden, bu defa Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’ı Mekke’ye, müşriklerle görüşüp meseleyi hâlletmesi için gön­derdi ve ona:

 “-Kureyşlilere git! Onlara haber ver ki, biz buraya hiç kimse ile çarpışmak için gelmedik! Biz ancak şu Beytullâh’ı ziyâret için, onun haremliğine riâyet ve tâzîm ederek geldik. Yanımızdaki kurbanlık develeri kesecek ve döneceğiz! Sonra onları İslâm’a da dâvet et!” buyurdu.

Aynı zamanda Mekke’deki erkek-kadın bütün mü’minlerle görüşmesini, Mekke’nin yakında fethedileceğini müjdelemesini, Allah Teâlâ’nın dînine yardımcı olduğunu, Mekke’de îmânın açığa vurulacağı günün yaklaştığını haber vermesini de emir buyurdu.[3]

 Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh’ın emri mûcibince hemen hareket ederek Mekke’ye gitti. Müşriklere, niyetlerinin umre yapıp dönmek olduğunu anlattı. Müşrikler buna rağmen yine de izin vermediler. Hazret-i Osman’ı göz hapsinde tutarak:

“-İstiyorsan sen tavâf edebilirsin!..” dediler.

Fakat kendisini Allâh’a ve Rasûlü’ne adamış olan mübârek sahâbî Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-:

“-Hazret-i Peygamber Kâbe’yi tavâf etmedikçe ben de edemem! Ben Beytullâh’ı, ancak O’nun arkasında ziyâret ederim...” diyerek Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sel­lem-’e olan sadâkatini bildirdi.[4]

Bu temaslar sebebiyle Osman -radıyallâhu anh-’ın geri dönüşü gecikince, hakkında, öldürüldüğü şâyiası çıktı. Bunun üzerine müslümanlarla müşriklerin arasındaki hava gerginleşmeye başladı. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisini temsil eden Hazret-i Osman’ın öldürülme ihtimâli üzerine derhal ashâbını toplayıp:

“-Anlaşılan müşriklerle vuruşmadıkça buradan ayrılamayacağız!” buyurdu.[5]

Ardından, Allah yolunda canlarını fedâ etmek için bütün ashabdan bîat istedi. Kadın-er­kek bütün mü’minler:

“-Allah Rasûlü’nün gönlünde ne murâdı varsa, onun üzerine bîat ediyorum.” diyerek Rasûlullâh’ın bu arzusunu seve seve yerine getirdiler.[6]

Mü’minler, Allah yolunda ölünceye kadar savaşmaya söz verdiler. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek ellerini tutarak bîat ettiler. Bîatin sonunda Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir eliyle, diğer elini tutarak:

“-Bu da Osman’ın bîatidir!” buyurmak sûretiyle Osman -radıyallâhu anh-’a olan îtimad ve muhabbetini, fiilî olarak izhâr ettiler.[7]

Bir ağacın altında yapılan bu bîate, “Bîatü’r-Rıdvân” ya da “Hudeybiye Bîati” denildi. O gün bir münâfık hâriç, bütün ashâb bîat etmişti. Bu bîat, ashâb-ı kirâmın, Cenâb-ı Hakk’ın yüce rızâsını kazanmalarına vesîle ol­du:

“Andolsun ki, o ağacın altında Sana bîat ederlerken Allah, o mü’minlerden râzı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş, onlara huzur ve sekînet indirmiştir...” (el-Fetih, 18)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün Hazret-i Hafsa vâlidemizin yanında:

“-İnşâallâh ağacın altında bîat eden Ashâb-ı Şecere’den hiç kimse Cehenneme girmeyecek!” buyurdular.

Bu söz üzerine aklına bir soru takılan Hafsa vâlidemiz:

“-Peki yâ Rasûlallah! Cenâb-ı Hak: «İçinizden hiçbiri istisnâ edilmemek üzere mutlakâ herkes cehenneme varacaktır.» buyuruyor. (Meryem, 71) Bu nasıl olacak?” dedi.

Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“-Allah Teâlâ şöyle de buyurdu.” diyerek bir sonraki âyeti okudu: «Sonra müttakî olanları kurtarırız da, zâlimleri diz üstü çökmüş vaziyette orada bırakırız.» (Meryem, 72)”

Akabinde de buradaki “Cehenneme varmak”tan maksadın, Sırat’tan geçerken Cehennemin yanından geçmek olduğunu, yoksa içine girmek mânâsına gelmediğini açıkladı.[8]

* * *

Yukarıda anlattığımız hâdiseleri, Allâhu a‘lem, Rabbimiz kıyamete kadar gelecek mü’minlere iki önemli hususu bildirmek için yaşatmıştı sanki…

Birincisi, Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’ın muhabbet, sadâkat ve bağlılığı; gelecek nesillere örnek olmalıydı. Zira Hazret-i Osman, Mekke’ye vardığında müşrikler ona:

“-Sen bir müddet Mekke’den çıkma, ama Mekke içinde istediğin gibi Kâbe’yi ziyaret et, umreni yap!” diye izin verdiklerinde, Hazret-i Osman’ın:

“-Allah Rasûlü, Kâbe’yi tavâf etmedikçe, ben de edemem! Ben Beytullâh’ı, ancak O’nun arkasında ziyâret ederim...” demesi; “Ben ümmeti olarak, ancak O’nun yaptığını yapar, ibadette bile O’nun önüne geçmem! Her hâlimle, ancak O’na itaat ederim!” demekti âdeta...

Sahâbeyi sahâbe yapan özelliklerden birisi, bu muhabbette gizliydi. Bu hâli Mevlânâ, şöyle anlatır:

“Bu can bu tende oldukça Kur’ân’a kulum, köleyim;

Muhammed Muhtar -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yolunun toprağıyım…”

İkinci husus ise, bugünümüze pek çok bereket saçan hikmetlerle doludur. Zira birçok müslüman, bugün kendisine:

“-Rabbim benden râzı mıdır?” Yahut:

“-Allâh’ın benden râzı olduğunu nasıl anlarım?” diye soru soruyor.

Bu sorunun cevâbını da bize Rıdvan Ağacı’nın altında, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek ellerini tutarak canını feda pahasına bîat eden, böylece muhabbet ve itaatin destanlaşmış hâline örnek olan sahâbe efendilerimiz vermektedir.

Zira bu bîat, Akabe bîatı gibi şartları belli olan bir bîat değildir. Bu bîatta, ashâb-ı kirâm, Peygamber Efendimize âdeta şunu ispat etmiştir:

“-Şimdiye kadar sözümüzle, yaşantımızla Sana bîat ettik. Mübârek ağzından dökülen her emir veya ricayı, baş tâcı edip îcâbını yaptık. Senin şahsında sergilediğin, gördüğümüz her sünneti de hiç sormadan, kendi hayatımıza taşıdık. Senden ne gördüysek, ne eksik, ne fazla; aynısı ile taklit ettik. Yâ Rasûlallah! Şimdi Senin gönlüne tâlibiz. Elbette bizler beşer olarak Senin gönlünden ne geçer bilemeyiz, ama biz yine de inşirah bulmuş o mübarek gönlüne tâlibiz. Orada bâtıl mesken tutmaz; orada Hakk’ın rızası dışında hiçbir şey barınmaz. Gönlünden geçene tâlip olmak, bizi gönlünde yer tutmaya götürüyorsa, o pâk gönülde bir yer edinebilmek için dünyaya âit ne varsa, ayaklarının altına sermeye hazırız! Kur’ân, Cibril vâsıtası ile Senin kalbine inmişti. İşte Kur’ân’ın bu dünyada mekân bulduğu o yüce gönlüne tâlibiz! Bu yüzden bütün kalbimizle diyoruz ki:

«Allah Rasûlü’nün gönlünde ne murâdı varsa, onun üzerine bîat ediyorum.»[9]

Ucunda mutlak bir ölüm tehlikesi olsa da ahdimizden, bîatımızdan dönmeyiz. Elimizde düşmana mukabele edecek silahımız olmasa da, buraya sadece ibadet maksadıyla geldiğimiz için hazırlıksız olsak da, düşman sayıca bizden katbekat fazla olsa da, Allah yolunda ölünceye kadar savaşmaya söz veriyoruz!” diyerek Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek ellerini tutarak bîat ettiler.

 Böyle kritik bir anda, tam bir sadâkat ve fedakârlıkla yapılan bîat, ashâb-ı kirâmın, Cenâb-ı Hakk’ın yüce rızâsını kazanmalarına vesîle ol­du:

“Andolsun ki, o ağacın altında Sana bîat ederlerken Allah, o mü’minlerden râzı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş, onlara huzur ve sekînet indirmiştir...” (el-Fetih, 18)

İşte bu âyet, Allâh’ın rızasının yolunu gösteriyor. Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına tâlip olanlar, Allah ve Rasûlü’ne itaat ve muhabbetle bağlanmalıdırlar. O’nun emirlerine uymak gerektiğinde, “Ama, fakat, lâkin…”e yer yoktur. Bahaneye, mazerete, izne, olur olmaz rehâvete, pişkince tembelliklere mahal verilmez. “Duyduk ve itaat ettik!” teslîmiyeti ile, Allâh’a ve Rasûlü’ne teslim olmak gerekir. Aksi hâlde onların rızâ ve muhabbetine talip olduğunu söylemek, beyhûdedir.

