Vuslata Can Kurban

0
Vuslata Can Kurban

VUSLATA CAN KURBAN

“Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.”

(el-Kevser, 2)

Bizleri, emrettiklerini gücümüz nisbetinde en güzeli ile yapmak ve nehy ettiklerinden de sakınmak ile mükellef kılan Rabbimiz, Mâide Sûresi’nin 35. âyetinde şöyle buyurmaktadır:

“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya yol arayın ve yolunda cihâd edin ki, kurtuluşa eresiniz.”

Uzaklık ve yakınlık konusu izâfî bir konudur; kişiye, konuya, mantığa göre değişiklik gösterebilir. Nitekim Allah Teâlâ ile uzaklık ve yakınlığımız, kişinin kendisine göredir.

Rabbimiz, “Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 16) buyurmuştur.

“et-Te’vîlâtü’n-Necmiyye” isimli eserde şöyle denilir:

“Âyetteki «hablü’l-verîd» ifadesi, kişinin nefsine en yakın parçasını ifade eder. Allah Teâlâ, bu ifadeyle kuluna, kulun nefsinin kendisine olan yakınlığından daha yakın olduğunu işaret buyurmaktadır. Kul, istediği her vakit nefsini bulur. Çünkü nefsi ona yakındır. İşte kul Rabbini dilediği, aradığı ve talep ettiği her vakit Rabbini de bulur. Çünkü Rabbi de ona yakındır. Cenâb-ı Hak, «Kullarım sana Beni sorarlarsa (bilsinler ki) gerçekten Ben (onlara) çok yakınım.» (el-Bakara, 186) buyurmaktadır.” (İ. Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, c: 19, 559)

Kullarına çok yakın olan Allah, nefsi ve acziyeti bakımından Rabbine uzak olan kuluna ise «Secde et ve yaklaş!» (el-Alak, 19), «O’na yaklaşmaya vesîleler arayın!» (el-Mâide, 35) gibi îkaz ve tavsiyelerde bulunmuştur.

“Keşfü’l-Esrâr”da şöyle denilmiştir:

“Bu ilk yaklaşma (kurb) îman ve tasdîk, son yaklaşma ise ihsan ve tahkîk, yani müşâhede makâmıdır ki; ihsan «Allâh’ı görüyormuşsun gibi ibadet etmendir» buyrulmuştur. Allâh’ın kula yaklaşması ise iki kısımdır. Birisi:

«Nerede olursanız, O sizinle beraberdir.» (el-Hadîd, 4) buyrulduğu şekilde, Allâh’ın bütün halka ilim ve kudretiyle yaklaşmasıdır.

Diğeri ise, Allâh’ın iyi hasletlere sahip, lütuflara şâhid olan özel kimselere yakın olmasıdır ki, bu konuda; “…Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 16) buyrulmuştur.

Allah böyle bir kimseye, önce gaybî yakınlık verir, tâ ki dünyadan vazgeçsin. Sonra hakîki yakınlık bahşeder ki, su ve toprak hâlindeki durumuna geri dönsün. Böylece vehmî olan varlığı azalıp gerçek yokluğu çoğalsın. Öyle ki, evvelde sadece kendisi vardı ve sonda da sadece kendisi kalsın. Bu mertebede alâkalar ortadan kalkar, sebepler kesilir, merasimler bâtıl olur, sınırlar kalkar. İşâretler nihâyet bulur, ibâreler ortadan kalkar ve haber iptal olur. Sadece Hakk’ın kendisi bâkî kalır.” (İ. Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, c: 19, 560-561)

Şeyh Sâdî şöyle söyler:

Sevgili bana benden daha yakındır.

Fakat ne kadar tuhaf ki, ben ondan uzağım.

Ne yapayım, kime söyleyebilirim ki,

O benim kucağımda olduğu hâlde ben ondan uzağım.

* * *

Kılınan namazlar, tutulan oruçlar, yerine getirilen hac ve umre vazifeleri, nâfile ibadetler, zekât ve sadakalar, bizleri Allâh’a yaklaştıran ve kalben O’na ulaştıran ibadetlerimizdendir. Hac mevsiminde olduğumuz şu günlerde Allah Teâlâ’ya yaklaşmanın en önemli vesîlelerinden biri de kurbandır.

Kurban, kelime mânâsı itibariyle “takarrub” yani “yaklaşmak” anlamına gelmektedir.

Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- zamanından başlayarak günümüze kadar her dönemde ve hemen her ümmete yüklenilmiş bir vazifedir, kurban… İbrahimî bir duruş ile İsmailî bir teslîmiyetin ve cümle itaatlerin karşılığında bahşedilen bir lütuftur, kurban…

En çetin imtihana tâbî tutulan ve en ulvî vazifeyi üstlenen İbrahim -aleyhisselâm-’ın kazandığı; meyvelerini toplamanın ümmet-i Muhammed’e nasip olduğu, bir dengi daha bulunmaz bir vecîbedir. Bizim için de büyük bir ihlâs, samimiyet ve sadâkat imtihanının tezahürü niteliğinde olan kurban bayramı günlerinde, yapılacak en faziletli iş, Allâh’a yakınlığın nişânesi kurban kesmektir. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Kurban bayramı günü, Âdemoğlunun yapacağı en faziletli iş, kurban kesmektir. Şüphesiz o kurban, kıyamet gününde, boynuzları, kılları, çatal tırnaklarıyla (sevap olarak) gelecektir. O kurban, daha kanı yere düşmeden önce, Allah katında makbul bir davranış olarak sevap defterine kaydedilir. Bu yüzden nefislerinizi onunla temiz hâle getirin.” (Tirmizî, Edâhî, 2)

Kurban ibadetinin maksadı, Hakk’a teslîmiyeti göstermek ve O’nun rızâsını kazanmayı her şeyin üstünde görmektir. Gerektiği zaman malı ve canı, O’nun uğrunda tereddütsüz bir teslîmiyetle kurban edebilmektir. Zaten kesilen kurbanın eti ve kanı, Allâh’a ulaşmaz. Allâh’a ulaşan; kişilerin niyetleri ve kulluk şuurudur. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulmuştur:

“Onların (kesilen kurbanların) ne etleri, ne de kanları Allâh’a ulaşır; O’na sadece sizin takvânız ulaşır. Sizi hidayete erdirdiğinden dolayı Allâh’ı büyük tanıyasınız diye O, bu hayvanları böylece sizin istifadenize verdi. (Ey Rasûlüm!) Güzel davrananları müjdele!” (el-Hac, 37)

* * *

Kurban, aynı zamanda yılda bir kere ölümün provasını yapmak, ölümü tefekkür etmek, ölümün ne olduğunu yakînen hissetmek demektir. Kanın akıtılması, canın, canı bahşedene kurban edilmesi; kişinin hâl dili ile “hayvanı kurban ettiğim gibi, Rabbim için canımı da kurban ederim!” demesi manâsına gelmektedir.

Mevlânâ Hazretleri, kurban ile birlikte nefsi de kurban etmeyi Mesnevî’de şu misâl ile göstermiştir:

“Ey imam, tekbirin mânâsı şudur:

«Ey Rabbim, biz Sen’in huzûrunda kurban olduk.»

Kurban keserken, «Allâhu Ekber!» dersin. Nefsi kurban ederken de böyle demelidir insan…

Beden İsmail gibidir, can ise İbrahim gibi… Can, koca beden üstüne tekbir getirir; beden, şehvet ve hırstan kesilir. Namazda «Bismillâh» denilerek kurban edilir.” (İ. Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, c: 13, 91-92)

* * *

Mûsâ -aleyhisselâm- kavmine bir inek kurban etmelerini emretmişti. Çünkü kavmi, Mısır’daki esaret yıllarında, kendilerine hükmeden Firavun ve hanedanının inanç ve âdetlerine gönülden bağlanmış, onlar gibi bâtıl îtikatlara ve boş hurafelere dalmıştı. Gözlerinde buzağı kudsiyet kazanmış ve ilk fırsatta altından bir buzağıyı tanrı edinmek sûretiyle bu inançlarını ortaya çıkarmışlardı.

İşte onların bu kalbî hastalığını tedavi etmek üzere, bir “bakara: inek” kurban etmeleri emredilmiş, ancak onlar bu emri o kadar sorgulamış ve ipe un serer gibi sorularla geçiştirmek istemişlerdi. Soru sordukça, iş zorlaşmış ve neredeyse Allâh’ın emrine isyan edecekleri noktaya gelmişlerdi. Kur’ân-ı Kerîm, Bakara Sûresi’nde uzun uzun bu soru-cevap faslını anlattıktan sonra, şu âyet-i kerîme ile meseleyi hülâsa eder:

(Mûsâ) dedi ki: Allah şöyle buyuruyor: «O, henüz boyunduruk altına alınmayan, yer sürmeyen, ekin sulamayan, serbest dolaşan (salma), renginde hiç alacası bulunmayan bir inektir.» (Kavmi:) «İşte şimdi gerçeği anlattın.» dediler ve bunun üzerine (onu bulup) kestiler, ama az kalsın kesmeyeceklerdi.” (el-Bakara, 71)

