İnsanın Hamuru, Küçükken Karılır!

0
Sayı: 7. Uluslararası Hadis Yarışması RÖPORTAJ
İnsanın Hamuru, Küçükken Karılır!

İNSANIN HAMURU, KÜÇÜKKEN KARILIR!

 

Allah Teâlâ, bu dünyada birbirimizle imtihan olabilmemiz ve her kademe ve rengiyle bir toplumun oluşabilmesi için insanları standart şekilde yaratmamış, aksine çeşit çeşit karakter, kapasite, özellik ve kabiliyetlerle var etmiştir.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de Medîne’ye hicret ettiği zaman Ensar ve Muhâcir arasındaki kardeşliği oluştururken ashâbını karakterlerine göre birbiri ile kardeş yapmıştır. Yine Ashâb-ı Suffe’yi, yaklaşık iki yıllık yoğun bir eğitim ve öğretim programından geçirdikten sonra, kendilerine vazife verirken de onların karakterlerini gözeterek kimini kumandan, kimini muallim, kimini vali olarak tayin etmiştir. Tabi, böyle firâsetli adım atmak, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashâbını da ne kadar iyi tanıdığının bir işareti ve “…Sen onları sîmâlarından tanırsın!..” (el-Bakara, 273) âyetinin de açık bir tecellîsidir.

Pek muhterem Osman Nûri Topbaş Hocamız da önceden beri bizlere, Kur’ân kurslarında talebelerimizle ilgilenirken sık sık şöyle nasihat eder:

“-Aman kızım, koçları seçin! Onları kâbiliyetlerine göre yetiştirip yönlendirin!”

Hattâ bugün İstanbul’daki kurslarımızın da muhtelif hizmet alanlarına bölünmüş olması, âdeta bunun hayata geçmiş, canlı bir örneğidir.

İnsan, kâbiliyetine göre ve sevdiği bir işle meşgul olduğu zaman o hizmet, kişinin hem kendisi için hem de toplum için büyük bir rahmete dönüşüyor. Hele bu hizmet, insan için yapılıyorsa bir neslin kurtulmasına bile sebep olabiliyor.

İşte bugün okuyacağınız röportajımız, bunun güzel bir misali… Yıllar evvel Hüdâyî Kız Kur’ân Kursu’muzda yetişmiş ve orada bir hocası tarafından kâbiliyeti keşfedilip yönlendirilmiş bir kızımızın, bugün hem kendisine, hem de topluma nasıl rehberlik ettiğini göreceğiz…

Sosyal medyada aktif olan yüz binlerce annenin takip ettiği, kendisinin gösterdiği Kur’ân ve Sünnet yolunda evlât yetiştirmenin metotlarını öğrendiği, nâm-ı diğer “Oyuncu Anne Merve” yani Merve Gülcemal ile buluştuk. İkimizin de küçük bebeği olduğu için bir sabah namazından sonra ancak internet üzerinden ve görüntülü olarak yapabildiğimiz, pek de meşakkatli geçen, meşakkati kadar güzel ve bereketli olan bu röportajımızdan;

“-Kur’ân kurslarında okursam ne olacağım?” sorusuna cevap bulmak isteyen genç kızlarımız…

Okul öncesi kurumlarda değerler eğitimine giren ve:

“-Minik öğrencilerime sevdirerek İslâm’ı nasıl öğretebilirim?” diyerek soran dertli öğretmenlerimiz…

“-Yeni bebeğim oldu. Evlâdımı Kur’ân ve Sünnet ışığında nasıl yetiştirebilirim?” sorusuna cevap arayan annelerimiz...

Kur’ân kurslarına gelen her talebesini keşfedilecek bir hazine gibi gören hocalarımız başta olmak üzere okuyan herkes, kendince bir şeyler bulabilecek…

Merve Gülcemal, kursumuzda talebemiz olduğu zamanlarda da tek başına sahneyi dolduran, yaptığı stand up’larla o zamanlarda kendini ispat etmiş, başarılı bir talebemizdi. Şimdi de yaptığı seminerler, online eğitimler, yazdığı çocuk kitapları ile surda bir gedik açmış ve İslâm’ın istikbaline güzel nesiller hazırlayarak rehberlik etmeye devam ediyor.