 Âyetin devamında ise, dünya ve âhirette Rabbimizin bizden râzı oluşunun nişânesi olarak kalplere huzur ve sekînet indireceğini müjdeliyor. Yani Allah ve Rasûlü’ne itaat ve muhabbet, bizim rızâ makamındaki derecemizi belirliyor. Bu yüzden olsa gerek ki, Kur’ân-ı Kerîm’de muhtelif otuz üç âyet-i kerîmede “Allah ve Rasûlü’ne itaat” birlikte emredilmiştir.

Peki, Peygamber’e itaat etmek nasıl olur?

Tefsir ve hadis âlimleri Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e itaatin, O’nun sünnetine sarılmak, Allah’tan alarak ortaya koyduğu buyruklara samimiyetle boyun eğmek olduğunu söyleyerek şöyle demişlerdir:

“Allah Teâlâ, peygamber gönderdiği kimselere, gönderdiği peygambere itaat etmeyi farz kılmıştır. Zira âyet-i kerîmede: «Biz gönderdiğimiz her peygamberi, kendisine itaat edilsin diye gönderdik... » (en-Nisâ, 64)

Başka bir âyet-i kerîmede de:

 “Peygamber’e itaat eden, Allâh’a itaat etmiş olur…” (en-Nisâ, 80) buyrulmaktadır. Zira Peygamber, sadece Allâh’ın emrettiğini emreder, O’nun yasakladığını yasaklar. Bunun dışında kendiliğinden bir şey yapmaz. Âyetin devamı ise çok manidardır:

İtaat etmeyenlere ise aldırma. Çünkü Biz Seni onların üzerine bekçi göndermedik!” (en-Nisâ, 80)

 Ebu Hüreyre -radıyallâhu anh-’ın rivayetine göre, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Bana itaat eden Allâh’a itaat etmiş, bana karşı gelen de Allâh’a karşı gelmiş olur.”[10]

Zâhid ve müfessir Sehl bin Abdullah et-Tüsterî’ye İslâm esaslarının ne olduğunu sordular. O da şu âyet-i kerîmeyi okudu:

“…Peygamber size neyi emrettiyse ona uyun, neyi yasakladıysa ondan kaçının!..” (el-Haşr, 7)

* * *

Sünnet’i inkâr eden ve Rasûlullah’a itaat etmeyen bu sapıklar, bu davranışlarının sebebi olarak “Peygamber Efendimiz’in de beşer olduğunu, hatalar yaptığını (zelle), bu yüzden Sünnete güvenilmeyeceğini” iddia ediyorlar.

Bu câhiller bilmiyor mu ki, zelle, Allah Teâlâ tarafından peygambere gayr-i irâdî olarak işletilir. Böylece peygambere “itâb (uyarı ve düzeltme) âyeti” gelerek bu gayr-i irâdî hata, yine âyetle düzeltilir ve bizlere âdeta şu öğretilir:

“-Bakın, peygamber ilâh değildir. Hatası sebebi ile acziyet tattırıldı ki, siz daha önceki bazı peygamberlere yaptığınız gibi O’na da ilâhlık atfetmeyin! O bir insandır, ama peygamberdir! Hata üzere bırakılmaz. O’nun yaptıkları vahyin süzgecinden geçmiştir. O’nun söz ve davranışlarında, Allâh’ın muradına aykırı bir şey kalmamıştır. Her ânı, murâkabe altındadır ve O, Allah adına hiçbir zaman yalan konuşmaz, O’na kesinlikle iftirada bulunmaz! O hâlde O’na tâbî olduğunuzda, tamamıyla Allâh’ın emir ve yasaklarına uyduğunuz hususunda emin olabilirsiniz!”

Peygamberlerin zelleleri ve onları îkaz eden itâb âyetleri, o örnek insanların, kulluğun her hâlindeki mükemmelliklerini bize gösterir. Onlar takvâda örnek oldukları gibi, hatanın peşinden gelen pişmanlık ve tevbede de ümmetlerine örnektirler.

Peygamber’e itaati emreden âyet-i kerîmelerden, Muhammed Sûresi’nin 33. âyet-i kerîmesi, O’na itaat etmeyenlerin kıyamet günü amellerinin boşa çıkacağını, yaptıkları hiçbir amelin ecrini alamayacaklarını şöyle ifade eder:

“Ey îman edenler! Allâh’a itaat edin ve Peygamber’e itaat edin ki, amellerinizi boşa çıkarmayın!”

