Rabbini Zikreden Kişi

0
Sayı: 15 Temmuz Destanı GÜNDEM
Rabbini Zikreden Kişi

Zikir, Zâkir ve Mezkûr

RABBİNİ ZİKREDEN KİŞİ

“Ze-ke-ra” kökünden gelen zikir kelimesi, lügatte; zihinde tutmak, ezberlemek, unutmaksızın hatırda kalmasını sağlamak, kadrini bilmek, mükâfatlandırmak, övgü, senâ, öğüt gibi mânâlara gelmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de ise; “hatırlamak, anmak, gereğini yapmakla birlikte hatıra getirmek, mükâfatlandırmak, övmek, şükrünü edâ etmek, tekbir getirmek, duâ ve yakarışta bulunmak, söz, kıssa, haber, kitap, şan, şeref, vaaz, ibadet etmek, ibret almak, delil görmek, îman etmek, itaat etmek, kulluk yapmak, okumak, namaz kılmak, vahiy ve yol göstermek”[1] gibi mânâlarıyla 290 yerde kullanılmıştır. Bunlardan birçoğu “zekera” kökünden türeyen kelimelerdir. Tezkire, tezekkür, mezkûr ve zâkir gibi…

Zikir, Âlemlerin Rabbinin varlığını, emir ve nehiylerini, tesbihâtını, günlük hayatın her ânında canlı tutmak, dünyanın çekici bütün ihtişam, süs ve meşguliyetlerine rağmen yaratılış gayesinin şuurunda olmak, itaat ve teslimiyette bulunmaktır. Nitekim en büyük zikir olan Kitab/Kur’ân-ı Kerîm, Âlemlerin Rabbinin “Kelâmullâh”ı ve “Kutlu mesajı”dır. Onunla kurulan kalbî beraberlik, yapılan çalışma, tâlim, tekrar, itaat ve ittibâ; en büyük zikirdir. Bu zikir, hem kalbî beraberliği değerli, şanlı, şerefli kıldığı gibi; hem de zikrin sonunda ulaşılan ilim, terbiye ve kemâlâtla, insana kendisinden istenen başarıyı kazandırmış olmaktadır. Âyet-i kerîmelerde:

“…Sana bu Zikr’i (Kur’ân’ı) indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın, tâ ki düşünüp öğüt alsınlar.” (en-Nahl, 44)

“Sen ancak zikre (Kur’ân’a) uyan ve görmeden Rahmân’dan korkan kimseyi uyarabilirsin...” (Yâsîn, 11) buyrulmuştur.

Kitap, Âlemlerin Rabbini tanıttığı, öğrettiği gibi; öğüt ve nasihat olarak dünya ve âhiretin mahiyetini, hesâbı, haşri, ölümü ve hayatı anlatmakta; hattâ geçmiş kavimlerin hayatlarından ve âkıbetlerinden bilgiler vererek ikazlarda bulunmaktadır.

 

Zikirden Mahrum Olmak

Tâhâ Sûresi’nde; “Benim zikrimden yüz çeviren kimseye dar bir geçim vardır…” (Tâhâ, 124) şeklinde geçen “zikir” kelimesini müfessirler, genel olarak Allâh’ı inkâr etme, O’nun öğrettiği ve gösterdiği yola ittibâ etmeme, emir ve nehiylerine itaat etmeme gibi mânâlarla açıklamaktadırlar. Âyetin devamında geçen “dar bir geçim vardır” ifadesini de Allâh’ın hoşnutluğundan uzak düşme, mü’min olarak teslim olamamanın verdiği hüsran ve mahrumiyet olarak yorumlamaktadırlar.[2]

Dolayısıyla zikirden uzak kalmak, nasipsiz olmak, mahrûmiyet, hem dünyevî hem uhrevî dar bir geçim, sıkıntı ve sıklet olarak tasvir edilmektedir. Hattâ müşrik ve münâfıklara verilen refah, mal-mülk ve dünyevî nîmetler dahî, dar geçimin sıkıntı ve sıkletin içine girmektedir. Nitekim dünya ve dünya nimetlerinin Allah Teâlâ’nın indinde hiçbir değer ve kıymeti yoktur. Hattâ Âlemlerin Rabbi, bazı kullarına âhiret sorgusunu ve azâbını daha fazla çetinleştirmek üzere -kahrından- verdiğini bildirmektedir. Zümer Sûresi’nde:

“…Allâh’ın zikrine karşı kalpleri katı olanların vay hâline! İşte onlar açık bir sapıklık içindedirler.” (ez-Zümer, 22) âyetinde de vurgulandığı gibi, dünyevî başarı ve kazançlar kıstas değildir.