Rabbimiz hizmetlerini feyizli ve bereketli eylesin! Sözü daha fazla uzatmadan, buyurun Merve Gülcemal ile tanışmaya…

 

Oyuncu-Anne Merve kimdir, biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

Bursa’da orta hâlli memur bir âilenin evlâdıyım. Annemle babam, bankada çalışırken tanışıp evlenmişler. Çocukluğumdan beri hep dindar bir çevre içinde büyüdüm. Bunun sebebi de ben doğunca annem ve babamın hidâyet yolunu seçip hayatlarına yeni bir sayfa açmalarıdır.

Annem de, babam da dînî hayattan habersiz yetişmişler. Dedelerim çok iyi insanlarmış, ama zamanın baskı ve yasakları sebebi ile din öğrenememişler ve çocuklarına da öğretememişler. Babam ben doğmadan evvel bir kız çocuğu olacağını öğrenince, biz bir kız çocuğunu nasıl yetiştireceğiz diye düşünüp araştırıyor. Bir arkadaşı vesilesi ile hidâyet yolunu seçiyor. Anneme de:

“-Benim yeni hayatım bu minvalde olacak, sen de ister misin? Bu İslâm yolunu ben seninle birlikte yürümek istiyorum. «Ben eskisi gibi yaşamak istiyorum.» dersen, ben o yolda yokum!” diyor.

Annem de kabul ediyor. Etraftakilerin çeşitli tepkilerine aldırmadan bankadaki işini bırakıyor, tesettüre giriyor. Güzelliği ve başarısı ile ilgili sürekli iltifat alan bir hanımın, bu kadar keskin bir dönüş yapması kolay olmasa gerek!.. Annem ve babam, hızlıca İslâm’ı öğrenme sürecine giriyorlar. Abimle beraber en büyük nasibimiz, bu sürede dünyaya gelmemiz ve bu hayra dönüşün her ânına şâhitlik edip bu İslâmî heyecanın getirdiği ahlâkla yoğrulmamız olmuştur. Biz hep annemle babamın gittiği kurslarda Kur’ân’la ve dînî sohbetlerle iç içe büyüdük, elhamdülillah! Ebeveynimiz ya İslâm’ı öğreniyor veyahut bir yerlerde hizmet ediyorlardı. Biz de hep onların yanındaydık.

“-Babam nerede?” sorusunun cevâbı hep aynıydı:

“-Babam vakıfta… Babam kursta… Kur’ân-ı Kerîm öğrenen çocuklara bir şey götürüyor. Babam fakir fukaraya sadaka-zekât dağıtımına çıkmış.”

Son günlerde 15 Temmuz hadisesi sebebiyle insanlar cemaatlere karşı, belki biraz da haklı bir korku duyuyorlar. Fakat ben şunu ifade edebilirim ki, babamların hidayet yolunu seçmesi ve hayır ve hizmet üzere gayret etmeleri, hep Millî Görüş vakıfları sayesinde oldu.

Ben beş yaşında Kur’ân’ı öğrendiysem, İslâm’ı sevdiysem; Allah için gayret eden bu kimseler sebebiyledir. Yine beni yetiştiren de hep Kur’ân kursları oldu. Özellikle sizinle tanıştığım Aziz Mahmud Hüdâyî Kursu’nun benim üzerimdeki emeği çok büyüktür.

