Gençler Kafede

0
Gençler Kafede

GENÇLER KAFEDE

Toplumumuzda gitgide artan bir “kafeleşme” ihtiyacından bahsediliyor. Bu gerçekten bir ihtiyaç mı? Kimileri için, evet, ihtiyaç… İçinde yaşadığımız modern zamanlar, bizi farklı alışkanlıklara sahip olmaya doğru itti, alışkanlıklarımız değişti. Evlere sığamaz olduk. Evlerimizin metrekaresi büyüdükçe, mekânlar bize dar gelmeye başladı. Evde demlenen mis gibi çayın, köpüklü kahvenin, battaniyeye sarılıp içilen sütlü sahleplerin ifade ettiği mânâ, bazılarımız için gerilerde kaldı. Bu mânâ arayışının adresi değişti, kimilerimizde…
Müreffeh zamanlarda yaşıyoruz ya; artık paramız çok, vaktimiz çok, arkadaşımız, çevremiz çok. Bir iş çıkışı, bir okul dönüşü, hattâ bir arkadaş günü sonrası soluğu kafelerde alma lüksümüze diyecek yok! Pardon, lüks değil, bir ihtiyaç, bir alışkanlık… Misâl; delikanlı evleniyor, çoluk çocuğa karışıyor, lâkin kafedeki eş-dost muhabbeti, mekânın “sıcaklığı” evine gitmesine mâni…
“-Sen yemeğini ye!” diyor telefondaki eşine, “ben arkadaşlarla takılacağım!” 
Bunun gibi, haftanın birkaç gününü bu bekârlıktan kalma alışkanlıkla kafelerde geçiren genç evliler var. Belli ki bazı alışkanlıklar, bekârlıkta kalmamış. Evlilik huzur vermemiş. Huzur dışarıda aranıyor. Ya da ne arandığı bilinmiyor.
Çocukların akşam baba muhabbetine hasret kaldığı, annenin sürekli ilgilenmek zorunda olduğu yavrularını dört duvar arasında eğleyemeyip stres yaşadığı, geniş ve konforlu evlerin insanın içini daralttıkça daralttığı hayatlar var. 
Evlerin sıcaklığı, mâsumiyeti, rahatlığı, huzuru, kafelere terk edildi. Zira alışkanlıklarımız değişti; kafa dağıtma, sosyalleşme, yorgunluk atma mekânı ev değil, dış dünya oldu. Yahut huzur dışarıda aranır oldu. Evli bir erkek, hanımına rağmen evinde rahat rahat nargile tüttürebilir mi? Pek sosyal hanım kızımız, arkadaşları ile gece yarısına kadar evin salonunda “kapüçino” içebilir, tavla oynayabilir mi? Dumanlı hava sahası müdâvimi oğlumuz, sık sık takıldığı kafedeki arkadaş ortamını, evin balkonuna terk edebilir mi? Tabiî ki, hayır! O zaman yaşasın kafeler!..
Şehirlerin en işlek cadde ve en pahalı mekânları kafeleşti. Avm’lerin üst katları kezâ öyle… Hınca hınç dolu… Tabelalardan yabancı kaynaklı olduğu anlaşılan “nevzuhur” mekânlar, acayip iç mimarî dekorasyonu, kasvetli görüntüsüyle bizi içine çekmese de müşterisi çok… Kimi laptopunu kapıp gelmiş, kimi I-Phone’unu... Kimi tek takılıyor, kimi grupça muhabbet ediyor. Teknolojiyle iç içelik, mekânın olmazsa olmazlarından… Bunların yanında gayet renkli düzenlenmiş, seçkin kimselerin gittiği mekânlar var, âmennâ… Sözümüz onlardan dışarı…
Bir süredir kafe mekânlarını inceliyorum. Gidip oturmadım. Oradaki bir bardak içeceğe, dünyanın parasını vermek, canımdan can gitmesi gibi geldi bana… Ama iyi gözlemciyim… En son bir avm çıkışı, son derece neşeli kızların bir araya gelip parmaklarının uçlarıyla tuttukları telefonlarına gülümsemesini fark ettim meselâ… Kafenin brandalarla örtülü dışa açık kısmında, selfi (özçekim) yapıyorlardı. 
Sırf popüler bir mekânda bulunmak için biriktirdiği harçlığını, bursunu kafelerde harcayan delikanlı gürûhunu seçmek hiç de zor değil, bu mekânlarda… Zengin işadamı çocukları ile onlar arasında oturuştan yürüyüşe, kıyafetten bakışa kadar her bir ayrıntı hemen fark ediliyor. Ama merak duygusu işte; insana avuç avuç para harcatıyor. Aldıkları servis tabağında ne var derseniz; adını bilemediğim ya da İngilizcemin okunuşuna yetersiz geldiği ince bir dilim pasta ve etrafına özel çikolata sosuyla çizilmiş şekiller…. Ya da şöyle ifade edeyim; tabağın boş kalan kısmında anaokulu çocuklarının çizdiği şekillerden var. 
