Dünya Denilen Küçük Küre

0
Dünya Denilen Küçük Küre

DÜNYA DENİLEN KÜÇÜK KÜRE

 

“Yaklaşmak, yakın olmak, yakınlaştırıcı hayat” mânâlarına gelen dünya kelimesi, dünyanın insana “âhiretten daha yakın olması, önce gelmesi” sebebiyle kullanılmıştır.

Kur’ân-ı Kerîm’de, “önce gelen hayat ve yakın hayat” mânâlarında kullanılan dünya, aynı zamanda “âhiretin tarlası” ve “köprüsü” olarak tasvir edilir.[1] Nitekim dünya ve dünya içindeki bütün yaratılmışlar, insana hizmet için yaratılmışken, insan ise yalnızca “âhiretteki hayatına hazırlık, Cennete liyâkat, Âlemlerin Rabbine kulluk ve itaat için” yaratılmıştır.

Ölümden sonraki hayata inanç, dînin dünyada “yakîn üzere”, yani sağlam, kesin, net olarak yaşanması bakımından en tesirli unsurlardan biridir. Hatta âhirete îmanın derecesi, dindarlığın belirleyicisi durumundadır. Nitekim dünya bütün çekiciliği, süsü ve meşguliyetleriyle, insanı ağ gibi sararak öteyi -âhireti- düşünmesine ve hazırlık yapmasına engel olmaktadır. İnsanın fıtratı gereği, “önde gelene, görünene ve süslü olana” daha fazla meylettiği ise gerçektir.

“Görünmeyen, ötede olan, uzak gelen” ise, dâima sönük ve sessiz kalır. Tıpkı, “Her nefis ölümü tadacaktır…” (el-Ankebût, 57) gerçeği bilindiği hâlde, bîhaber davranılması gibi... Bu hakikate bir de günümüzün hız ve haz merkezli modern hayatı eklenince, yarınlar değil, günümüz sorumlulukları dahî ehemmiyetini kaybetmekte, hayat gaflet içinde yaşanmakta...

İnsanlardan bir grup, ölümden sonraki hayatın (âhiretin) varlığına inanmadıkları için, yaptıklarının hesabını vereceklerini zerrece düşünmeden, mal ve iktidar güçleriyle şımarıp zulüm ve serkeşlik içerisine düşmektedirler.

Diğer bir grup ise, îman ettiğini söylediği ve bazı ibadetleri de yaptığı hâlde, âhirete îmanın işaretlerini gerçek mânâda kendi hayatında göstermek hususunda acze düşmektedir.

Birinci grubun hâli, “îmandan mahrum olmaktan” kaynaklanmaktadır. İkincisinin vaziyeti ise büyük bir “gaflet” olarak isimlendirilebilir. Öyle bir gaflet ki, kim olduğunu, nerede olduğunu, nereye gideceğini unutma hâli…

Nitekim Âlemlerin Rabbi, böyle bir gafletin fecî âkıbetini şöyle beyân buyurmaktadır:

“Denilir ki: «Bugüne kavuşacağınızı unuttuğunuz gibi, Biz de bugün sizi unuturuz. Yeriniz ateştir, yardımcılarınız da yoktur.»” (el-Câsiye, 34)

Demek ki netice değişmiyor, âhirete inanmamak da, âhiret yokmuş gibi dünyaya dalmış bir hayat da insanı felakete sürüklüyor.

Bu felaketin de çeşitli sebepleri var. İnsanların bazıları, dünyanın oyun ve eğlencesine dalıyor, kolay ve çabuk olana aldanıyor. Nefsine zor geldiği için hakkı, hakikati ve çileyi istemiyor. Bazısı, “Allah nasıl olsa affeder!” diyerek, Allâh’ın mağfiretini yanlış yorumluyor, nefsine ve günahlarına yol açmaya çalışıyor. Bazıları dîni basit görüyor, dîni sadece bir ucundan yaşamanın kendisini kurtaracağını düşünüyor.

 

Tek ve Yegâne Hayat, Dünya mı?

İnsanoğlu var olup dünyaya indirildiği andan itibaren hayatını devam ettirmek için “çalışmak” zorunda kalmıştır. Çünkü varlığı ve var oluşunu devam ettirmesi buna bağlıdır. Yemek-içmek için çalıştığı gibi, dışarıdan kaynaklanan tehlikelere karşı kendisini savunmak için de çalışmalıdır.

Ancak bu hayatî faaliyet, “insanın var oluşunun tek gâyesi” olabilir mi? O zaman aşağı-yukarı aynı şartlarda olduğu hayvan cinsinden ne farkı kalır?