Bu açık ifadeler, “Biz sadece Kur’ân’a uyarız!” diyen insanlara yeterli bir cevap değil mi? Kur’ân’a tâbî olmak, Peygamber Efendimiz’e itaati gerektirmiyor mu? O insanlar, bu sözlerinde bile samimi değiller!..

Yine bu gürûhun kıyametteki acıklı hâlini şu âyet-i kerîme tasvir eder:

“Bilmediler mi ki, kim Allâh’a ve Rasûlü’ne karşı koymaya kalkarsa, ona içinde sürekli kalacağı Cehennem azabı vardır. İşte büyük rezillik budur.” (et-Tevbe, 63)

“Kafirler yüzleri ateşte çevrilip dururken, «Yazık bize!» derler. «Keşke Allâh’a itaat etseydik, keşke Peygamber’e itaat etseydik!»” (el-Ahzâb, 66)

Allah ve Rasûlü’ne itaat edenlerin mükâfâtı ise, bir âyet-i kerîmede şöyle ifade edilir:

“Kim Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat ederse, işte onlar peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlihlerle beraberdir. Onlar ne güzel dostlardır.” (en-Nisâ, 69)

Hadîs-i şerîfte de beyan edildiği gibi, “Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Peygamber Efendimizi seviyorsak, bunun en güzel ispâtı; dünyadayken O’nun nurlu yolunu, Sünnet ve hadislerini rehber edinerek yürümektir. Ki, bunun neticesi de âhirette, inşâallâh, Firdevs-i Âlâ’da peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlihlerle beraberlikle taçlanmak sûretiyle olacaktır.

Bu dünya herkesin tarafını belli edeceği bir er meydanıdır. Kim nerede olmak istiyorsa o tarafa geçsin. Kimseyi ikna çabasında değiliz. Âyette buyrulduğu gibi; “Yüz çevirene gelince, Seni onların başına bekçi göndermedik.” (en-Nisâ, 80) Biz tebliğ ederiz, bir de yaşayarak numûne olmaya gayret ederiz. Ötesi, kişinin kendi nefsi ile arasındaki cihattaki marifet ve mahâretine kalmış.

Biz Peygamber Efendimiz’i canımızdan daha çok seviyoruz. Rabbimiz, melekleri ve bütün yaratılmışlar buna şâhit olsun!

Çünkü bizim gönlümüzün biricik sultanı öyle bir Peygamber’dir ki, Allah, O’na itaati, kendisine itaatle eş tutmuştur.

Çünkü bizim Peygamberimiz, varlık nûrudur. Allah ve melekleri O’na salât etmiş, bizim de çokça salât etmemizi emretmiştir.

Çünkü bize öyle bir Peygamber lûtfedilmiştir ki, O, bize karşı çok şefkatli ve merhametlidir, ayrıca bize çok düşkündür.

Çünkü bizim Peygamberimiz’e ümmetine şefaat etme hakkı lûtfedilmiştir. Kıyamet günü, ümmetini kanatları altına toplayacak, onların affolunması için Allâh’a niyaz edecektir.

Çünkü bizim Peygamberimiz, âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. O rahmet sebebiyle, bütün zulüm ve ahlâksızlıklarına rağmen kâfirlere bile bu dünyada toptan helâk gelmemiştir.

Çünkü bizim Peygamberimiz o kadar yücedir ki, peygamberler bile O’na ümmet olmak için can atmışlardır.

O, peygamberler içinde bizim nasibimizdir. Biz de ümmetler için de O’nun nasibiyiz, hamd olsun. Nihâyetsiz şükürler olsun.

Bundan râzıyız ve O’na layık olmak için çırpınıyoruz. Bu nasîbi beğenmeyen, kendisi bilir. Onlar için ancak duâ eder, bu yüce nasîbin kadrini bilecek bir kalp ihsan etmesi için Rabbimize niyaz ederiz.


[1] Vâkıdî, II, 572.

[2] İbn-i Sa’d, II, 95. Daha sonra bu sayının, bedevî Araplar’ın yolda gelip katılmalarıyla artarak bin beş yüz, hattâ bin yedi yüze kadar çıktığı rivâyet edilmektedir.

[3] İbn-i Sa’d, II, 97; İbn-i Kayyım, III, 290.

[4] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 324.

[5] İbn-i Hişâm, III, 364.

[6] Vâkıdî, II, 603.

[7] Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 7.

[8] Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 163.

[9] Vâkıdî, II, 603.

[10] Buhârî, Ahkâm, 1/7137.

Yorum Yazın