Mekâna takılan çocuklar içerisinde kimler var meselâ:
1- “Deri ceket-bulu cin (blue jean)” kombini giymiş, özel üniversitelerin burssuz öğrencileri... Babam sağolsun’cular... Bunlar mekânlara son model araçları ile geliyor. Ağırlaştırılmış film karesi gibi bir inişleri var arabadan… Camlar filmle kaplı, arabadan nasıl bir tip inecek diye bulunduğunuz yerde pinekliyorsunuz, olup biteni seyrederken... Kafedeki masasını seçip cep telefonu, araba anahtarı, cüzdan üçlüsünü kendinden emin bir edâyla bırakıyor masaya… Saati İsveç marka. Son model, buradayım diyor âdeta. Ha bir de dumanlı hava sahasında oturmayı seçmişse, en pahalısından yabancı marka bir sigarası… Oğlan babadan zengin... Baba civarda mütedeyyin kimliğiyle tanınan bir âileye mensup olabiliyor bazen... Hani dede hacı, nine başörtülü tiplerden değil... Bildiğin dîni bütün âile çocuğu, bu evlâdımız… Son derece rahat bir duruş, gelen garsona sen eziksin mesajı veren bir bakış ve sonra kafede geçirilen saatler… Elma ısırığı amblemli cep telefonuyla yer bildirimleri, paylaşımlar, sosyal medya ağlarına derin bir dalış…
2- Mekânın kız müdâvimleri nasıl dersiniz? Benim seçip gözlemlediğim tipler, son model bir tesettür anlayışı içerisinde, başını örtmekle âileye sus payı vermiş olan hanım kızlar… “Başı örtülü özgürlük”… Bunların sayısı hayli fazla... Demedi demeyin. Tarzlarına şaşırıp kalmamak mümkün değil. Anne çeyizine hangi danteli, iğne oyasını, havlu kenarını ördürsem telâşına gark oladursun, hanım kızımız, bir sınav sonrası kafe mekânında... Stres atmak için gelmiş. Son model parlak, salaş bir şal, hiç estetik olmayan, ama “marka” ayakkabı ve koskocaman marka bir çanta… Park sorunu yaşamasın diye babacığı ona bir “mini kupır” almış. Güneş gözlüklerinin üzerinden bakarak iniyor meydana… İnerken iki fıs fıs sıkıyor parfümünden sağına soluna. Mekân beklemez. Garsonlarda bir: 
“-Buyurun, sizi kış bahçemize alalım. Mekânımızda ısıtma mevcut.” kibarlığı… 
Hatırlı müşterileri üşütmek olmaz. Arkadaş ortamı karşılıyor onu. Kim bilir bugün kaçıncı sarılma tokalaşıp merhabalaşma, kızlarla. Hemen yer bildirimi yapılıp sosyal medya hesapları kontrol ediliyor. Arkadaşlarla bir özçekim, kıkırdaşmalar, gülüşmeler… Elde yine elma ısırıklı cep telefonu... Hem de son sürüm… Ve işte aromalı nargileler de hazır. En profesyonel edâlarla üfleniyor nargileler... Aromalı olanlar, kız nargilesiymiş bu arada. Ya da kızlar onu tercih edermiş. Demli bir çay eşliğinde gelsin muhabbetler diyeceğim ama, çay çok alaturka be!.. 
Anneciği pek bir mâsum; evde sınavdan gelecek kızını/oğlunu bekler.
“-Sınav haftası stresli kuzum. Aman yemek hazır olsun, akşam ders çalışma masasına çayını götüreyim, soyulmuş meyveler ikram edeyim!” derdinde. Annede saçlar süpürge… Baba kimi zaman iş toplantısında, belki havaalanında “çek-in” yapmakta ya da yurt dışında… 
“-Kızım/oğlum sen yeter ki üniversite bitir, para dert değil!” mesajı veriyor. Yoğun çalışıyor. Kredi kartları evlâtların emrine âmâde… 
Hemen yan masalardaki delikanlılar da masalarında telefon, sigara, araba anahtarı üçlüsüyle dumanlı sahada oturmakta, etrafı incelemekteler… Vakitleri bol nasıl olsa... Dedeleri “İsrafın her türlüsü haramdır!” prensibiyle yetişmiş, sabah namazından sonra uyku nedir bilmeyen, dükkânını, tezgâhını, tornasını sabahın nûrunda açan bu delikanlılar, geleneklerine ve değerlerine yabancı… Ya da işlerine öyle geliyor. Ha Pazar sabahı namazını en büyük camide cemaatle kılıp ardından çorbacıya giden de var aralarında… Uykudan ferâgat etmek önemli… Arada bir tefsir sohbetine falan gidenler, tabiî onlar da geliyor mekâna… İki tarafı da idare eden tipler bunlar da... Olsun, buna da şükür.

