Bir Kırıntı Yeter Kereminizden

0
Bir Kırıntı Yeter Kereminizden

BİR KIRINTI YETER KEREMİNİZDEN

 

Kum saati misâli, her saniye tüketmekte olduğumuz en kıymetli sermayemizi, yani ömrümüzü amansız bir düşmanlık karşısında, hiç bitmeyen bir mücadele ile sürdürüyoruz maalesef... Karşımızda aynı gaye üzerine birleşmiş ve müttefik olmuş üçlü bir takım var sanki…

Âhiretimizi geçici hevesler uğruna kurban etmeye çalışan üçlü… Şöyle ki:

Bir tarafta her daim kişiyi kötülüklere sevk eden hâliyle “nefs”

Bir tarafta insanı yoldan çıkartmak için türlü oyunlar sergileyen, Rabbinin huzurundan kovulmasına sebep olduğu isyanını her insana aşılamaya çalışan ve her türlü vesvesesi, tuzağı ile kötülüğü emreden “şeytan” -aleyhillâne-…

Bir tarafta da kişiyi günaha dâvet eden, yoluna sâdık olmayanların ayaklarını kaydırmaya gayet müsait, şatafatlı ve câzibeli bir “dünya”

Bunların karşısında ise, Rabbine kullukla vazifelendirilmiş, Hak Teâlâ’nın yüklemiş olduğu sorumlulukla mükellef, aleyhine kurulan tuzaklar ve uğrayacağı imtihanlardaki tercihleriyle âkıbetini belirleyecek olan, sırât-ı müstâkim üzere olmak için ayaklarını Hak yolunda sabit kâdem eylemeye muhtaç, yaratılmışların en güzeli, “insan”…

* * *

“Âhir zaman” diye anılan günümüzde, herkes her şeyi biliyor, daha doğrusu bildiğini zannediyor ve kimse, kimseye kendini muhtaç görmüyor. Oysa gerçekte insan ne her şeyi biliyor, ne de her şeye gücü yetiyor. Belki günümüzün insanı açısından en büyük ihtiyaç, doğruyu doğru, yanlışı yanlış olarak görüp yaşayacak “insan-ı kâmil”lerin varlığı…

“Varlığı” demek de yanlış bir ifade… Rabbimizin lütfuyla en fırtınalı denizlerde bile, yol gösterecek gökteki kandiller gibi onlar hep var olmuş ve var olacaklar… Mühim olan onların varlığından haberdar olmak, yolumuzu ve gönlümüzü onlarla buluşturmak… Onlar mahfiyet insanı, kalabalıklar içinde kaybolmayı tercih ederler. Ama kapılarını tıklatan herkese gönülleri ve kapıları ardına kadar açık… Burada iş “tâlib”e düşüyor. Mârifet, iltifata tâbî; müşterisiz metâ ise zâyî…

İnsanın, kendisini çok iyi tanıyan amansız düşmanları var: İçindeki hasmı nefsi, ilk insanı bile cennetten çıkaracak kabiliyetleri olan şeytan ve binbir süs ve câzibesiyle dünya… Bu düşmanlara karşı, toy, zayıf, câhil insanın büyük yardıma ihtiyacı var. Düşmanlarını yakından tanıyan, kendi cinsinden ve onlarla en çetin harpleri kazanmış kimselere… İşte bunlar, nefsini ve şeytanı pek çok kez mağlup etmiş ve onlarla mücadelesinde tecrübe kazanmış, nice bâdireleri selâmetle aşmış kimseler… Bunlar, Allâh’ın seçkin ve sevgili kulları… Rabbimiz bu büyük dostlarını, kullarına yardımcı olsun diye yeryüzüne yaymış, isteyen kullarının onlara ulaşmasını kolaylaştırmış.