Annem, hep çalışkan ve başarılı bir hanım olmuş, ancak tesettüre girince her şeyi geri atmak zorunda kalmış. Bu yüzden kendisinin başörtülü olarak yapamadığı her hayalini benim yapmamı istedi. Benimle çok ilgilendi, ben de onun gayretlerinin bir neticesi olarak okul hayatım boyunca hep çok başarılı bir çocuk oldum. Çok hırslıydım, sınavdan doksan dokuz alsam oturup ağlardım. Fen lisesini büyük bir başarı ile kazandım, ama başörtüsü yasağı sebebiyle fen lisesine gidemedim. Babam beni Bursa Anadolu İmam Hatip Lisesi’ne yazdırdı. Orada da bir yıl okuyabildim. Çünkü başörtüsü yasağı, İmam Hatib’e de geldi maalesef…

Gittiğimiz bir yıl, ciddî mânâda psikolojik şiddet uygulandı. Ertesi yıl da kız İmam Hatip ile erkek İmam Hatip karma eğitime geçince, benim örgün eğitim hayatım bitmiş oldu. Uzun süre okula gitmeyince matematik öğretmenim babama telefon açmış ve niye okula gelmediğimi sormuş. Babam da kendisine sebepleri sıralamış.

“-Haklı okulu bırakmakla, ama bunlar ümmetin parlak zekalı genç kızları… Evde oturmasın! Ben kızımı İstanbul’a Kur’ân kursuna göndereceğim, Merve de gitsin!” demiş.

Böylece Kur’ân Kursu maceram başlamış oldu. Bu, hayatımdaki en büyük şükür sebebimdir. Hayatımın en güzel yıllarını, Kur’an Kurslarında geçirdim. Bütün genç kızlarımızın mutlaka bu eğitimden geçmelerini de her zaman tavsiye ediyorum.

Hocamın kızı ile ilk önce Suâdiye Tûbâ Kız Kur’ân Kursu’na başladık. Bizi ihtisas sınıfına kaydetmişler, normal yüzüne sınıf okumadan… Herhalde annemin duâları sayesinde oldu bunlar... İhtisas sınıfında dışarıdan ilâhiyat okuyanlar var ve ihtisâs hocalarının çoğu da Marmara İlâhiyat’tan gelen hocalardı. Pedogojik formasyon dersleri de dâhil İlâhiyat derslerini almıştık. Çok güzel bilgiler öğrendim orada…

1999 depremi olunca annem korkmuş, beni yanında istemişti. Ben gelince Bursa Hasan Hüsnü Kestel Kursu’muza kaydoldum. Orada bir buçuk yılda hâfızlığımı yaptım, elhamdülillah! Hâfızlıkta herkes zamana çok takılıyor, bence bir yılda da bitebilirdi hâfızlığım… Fakat çok oyalandım galiba… Hâfızlık, herkesin kendi yolunu bulması gereken bir süreç… Herkesin hızı kendisine göre yani... Ezberlemek çok kolay, önemli olan haslamanın çok sağlam yapılması lâzım… Ben haslama işini, ismini çok duyduğum Aziz Mahmud Hüdâyî Kursu’nda yapayım diye oraya gittim. Ama oraya gidip de ilmî seviyelerini görünce hayran kaldım, haslama işini bırakıp yüzüne sınıfına geçtim.

Hüdâyî Kursu, benim annelik dışında yaşadığım en güzel günlerimin geçtiği yer, benim cennetim diyebilirim. Hâlâ rüyalarımdan hiç çıkmıyor o güzel günler… Daha iki gece evvel de rüyamdaydı. Orada yaklaşık iki yıl çok kaliteli bir eğitim gördüm. Orada benim İslâm Dîni’ne bakış açım değişti. Dinin lezzetini orada aldım, İslâm’ı aşkla yaşamayı öğrendim. Hocalarımızın her biri, bir anne gibi fedakârlıkla bizimle ilgilenirdi. Sevgilerini gerçekten derinden hissederdik.

Peygamberimiz’in ve diğer peygamberlerin hayatlarından ibret ve hikmetler çıkarmayı öğrendik. Peygamber Efendimiz’i aşkla sevip örnek almayı sizinle öğrendik, Allah râzı olsun! Çocuk gelişim dersleri aldık. Temizlik yapmaktan sofra kurmaya kadar aklınıza gelecek her şeyi orada öğrendik. Benim çocuk eğitiminde kâbiliyetim olduğunu da oradaki bir hocam keşfedip beni yönlendirmişti. Oraya gidenler bilirler ki, orada ilimden irfâna nasıl gidilir, yaşayarak öğretilir. Elhamdülillâh, biz de bu anlattıklarımızın ucundan kenarından da olsa nasiplenmiş olduk.