 

Âyet-i Kerîmelerde Zikir

“Kitaptan sana vahyedileni oku, namazı îtinayla kıl. Kuşkusuz namaz, hayâsızlıktan ve her türlü kötülükten alıkoyar. Allâh’ı zikretmek, elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah ne yaparsanız hepsini bilir.” (el-Ankebût, 45)

“Artık siz Beni anın ki, Ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.” (el-Bakara, 152)

“Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerinde yatarken Allâh’ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler…” (Âl-i İmrân, 191)

“Allâh’ı nefsinde, içinde huşû ve korku ile gece-gündüz, açık ve gizli zikret. Sakın gafillerden olma!” (el-A’râf, 205)

“Ey îmân edenler! Allâh’ı çokça zikredin.” (el-Ahzâb, 41)

“…Münâfıklar namaza üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allâh’ı da pek az hatıra getirirler.” (en-Nisâ, 142)

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem:

“-Size amellerinizin en hayırlısını ve Rabbiniz katında derecelerinizi en çok yükselteni, sizin için altın, gümüş vermenizden ve düşmanınızla sabahleyin karşılaşıp boyunlarını vurmanızdan ve onların da sizin boyunlarınızı vurmasından daha hayırlı olanı haber vereyim mi?” diye sordu. Sahâbîler:

“-Evet, yâ Rasûlâllah! Haber ver.” dediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“-Âlemlerin Rabbini zikretmektir!” buyurdu.[3]

 

Nasıl Zikir

Anmak, gereğini yapmak sûretiyle hatırda tutmak, duâ ve yakarışta bulunmak, ibadet etmek, ibret almak, yol göstermek gibi mânâlara geldiğini söylediğimiz zikri, Ebû Nasr es-Serrâc şöyle sınıflandırmıştır:

“Lisanla yapılan zikrin sevabı bire on, kalp ile yapılan zikrin sevabı bire yedi yüz misliyle verilmektedir. Bunun yanında, zikrin en ileri mertebesi olan Hakk’a yakınlık dolayısıyla muhabbet ve hayâ ile dolmanın sevabı ise sayılamayacak ve tartılamayacak derecede yüksektir.”

Nihayetinde yaratılış maksadı olan itaat ve zikir, doğumdan ölüme kadar süren hayatın mi‘yârı; yani ayar vereni, düzenleyicisi, kıymet verenidir.

Sûfîler de makbul olan zikrin Allah’tan başka her şeyi unutmakla ve mâsivâyı terk etmekle gerçekleşeceğini bildirmişlerdir.

Sehl bin Abdullah’a göre zikir, Allâh’ın seni gördüğü hususunda kesin bilgiye ulaşmak, kalbinle O’nun sana senden daha yakın olduğunu görerek O’ndan hayâ etmek, bu durumu nefsine ve davranışlarına yansıtmaktır. Hâlis bir zikir için öncelikle takvânın gerçekleşmesi gerekir. Gerçek takvâ, haramlardan kaçınmak ve faydasız/gereksiz şeylerden uzaklaşmakla elde edilir.[4]

Bunu Fahruddin er-Râzî şu şekilde açıklar:

“Zikir, lisânın zikri, kalbin zikri ve rûhun zikri olarak bölümlere ayrılır. Dilin zikri, tâzim ve senâya delâlet eden kelimeleri söylemektir. Kalbin zikri, Allâh’ın zâtına ve sıfatlarına dâir hükümlere vâkıf olmak için emir ve nehiyleri üzerinde düşünmek ve çalışmaktır. Uzuvların zikri ise, uzuvların ibadette, halka ve Hakk’a hizmette kullanılmasıdır. Bunun için Allah namaza zikir adını vererek, «Allâh’ın zikrine koşunuz» buyurmuştur. Gözlerin zikri ağlamak, kulakların zikri dinlemek, dilin zikri hamd ü senâ etmek, ellerin zikri Allah yolunda sadaka vermek, yardım ve hizmet etmektir. Bedenin zikri vefâ, kalbin zikri Allah’tan korkmak ve rahmetini ummak (havf ve recâ), rûhun zikri ise teslim ve rızâdır.”[5]