* * *

Rabbimiz kullarını tanıyor, onların nefislerine karşı mağlup olup zulüm ve haksızlıklara düşeceğini, günahlarla kirleneceğini biliyor. Ama onları günahın bataklığında tek başlarına bırakmayacağını, rahmet ve mağfiretinin geniş ve dâimî olduğunu da hatırlatıyor:

“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allâh’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar, mağfiret eder…” (ez-Zümer, 53)

İnsanı bu günahlardan takvâ koruyacak, takvayı da îman, sâlih ve sâdık dostlar besleyecek… Rabbimiz bunu da bildirmiş bize ve adres göstermiş:

“Ey îmân edenler! Allah’tan ittikâ edin ve sâdıklarla beraber olun!” (et-Tevbe, 119)

* * *

Hâsılı kelâm, tek başına mağlup olur insan, tek başına yanılır, tek başına yenilir. Çaresiz kalır, yolu dikenlerle dolu bu yolda… Tek başına kaybeder insan…

İnsan, Allâh’a bağlılığı nispetinde sâdık olur. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zamanında, O’ndan daha sâdık bir kul yoktu. Sonra sahabe efendilerimiz, Peygamber Efendimizin gittiği yoldan gittiler ve tam bir teslimiyet ile kulluk vazifelerini yerine getirdiler. Günümüzde de bu tebliğ ve irşad vazifesini üstlenen peygamber vârisleri, evliyâullah hazerâtı yok değil!.. Allâh’ın lütuf ve merhametiyle, kıyamete kadar da her dönemde var olacaklardır, inşâallah…

Onlar, mü’minlere, nasıl kulluk yapılması gerektiği noktasında birer örnek ve rehberdirler. Onlar, Cenâb-ı Hakk’ın sâdık kulları… Onlar, “Altın Silsile”nin altın halkaları… Onlar, “Sonsuzluk Kervanı”nın âbide şahsiyetleridir… Onlar, Rıza-yı Bârî yolunda nefislerini ayaklar altına alarak mâsivâdan arınan, Yâr ile arasındaki perdeyi kaldırıp O’nunla hemhâl olan güzide insanlar… Rabbimiz de bu mübârek kimselerin hâlini şöyle tasvir etmektedir:

 “Mü’minler içinde Allâh’a verdikleri sözde duran nice erler var…” (el-Ahzâb, 23)

Bir velîye bende olmanın ve yoluna girmenin gerekliliğini, Allah dostları şöyle dile getirmiştir:

 ‘‘Kendi başına biten ağacın meyvesi olmaz. Sünnetullah, yani Allâh’ın değişmez kanunu, her şeyi bir sebebe bağlamak üzere devam edip gitmektedir. Nasıl ki, baba ve ana olmadan çocuk dünyaya gelmiyorsa, bir kâmil mürşidin terbiyesine girmeden, yeni bir âleme doğuşta da birçok özürler, sürçmeler ve yıkılmalar olabilir.’’

Rabbimizin emri sebebiyle Allah dostlarını bulup, eteklerine yapışmalı, onların sadakat ve ubudiyet boyasıyla boyanmalıyız. Ellerinden tutup yol kat etmek için talebesi olmalı, öğretilen usûl ve edeplere riâyet ederek kalben ve fiilen onlarla birlikte olmaya gayret etmeliyiz. Bu yakınlık ve huzur hâlini muhafaza ederek; oradan her ân Allâh’ın murâkabesinde bulunduğumuz şuuruna erişmeliyiz.

Bu arayış ve bağlanışın nihayetin canımızın “Cânânı”, gönlümüzün “Sultan”ı Allah Teâlâ’ya ulaşmak, bizi hakiki bayramlara kavuşturacaktır. Nitekim Alvarlı Efe Hazretleri de bu duyguları şöyle dile getirmiştir:

“Can bula cananını, bayram o bayram ola!

Kul bula sultanını, bayram o bayram ola!”

* * *

Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in Abdulhakim Arvasî Hazretleri’ne bende olduktan sonra yazmış olduğu şu güzel şiir, Allah dostlarına karşı nasıl tâzimde bulunmamız gerektiğini ve kıymetlerini ne derecede bilmemiz gerektiğini bizlere gösteriyor:

Sonsuzluk Kervanı, “Peşinizde ben,

Üç ayakla seken topal köpeğim!”

Bastığınız yeri taş taş öpeyim.

Bir kırıntı yeter, kereminizden!

Sonsuzluk Kervanı, peşinizde ben...

 

Gidiyor, gidiyor, nurdan heykeller...

Ufuk önlerinde bayrak kulesi.