Şunu da eklemek isterim ki, Hüdâyî Kursu’nda en önemli ilim, bence nefsi eğitmenin yollarını öğrenmek!.. Bazen sosyal medya üzerinden gelen sorularda:

“-Şu konuya nasıl takılmıyorsun? Şunu nasıl çözdün?” diye hayretle soruyorlar. Ben de:

“-Bu, bizim Hüdâyî Kursu’nda aldığımız tasavvuf derslerinin neticesi…” diyorum.

Hocam, başka bir ifadeyle, Hüdâyî Kursu, bizi hayat sahnesindeki mücadeleye bir adım önde başlatıyor. Ben seminer verdiğim zamanda Hüdâyî Kursu’ndan çok bahsediyorum. Bana:

“-O kursun, diğerlerinden ne farkı var?” diye soruyorlar.

Ben de onlara şöyle diyorum:

“-Orada insana insan olmanın kıymetini yaşayarak öğretirler. Halîfetullah kavramını orada anlamıştım. Çünkü bana sadece derslerde anlatıp geçmediler, bunu yaşattılar. Kendimi Halîfetullah olarak hissetmemi sağladılar. Hocalar, öğrenciye çok kıymet veriyordu. Birçok okul-kurs görmüş birisi olarak, farkı çok iyi görebiliyordum.

Şimdi bakıyorum, kendimi değerli hissetmek istediğim zamanlarda, rüyamda hep Hüdâyî Kursu’nda görüyorum kendimi… Bundan sonra yaklaşık on yıl kadar, anaokullarında çocuklarla çalıştım. Hâlâ da gerek yazarlık, gerek seminerle çocuk eğitimine devam ediyorum. Çocuk eğitiminde eksiğimizin olduğu yerlere dokunup düzeltmeye gayret ediyorum, aynı zamanda bir hikâye anlatıcısıyım. Mütedeyyin kimliğimle bizim çocuklarımıza bizim hikayelerimizi anlatarak çorbada bir nebze tuz olmaya gayret ediyorum.

 

Hikâye ve masal anlatıcısı ne demektir? Bu mesleği seçmenizin özel bir sebebi var mıdır?

Ben Hüdâyî’de okurken bir hocam, benim çocuklarla olan bağımı keşfetmiş ve benim bu yönde kendimi geliştirmem gerektiğini söylemişti. Onun bu yönlendirmesi ile motive olmuş ve çalışmaya başlamıştım. Benim hayalimde olan tek şey, çocuk doktoru olmaktı.

Eğitim engeli sebebi ile o olmayınca, Rabbim bu kapıyı açtı bana… Çocuklarla bir müddet çalıştıktan sonra, yetişkinlerle de çalıştım, hocalık yaptım. Fakat çocuklarla tattığım lezzet farklı olunca, tekrar o tarafa doğru yöneldim. Çocuklarla ilgilendikçe bu eğitimin ne kadar önemli olduğunu ve yeterince bunun öneminin kavranmadığını daha iyi fark ettim. Çünkü en önemli ve en temel eğitim, çocuk yaşta verilen eğitim… Biz burada hata yaparsak, fazla veya eksik bilgi verirsek, ileride bunu toparlamak gerçekten çok zor oluyor. Kendi içimizden insanların yaptıkları hatalar sebebiyle dinden uzaklaştırılan çok çocuk gördüm maalesef! Meselâ bunun en acı örneğini kardeşimde gördüm. Gittiği okulda:

“-Müzik dinlersen tepende şeytanlar tepinir!” demişler.