İmâm-ı Gazâlî -rahmetullâhi aleyh- ise, zikreden “zâkir”i; zikrullâhın şerefinden dolayı şehâdet rütbesiyle vasıflandırır ve şöyle söyler:

“Yaşamakta esas gâye, son nefestir. Yani kalp, mâsivâ ile tamamen alâkasız bulunarak Allâh’a dalmış bir vaziyette dünyayı terk edip Allâh’a yönelmelidir. Zâkir kul, Allah’ta müstağrak olmaya gücü yeterse bu insan, savaş safında ölmüş gibidir. Çünkü canından, âilesinden, malından ve çocuklarından tamamen arzusunu kesmiştir. Hattâ dünyadan tamamen vazgeçmiştir. Zira dünya, yaşamak için sevilir. Hâlbuki Allâh’ın muhabbeti ve rızâsını kazanmak çabası içerisinde olan zâkir için dünya hayatının kıymeti yoktur. İşte bu, Allah indinde en büyük noktadır. Ve bundan dolayıdır ki şehâdet, büyük mertebeyi hâiz olmuştur.”[6]

 

Namaz ve Zikir

En büyük zikirlerden biri de hiç şüphesiz namazdır. Kudsî hadîste Âlemlerin Rabbi:

“Ben namazı kulumla kendi aramda ikiye böldüm. Yarısı Bana, öbür yarısı kuluma aittir...” buyurmuştur. (Müslim, Salât, 38)

Namaz, hadîs-i şerîflerde, “dînin direği[7], mü’minle müşriğin alâmet-i fârikası[8], en hayırlı ibadet[9] olarak bildirilmiştir. Namaz, diğer bütün ibadetleri içinde toplayan şâmil bir ibadettir.[10] Namazla yapılan zikir, Âlemlerin Rabbi katında bizzat müşerref olunarak yapılan zikir gibidir. Namazla yapılan zikir, Âlemlerin Rabbinin dâvetiyle kabul edilmiş bir zikirdir. Zira kulun Rabbine en yakın olduğu hâlde yaptığı bir zikirdir. Bu vesîle ile namaza dururken en güzel kıyafetler giyilir, ağız kokusu yapan rahatsız edici yiyeceklerden sakınılır.

 

Peygamber Efendimizin Sünneti olarak Günlük Tavsiye Edilen Zikirler

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Allâh’ı anmaksızın çok konuşmayın. Allâh’ın zikri dışında çok söz söylemek, kalbi katılaştırır. Katı kalpli olanların ise, Allah’tan en uzak kimseler olduğu kesindir.” buyurmuştur. (Tirmizî, Zühd, 62)

 

1- Estağfirullah.

Bakara Sûresi’nde; “…Allah çok tevbe edenleri ve içi dışı temiz olanları sever.” (el-Bakara, 222) buyrulmuştur.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuştur:

“Vallâhi ben günde yetmiş kereden fazla bağışlanma diler, Allah’a tevbe ederim.” (Buhârî, Deavât, 3)

“İstiğfâra devam edeni, Allah umulmadık yerde ve zamanda rızıklandırır, her türlü sıkıntıdan kurtarır.” (Ebû Dâvûd, Vitir, 26/1518; İbn-i Mâce, Edeb, 57)

“(Kıyamet günü) amel defterinde çok istiğfar bulunan kimseye müjdeler olsun!” (İbn-i Mâce, Edeb, 57)

 

2- “Lâ ilâhe illâllâhu vahdehû lâ şerîke lehû, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr.”

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem:

“Kim, «Lâ ilâhe illâllâhu vahdehû lâ şerîke lehû, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr: (Allah’tan başka ilâh yoktur, O tektir, O’nun benzeri yoktur, mülk O’nundur. Hamd O’na mahsustur. O’nun her şeye gücü yeter.)» zikrini günde yüz kere söylerse; kendisine on köle âzâd etmiş gibi sevap verilir. Yüz sevap yazılır, yüz günâhı silinir. Akşama karşı onu şeytana karşı muhafaza eder. Bundan daha fazlasını okumayan hiçbir kimse, o adamınkinden daha efdal bir amel getiremez.” buyurmuştur. (Buhârî, Ezan, 155)

 

3- “Sübhanallâhi ve bihamdihî sübhânallâhil azîm”

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Dile hafif, mîzâna konduğunda ağır gelen ve Rahman olan Allâh’ı hoşnut eden iki cümle vardır: «Sübhânallâhi ve bihamdihî sübhânallâhil azîm» (Ben, Allâh’ı ulûhiyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder ve O’na hamd ederim. Ben, Yüce Allâh’ı ulûhiyet makamına yakışmayan sıfatlardan tekrar tenzih ederim)” buyurmuştur. (Buhârî, Tevhid, 58)

 

4- “Allâhümme eınnî alâ zikrike ve şükrike ve hüsni ibâdetike.”