Kitap kafeler
Bir de “kitap kafe” adı verilen mekânlar var. Oldum olası kitap kafe fikri bana hep sıcak gelmiştir. Nezih mekânlardır; sinir bozucu, sivrilmiş tiplere pek rastlanmaz oralarda. Entel tipler vardır da kimseye zararları yoktur. Herkesin başı önündedir. “Kitap okuyan insandan ne zarar gelebilir ki?” diye düşünürsünüz oraya giderken... Girişimciler ya da kafe sahipleri, bu fikir üzerinde yoğunlaşsa meselâ… Kitap kafelerin sayısı artırılsa... Kafelere giden insan profili farklılaşsa, gidilen ortamın bir gayesi, insana kattığı bir artı değer olsa... Gençlerin hayatlarının bu son derece kıymetli zamanları boş işlerle geçmese… 
Yani kütüphanelerin yeme-içme katılmış hâlleri olsa bu mekânlar... Hassasiyeti olanlar için hanım ve erkeklerin rahat edeceği bölümler oluşturulsa... Hattâ bunu girişimcilerden evvel, devletimiz yapsa... Üniversite yurtlarında, üniversite kampüslerinde başlatılıp genişletilse bu mekânlar... Kitaplar, dergiler, süreli yayınlar, atıştırmalık yiyecekler, sıcak-soğuk içecekler eşliğinde sunulsa genç gönüllere... Gençlerin yeteneklerini sergilemeleri için ortamlar hazırlansa, teşvikler sunulsa... Mûsıkî ile iştigâl eden kimseler sanatlarını icra etseler; resimleri, hatları, tezhipleri olanlara sergi açma imkânı sunulsa, bu mekânlarda... Gençler, dijital ekranlardan başlarını kaldırıp birbirlerinin yüzüne bakarak konuşsalar... Erkekler, kız bakmak için gitmeseler, bu mekânlara... Kızlar kıvırtarak kıkırdayarak konuşmasalar, bir gâye dâhilinde orada bulunsalar…