Müzik duyduğu zaman kulağını kapatıp ağladığını biliyorum. Gençlik dönemlerinde müziğe olan ilgisi sebebiyle biraz dinden de uzaklaştı. Ancak âilemin firâsetli yaklaşımı ile su aktı, yolunu buldu. Ama emek verildi, uzun müddet... Ya âilem firâsetli yaklaşmasa idi, ne olacaktı? Buradan şunu iyi anlamak lâzım; din anlatılırken kullandığımız üslûp çok önemli…

 

Peki, asıl sorumuza tekrar dönecek olursak, hikâye-masal anlatıcısı ne demektir?

Hikâye ve masalların ne kadar önemli olduğunun farkına varmış insanların, ilk insandan beri kullanılan hikâyeleri kullanması demektir. Önceden bunun ismi yoktu, ama hayatın içinde hep vardı. Şimdi, ismi ile birlikte var diyebiliriz. Ninelerimiz, dedelerimiz hep hikâye anlatarak öğretmişler her şeyi… Çünkü bu, en kolay öğrenme metodu… Zaten Kur’ân-ı Kerîm’in de büyük bölümünde kıssalar bu sebeple var, öyle değil mi? Bizi yaratan Rabbimiz, kıssaların çokluğu sebebiyle bizim en iyi öğrenme metodumuzun bu olduğunu anlatmış. Kur’ân’da kıssaların hiç bulunmadığını düşünelim. Rabbimiz bize sürekli şöyle dese idi:

“-Kadın-erkek, ihtilat ortamına dikkat edin! Şöyle yaparsınız haram, bunu yaparsanız günah!..” Ama kıssalardaki örnekler hiç olmasaydı!.. Acaba ne kadar tesirli olurdu? Bir de Hazret-i Yusuf -aleyhisselâm- ile Züleyha kıssasını düşünün; sizce hangi metot daha çok akılda kalıyor ve hayatımızda tesiri oluyor?

Biz bu metodun önemini son yüzyılda biraz kaçırmıştık; şimdi yeniden farkına vardık diyebiliriz. Ben çocukluğumdan beri hikâye anlatıcılığı yapıyormuşum, onu fark ettim. Tiyatro sevgim de hep vardı.

 

Evet, Hüdâyî Kursu’nda iken de tek başına sahneyi doldururdun. Kursta unutulmayacak stand up’lar yaptığını biliyoruz.

Evet, hocam… Şimdi nasıl yapmışım diyorum. Anne olduğum zaman bir hikâye anlatıcısı hanımın programına götürmüştüm oğlumu… Bu masal anlatıcısı hanımefendi ile tanıştıktan sonra:

“-Buna dindar câmiada çok ihtiyaç var. Birilerinin elini bu taşın altına koyması lâzım!” dedim.

Arkadaşımın desteği ile bizim câmiamızda bu işi ilk yapan kişi olmak bana nasîb oldu, elhamdülillâh!

Edebiyatçı Melike Gündüz Hanımefendi anlatmıştı. Beynimiz bir savunma mekanizmasına sahipmiş. Karşıdan gelen bilgileri o savunma mekanizması ile seçerek ve süzerek alıyormuş. Şuuraltı alsa bile bilgi olarak değerlendirmiyormuş. Fakat beynimiz duyguya hitap ediliyorsa, savunma mekanizmasını tamamen kaldırıp tamamı ile alıp karşı ile direkt bağ kuruyormuş. Zaten toplumumuz böyle bozulmadı mı? Aklen, mantıken, örfen ve dînen kabul etmeyeceğimiz birçok şey; televizyon dizileri, filmler ve şarkılarla duyguya hitap ederek duya duya, göre göre normalleştirildi. Dînen ve örfen aslâ kabul görmeyecek, düpedüz zinâ olan bir ilişkiyi, filmde görünce:

“-Ama ne yapsınlar, âşık olmuşlar!”

Yine aslâ kabul görmeyecek hastalıklı kişiliklere:

“-Ama çok tatlı, değil mi?!” diyen bir toplum olduk.

İşte bunlar, duyguya hitap edilerek bir toplumun kısa zamanda ne kadar çabuk bozulabileceğinin en canlı misallerindendir. İşte bu yüzden bizim duyguya hitap eden hikâye, masal, kıssa, şiir, şarkı, ezgi… ne varsa; bunları çok iyi kullanmamız gerekiyor.