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Muâz bin Cebel’in elinden tutarak:

“-Ey Muâz, her namazdan sonra şu duâyı okumanı tavsiye ediyorum.” buyurmuş ve şöyle demiştir:

«Allâhümme eınnî alâ zikrike ve şükrike ve hüsni ibâdetike»

(Allâh’ım, Seni zikredebilmem, Sana şükredebilmem ve Sana güzelce ibadet edebilmem için bana yardım et.)” (Ebû Dâvûd, Vitir, 26)

 

5- “Sübhânallâhi velhamdülillâhi velâ ilâhe illâllâhu vallâhu ekber, velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm.”

Peygamber Efendimiz -sallâllâḥu aleyhi ve sellem-:

«Sübhânallâhi velhamdü lillâhi velâ ilâhe illâllâhu vallâhu ekber, velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm.» (Allah bütün noksanlıklardan münezzehtir. Bütün hamdler O’na mahsustur. Allah’tan başka söz sahibi yoktur. Allah en büyüktür, azamet sahibi Yüce Allah’tan başka güç ve kudret sahibi yoktur.) demek, benim için üzerine Güneş doğan her şeyden daha kıymetlidir.” buyurmuştur. (Müslim, Zikir, 32)

 

6- “Sübhânallâhi ve bihamdihî adede halkıhî ve rızâ nefsihî ve zinete arşihî ve midâde kelimâtihî.”

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sabah namazından kuşluk vaktine kadar zikir yapan Cüveyriye Vâlidemize:

“-Sabah namazından sonra üç kez söylemiş olduğun şu tesbih, bütün onların sevâbına eşittir.” buyurmuş[11] ve zikri şöyle tâlim etmiştir:

“Sübhânallâhi ve bihamdihî adede halkıhî ve rızâ nefsihî ve zinete arşihî ve midâde kelimâtihî.”

(Yarattıkların adedince, râzı olduğun nefisler adedince, Arşının güzellikleri sayısınca ve kelimelerin adedince Sana hamd ederek Seni bütün noksanlıklardan tenzih ederim.)

 

7- “Sübhânallâhi ve bihamdihî”

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Kim günde yüz kere «Sübhanallâhi ve bihamdihî» (Allâh’a hamd ederek, O’nu bütün noksanlıklardan tenzih ederim.) derse, hataları dökülür, hattâ denizin köpüğü kadar çok olsa bile.” buyurmuştur. (Buhârî, Deavât, 54)

 

8- “Allâhümme Salli alâ Seyyidinâ ve Nebiyyinâ Muhammed”

Allah Teâlâ:

“Ey îman edenler! Allah ve melekleri Peygamber’e çok salavât getirirler. Siz de O’na salavât getirin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin.” buyurmuştur. (el-Ahzâb, 56)

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, “Kıyamet günü insanların bana en yakını, bana en çok salavât okuyanıdır.” buyurmuştur. (Tirmizî, Vitr, 21)

O hâlde dilimiz döndüğünce Peygamber Efendimize, âline, ehl-i beytine ve ashâbına salât ü selâm getirerek onlarla dünyevî ve uhrevî birlikteliğimizi artırmaya çalışalım. Zîrâ bu fânî dünyada onlardan daha yakın ve vefâlı bir dost bulmamız zordur.


[1] Kur’ânî Kavramlar, Kur’ân Lügati.

[2] Taberî, Câmiu’l-Beyân, XVI, 225, 227.

[3] İmâm-ı Mâlik, Muvatta, I, 211.

[4] Şehâbeddin es-Sühreverdî, sh: 221-222.

[5] et-Tergîb ve’t-Terhîb, II, sh: 399.

[6] et-Tergîb ve’t-Terhîb, II, sh: 399-400.

[7] Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, III, 39.

[8] Müslim, Îman, 134.

[9] Bkz: Buhârî, Mevâkît, 5; Cihâd, 1, Edeb, 1; Müslim, Îmân, 137-139.

[10] Ömer Nasûhî Bilmen, İlmihal, sh: 104.

[11] Müslim, Zikir, 79.

Yorum Yazın