Bu âyet-i kerîme ile ilgili olarak Necmeddin-i Kübrâ -rahmetullâhi aleyh- şöyle demiştir:

“Bu âyette hayvânî nefs ineğinin kesilmesine işâret vardır. Çünkü ineğin kesilmesinde rûhânî kalbin varoluşu söz konusudur. Bu da Peygamber Efendimiz’in: «Mücâhid nefsiyle cihâd edendir.» (Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI, 22) hadîsiyle işâret buyurduğu cihaddır. «Ölmeden evvel ölünüz.» kelâmı da bu âyete işâret eder. Âyetin kalan kısmı şu mânâlara delâlet eder:

«Nefs-i hayvânîyi kesme konusunda bizimle dalga mı geçiyorsunuz?» Bunu yapabilmek her yüksek himmet sâhibinin işi değildir.

«Nefsi kurban etmeyi küçümseyen, hevâsına uyup boş işlerle meşgul olan herkesin, hattâ dünyâperestlerin de aynı sevâba ulaşabileceğini söyleyen câhillerden olmaktan Allâh’a sığınırım. Rabbine bizim için duâ et de, bize hangi nefs ineğinin sıdk kılıcıyla kesilmesinin mümkün olacağını bildirsin.»”

* * *

Bakara Sûresi’nde geçen, “Hani siz bir adam öldürmüştünüz de onun hakkında birbirinizle atışmıştınız. Hâlbuki Allah gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktır. “Haydi, şimdi (öldürülen) adama, (kesilen ineğin) bir parçasıyla vurun.” dedik. Böylece Allah ölüleri diriltir ve düşünesiniz diye size âyetlerini (peygamberine verdiği mûcizelerini) gösterir.” (el-Bakara, 72-73) âyetleriyle ilgili olarak mârifet ehli bir kimse şöyle demiştir:

“Allah Teâlâ’nın maktûlün diriltilmesini, ineğin kurban edilmesine bağlamasında kulları için bir îkaz vardır. O da kalbini ihyâ etmek isteyenin, bunu ancak nefsini öldürmekle elde edebileceğidir. Her kim ki, çeşitli riyâzat şekilleriyle nefsini öldürürse, Allah da onun kalbini müşâhede nurlarıyla ihyâ eder.

İneğin dili ile cesede vurulup, onun da kalkıp kendisini öldüreni söylemesinde de bir îkaz vardır. O da şudur: Kim ki ölmüş, kurban edilmiş nefsin dili sayılan sıdk kılıcıyla zikre devam etmek sûretiyle mânen ölü olan kalbe vurursa, Allah da o nurla onun kalbini diriltir ve o kimse, «Nefsimi temize çıkaramam, şüphesiz nefis (nefs-i emmâre) kötülüğü emredicidir.» (Yûsuf, 53) demiş olur.”

* * *

O hâlde gönülden Allâh’a yaklaşmaya niyet etmeli, bu ihlâs ve samimiyetimizi ortaya koyan amellerle niyetimizi perçinlemeliyiz. İşte o zaman kurbanın hakikati ortaya çıkar; bizi takvâya, mârifetullâha ve muhabbetullâha vâsıl eder. Bu da kulun gerçek bayramıdır.

Dildeki Rahmân olur

Dertlere dermân olur

Azâde fermân olur

Bayram, o bayram olur

diyerek bayramların nasıl bayram olacağını şiirinde niteleyen Alvarlı Efe Hazretleri bir başka şiirinde şöyle der:

Bir gün olur perdeyi yâr kaldırır,

Seyr-i cemâl ile seni güldürür.

 

Bir gün olur nazlı nezâket yapar,

Bir gün olur câm-ı meyi doldurur.

 

Bir gün olur kahr u sitem cevr eder,

Bir gün olur yâr hareme aldırır.

Yerine getirdiğimiz her tâat ve ibadet, Cenâb-ı Hak ile aramızda bulunan gaflet perdesini aradan kaldırmaya bir vesîledir. Husûsiyle nefsi temsil eden her türlü dünyevî bağın Allâh’ın emrine boyun eğmek sûretiyle Hakk’ın kapısında yatırılıp kurban edilmesi mânâsına gelen bu büyük teslîmiyet nişânesi, rûhumuza büyük bir bayram yaşatma gayesine mâtuftur.

Rabbimiz niyet ve amellerimizi rızâsına muvâfık kılsın. Bizi, kendisine yaklaştıran cehd, tâat ve teslimiyete muvaffak kılsın. Her bir niyet ve ibadetimiz Cenâb-ı Hakk’a yakınlığımıza ve O’na vuslatımıza vesîle olsun. Âmîn.

Yorum Yazın