Hikâye deyip de geçmemeli… Hikâyenin kuru, yavan ve sadece öğretme maksadı sırıtan, parmak sallayan bir hikâye dili ile de dîni çocuklara sevdiremezsiniz. Maalesef şu an piyasadaki dînî çocuk kitapları veya gençlere yönelik yazılmış romanların çoğu bu şekilde olduğu için yeni nesle hiç hitap etmiyor.

Ben bu yaralara bir nebze olsa da ilaç olmak için yola çıktım, elhamdülillâh… Çok güzel geri dönüşler oldu. Normal bir hikâye bile anlatsam, tesettürlü bir abla olarak onun zihnine bir fotoğraf bırakmış olduğumu düşünüyorum. Meselâ tanıtımını yapmam için çok dînî hikâye kitapları gönderiliyor. Ama maalesef okuyorum ve “Bu, çocuklara uygun değil!” deyip tanıtımını yapmayı kabul etmiyorum.

Yakın zamanda bir tane daha geldi, “Hikâyelerle Hadisler” kitabın adı…

Kitabı inceledim, ortada hikâye yok. Çocuğu hâdisenin içine çekecek, heyecanlandıracak hiçbir şey yok! Çocuk bir hata yapıyor, hadîs geliyor. Ve çocuklar sürekli bir yanlışlık yapıyor, hadis de parmak sallar gibi geliyor.

Yazan kişi, emînim iyi niyetle yazmıştır. Ama tek başına iyi niyet bizi kurtaramaz. Artık bizim bir vizyona sahip olmamız lâzım. Harry Potter’larla büyüyen çocuklara, ne bileyim binbir heyecan dolu çizgi filmi izlerken kendini kaybeden çocuğa; yaşlı teyzelere sohbet yapar gibi hikâye kitabı verirsek, onun tesirinde kalmasını beklememiz biraz gülünç oluyor.

Biz zamanında “Kıyamet Alâmetleri” kitabını okuyup etkilenen bir nesildik. Ancak bu nesil de, zaman da değişti. Şimdi karşı tarafın pazarladığı her türlü yazılı veya görsel yayına ulaşabilen ve bundan fazlasıyla etkilenen bir nesil var elimizde… Şu hadîs-i şerîfi hiç unutmayalım: “Çocuğu olan, onunla çocuklaşsın!”[1]

Çocuklaşmak demek, sadece onunla oyun oynamak değil! Çocuklaşmak demek, onun seviyesine, onun anlayışına, diline ve kalbine hitap edecek bir dil bulmak demektir, bence… Çok satanlar listesinde olan bir dînî çocuk kitabını incelemiştim. Daha ilk paragrafında, çocuğun annesi hasta… “Ama bu haksızlık değil mi?” diye bir ifade var.

“-Haksızlığı yapan kim?” demeyecek mi bu çocuk!.. Ya da şuuraltına attın bir tohum, ilerde zamanını ve zeminini buldu mu ortaya çıkacak… O yüzden çocuklarımıza okuttuğumuz kitapları kim yazarsa yazsın, isterse dünyanın en iyi yazarı yazsın; bizlerin çocuktan evvel kitabı okumamız, bir akaid gözlüğüyle incelememiz lâzım. Meselâ peygamber kıssaları ile ilgili çocuk kitabında, Yusuf-Züleyha hâdisesi anlatılıyor. Beş yaşındaki çocuğun bu bilgiye ihtiyacı var mı? Veya sen bu bilgiyi vermekle neyi hedefliyorsun?

Peygamber Efendimiz, bize “faydalı ilim” buyuruyor. Her yaş için faydalı ilim anlayışının farklı olduğunu unutmamamız gerekiyor.

Velhâsıl çocuklara dînî eğitim dediğimizde, artık bakış açımızı güncellememiz gerekiyor. (Devam edecek)

 

[1] Deylemî, III, 513.

Yorum Yazın