Bu gidenler Altun Kol Silsilesi;

Ölçüden, âhenkten daha güzeller.

Gidiyor, gidiyor, nurdan heykeller...

 

Sonsuzluk Kervanı, istemem âzât!

Köleniz olmakmış gerçek hürriyet.

Ölmezi bulmaksa biricik niyet;

Bastığınız yerde ebedî hasat.

Sonsuzluk Kervanı, istemem âzât...

* * *

İnsan dile dökse de, dökmese de, farkında olsa da olmasa da kendisine dair bir kanaat sahibidir. Kendisini ya iyilerden görür ya da kötülerden… Doğru bir tahlilde bulunabilmek için de neyin iyi, neyin kötü olduğunu ve bu doğruya hangi pencereden baktığı çok önemlidir.

Allah dostları bizler için aynı zamanda ayna vasfındadır. Onlar ki, sünnet-i seniyyeden şaşmadan, her hâli ile Allâh’ı hatırlatan, “kul” olmanın nasıl olması gerektiğini bizlere hâl dili ile öğreten iyilik ve güzelliğin zirveleridir…

Biz de kendimizi o aynada muhasebe ederek, hâlimizin onların hâline ne kadar benzediğini görebiliriz… Denilir ki:

“-Allah bir kulu hakkında hayır murad ederse ona nefsinin kusurlarını gösterir.”

Büyüklerin bu konudaki duâsı ise şöyle olmuştur:

“Allah’ım; iyiliklerim Senin katında çok bile olsa, onları benim gözümde az eyle. Kötülüklerim Senin nazarında az bile olsa onları benim gözümde çok eyle.”

İyiliğini az gören kişi, onları arttırmak için gayret ederken, hatalarını çok görenler de azaltmak için çaba gösterirler. Bu da her hâlükârda kulun hayrınadır.

Şâir ne güzel söylemiş:

Aynalara ayna yâr

Aynada bir ayna var.

Dile gelsin aynalar

Sen değilsem kim benim?

Rabbimiz, insan denilen bu muammâyı çözmeyi hepimize nasip etsin. İnsanı tanıyan, onu yaratan Rabbini de tanır. İnsan, Cenâb-ı Hakk’ın muhteşem bir sanat harikasıdır. Sırlar yumağı, tezatlar meşheridir. Aşağıların aşağısından Refîk-i Âlâ’ya çıkabilecek bir meziyete sahip olduğu gibi, ahsen-i takvimden hayvandan daha aşağı derekelere sürüklenebilecek yegâne varlıktır. O her an tercihleriyle yolunu belirler, iç dünyasında bitip tükenmeyen ihtilâçlar ve fırtınalar yaşar.

Hiçbir insan birbirine tamamen benzemez, ama her insanın birbiriyle ortak yönleri, değişmez vasıfları vardır. Bu yüzden ilk insandan son insana kadar her insan “özel” ve yine bu sebeple bütün insanlar birbiriyle “aynı”dır. İlk insanın kalbini kemiren düşmanlar, vesvese, hırs ve zaaflar neyse, bugünkü insan da ondan farksızdır. İlk insanın fazilet ve yüceliğine sebep olan özellikleri neyse, kıyamete kadar bütün insanlar da aynı özelliklere sahip olacaktır.

İşte bu sebeple peygamberler ve ilâhî kitaplar; birbirinden farklı, ancak birbirinin aynı olan insanlara hep “ortak şeyler” söylemiş, onları hayır ve saadete çağırmıştır.

Allâh’a giden yol bellidir; o yolun durakları ve vâsıtaları da… İnsanı, aziz veya sefil kılacak, bu çetin yolda yapacağı tercihleri ve seçeceği yol arkadaşlarıdır. Rabbimiz bizi, nefs ve şeytanın yol arkadaşlığından korusun. Onların arkadaşlığının sonu bellidir. Bizi, nîmet verdiği, nebîlerin, rasûllerin, şehidlerin, sıddîkların, sâlih ve sâdık velîlerinin hemrefîki eylesin. Bizi, onlarla yaşatıp yine o güzel kullarla birlikte haşr u cem eylesin. Âmin.

 

Merve GÜLEÇ

 

Yorum Yazın