Bu Bir Çağrıdır!
Derdi gençlik, ümmet ve gelecek nesiller olan kimselere bir çağrıdır bu… Gençler, ev ortamını alaturka buluyor. Dışarıya çıkmak, “mekânlara akmak” istiyorlar, kendi tâbirlerince… Evi olan evini vakfetse, gençlik mekânı olarak dizayn edilse; arsası olan arsasını, dükkânı olan dükkânını vakfetse; gençlerin alâka ve ihtiyaçlarına göre buralar ilim, kültür, sanat merkezleri olsa…
Hanım kafeler açılsa… Çalışanından, müşterisine herkesin hanımlardan oluştuğu, el emeği, ev yapımı yiyeceklerin satışa sunulduğu; arkadaş toplantılarının, ilmî sohbetlerin, fikir alışverişlerinin, hattâ evi müsait olmayanlar için misafir ağırlamaların yapılabileceği mekânlar oluşturulsa… Yahut oluştursak… Ne kadar büyük bir hayır olur, değil mi? Şehirlerde yarışırcasına açılan hizmet evleri, kültür merkezleri; hacı teyzelerin haftalık sohbetleri için kullanılmasa sadece… Üniversiteli gençler, liseli heyecanlı kız ve erkekler buralarda geçirse vakitlerini… Dış dünyada harcayacakları para ve enerjilerini buraya sarf etseler… Hattâ ücretsiz olsa... Şehrin ileri gelenlerinin sadaka-i câriyesi olsa… Nasıl olur? 
Bugün kafeye takılan gençler, yarın publara, içkili mekânlara da takılabilir mi? Hafazanallah, evet.. Maç yayını, nargile, sohbet, muhabbet oralarda da var. Hattâ bu mekânlar kimi şehirlerde şehrin tam göbeğinde, albenili, gece-gündüz açık…
Bu son Ramazan ayında mümkün olduğunca kafeleri inceledim. Tıka basa dolu... “Sahura kadar açığız!” mesajı, ışıklı tabelalarla veriliyor. İftar saatinden evvel başlıyor mekânlar dolmaya... Zengin iftar menüsü ve mescid hizmetiyle on numara yerler… Başı açıklar için de iki metrekarelik kız mescidinde şal ve ferâce mevcut…
Ramazan’da dindarlık her yerde… Namaz beklemez. Hele ki Ramazan’da… Sahura kadar mekânda gençler… Nargile, tavla, satranç, muhabbet, çay, adını bilmediğim ya da Türkçe okunuşunu seçemediğim kahve çeşitleriyle sahura kadar devam… Müşteri velînîmet… Ramazan’ın bereketi bunlar.... İkindiye kadar uykuya tutturulan oruç, sonra yine mekân… Babaannesi, eş-dost meclislerinde kendisine ikrâm edilen adını-sanını bilmediği kahvenin “helâl”liğini araştıradursun, neslinden gelenler için bu bir gelenek… Misâl, espresso…
Maç seyretme, kız bakma, gülücükler saçıp kendini gösterme, gönül eğlendirme, nargile, yabancı kahveleri tatma… Ne ararsanız burada…
“Bir gençlik mekânı olarak kafeler”… Yüksek lisans tez konusu olsa, fena mı olur? Malzeme bol!.. Bunlar birer eleştiri değil sadece... Çoluk çocuğumuz var bizim de… Onlar da ileride merak edip gitmek isteyebilir.
N’apalım, kafelere gitmeyelim mi? Git kardeşim, ama helâle-harama dikkat ederek git. Büyükşehirlerde bir bir muhâfazakâr kafe mekânları açılıyor. Hani haremlik-selâmlık ayırmışlar mekânı… Oralara takıl, çünkü 21. yüzyılda yaşıyorsun, kafeye gitmek, ortam muhabbeti, senin hayat tarzın olmuş! 
Bizim neslimizin dâvâsı, kaygısı, ülküsü yok sende. Git, ama üret. Tüketmek, harcamak için gitme. Bu ülkeye, bu millete, bu ümmete faydalı bir proje üretmek için git. Organize olmak için, ülkenin, ümmetin geleceğinde söz sahibi olabilmek için git. 
Bizim üniversite yıllarımız, “başörtüsü, okula alındın-alınmadın, olmadı yan kapıdan gir, aman dikkat çekici giyinme!” uyarıları ve tartışmalarıyla geçti. Neyse ki ilahiyatta okuyorduk da fakülteye “alındık”. Zira aldığımız dersler, baş örtmeyi gerektirirdi. Okulumuz merkez kampüste olmadığından, oradaki kimi alengirli mekânlar yoktu çevremizde ya da biz bilmezdik. Belediyenin bir-iki çay bahçesini bilirdik, bir de taa 3. sınıfta falan inebildiğimiz okul kantinini… Şimdiki gençlerin imkânı çok, erişmek istediğimiz hemen her şey elimizin altında. Maddî olarak zorluk çekeni pek yok. Devlet desteği, vakıflar, burslar hep öğrenciden yana... Teşvikler bol. Yeter ki isteyeni olsun. 
Gençlik, hızla giden bir tren gibidir. Hızlıdır, çeviktir, dinamiktir genç… Lâkin gençlik bir gitti mi, bir daha geri gelmez. Gençlere yön verelim. Maddî-mânevî enerjilerini, birikimlerini, istîdatlarını hayırda kullanabilmeleri adına ellerinden tutalım. Zararlı pek çok alışkanlık, ilk gençlik ve gençlik yıllarında kazanılıyor. Bunun sebebi; sevgisizlik, ilgisizlik, arkadaş çevresi olarak özetlense yanlış olmaz.
Namaz kılan, ya da namazla ilgisi olan gençlerin sayısı azaldı. Oruç tutmak da öyle… Kafeler gündüz vakti açık... İçeride başı örtülü kızları da görüyoruz artık. İbadete de, ibadet edene de saygı azaldı. Yıllardır eğitim sistemi deyip durduk. Ama dünya, bir imtihan dünyası... Kalkıp dirilelim, bahaneleri unutalım. Ümmetin, vatanın gençlerini yeniden canlandıralım, ihyâ edelim. Maddî-mânevî sermayemizi onlara harcayıp dünya ve âhiret saâdetine vâsıl olalım. Vesselâm!...

Fatma ÇATAK

Yorum Yazın