Allâh’a ve âhirete inanmayan kimseler, hayatın sadece dünyadaki yaşadığımız “bu ânlar” olduğunu düşünmüşler ve ona göre bir hayat tarzı kurmuşlardır. Onlara göre geçmişin ve geleceğin hiçbir önemi yoktur. İnsan, “içinde bulunduğu ânın keyfini çıkarmalı, sadece kendi menfaati ve hazzı için” çalışmalıdır. Gerçekten sadece kendi zevk ve menfaatinin peşinde koşan, başkasını veya başkalarını hiç aklına getirmeyen bir insan, nasıl bir varlığa dönüşür? Ona yine insan denilebilir mi?

İşte inançsızlığın ve çeşitli felsefelerin gelip önünde tıkandığı çetin soru budur.

Din, insanı öncelikle böyle bir bencillikten, hırstan ve yıkımdan korumak için gelmiştir. Ona “başkalarını düşünmeyi” öğrettiği gibi, içinde yaşadığı kâinâtın kendisine “emanet edildiği” şuurunu da vermeye çalışır. O, bu dünyanın sahibi değil, emanetçisidir. Bu dünyada kaldığı süre içinde ihtiyacı olanı, en mâkul ve meşrû ölçüler içinde karşılar, sonra da onu “diğerlerine” bırakır. O buradan gelip geçen bir misafirdir, nihayetinde…

 

Dünya Nedir? Kimdir? Nasıldır?

Hazret-i Ali’nin ifadesiyle, dünya, “Allâh’ın peygamberinin mescidi, vahyin iniş yeri, meleklerin namazgâhı, Allah dostlarının mekânı, Allâh’ın rahmetinin kazanıldığı ve Cennetin hak edildiği ” yerdir. (İbrahim el-Beyhakî, el-Mehâsin ve’l-Mesâvî, 386)

Dünya ölümle birlikte başlayan ebedî hayatın eğitim ve test alanıdır. Nitekim Âlemlerin Rabbi, yaratmış olduğu kullarını tâlim ve terbiye süreciyle birlikte, beşerlikten halifeliğe terfî etmekte, liyâkat ehli olanları Cennet ve Cemâlullâh ile ödüllendirmektedir. Bu minvalde dünya hayatı, asıl yerleşim alanı olmaktan ziyade, yol üzerindeki durak noktalarından biri olmaktadır.

Allah Teâlâ, dünyayı şöyle tasvir eder:

“Bilin ki dünya hayatı, ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği, ziraatçıların hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer-çöp olur. (...) Dünya hayatı, aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.” (el-Hadîd, 20)

 “Onlara şunu da misal göster: Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sayesinde yeryüzünün bitkisi (önce gelişip) birbirine karışmış; arkasından rüzgârın savurduğu çer-çöp hâline gelmiştir...” (el-Kehf, 45)

“Bu dünya hayatı, yalnızca bir eğlenceden, bir oyundan ibârettir. Âhiret yurduna (oradaki hayata) gelince, asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı!” (el-Ankebût, 64)

(Ey Rasûlüm!) Onların (kâfirlerin) malları ve çocukları Seni imrendirmesin. Çünkü Allah bunlarla, ancak dünya hayatında onların azaplarını çoğaltmayı ve onların inkâr içindeyken canlarının çıkmasını istiyor.” (et-Tevbe, 55)

Bir oyun ve eğlence yeri olarak tanzim edilmiş olan dünyaya aldanmamak için ondan ihtiyaç kadar faydalanmak, onun geçici olduğunu görmek ve onu elde etmek için aşırı hırsa kapılmamak gerekir. Nitekim bütün peygamberler, insan olarak gelmişler, dünyada diğer insanlar gibi yaşamışlar, beşerî ihtiyaçlarını karşılamışlardır. Onları üstün ve farklı kılan, bu özellikleri değildir. Onları farklı kılan, dünyaya ve dünyadaki nîmetlere bakış tarzlarıdır. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bizim de dünyaya nasıl bakmamız gerektiğini şöyle izah etmektedir:

“Sizin elde ettiğiniz dünya metâı, hayır değil bir fitnedir. Evet, hayır ancak hayır getirir. Lâkin bu dünya ziynetleri, hayır değildir. Çünkü bunlar fitneye sebep olur, siz onlarla fazlaca meşgul olarak âhirete yönelmekten uzak kalırsınız. Baharın yetiştirdiği nebatların bazısı, çok yiyen hayvanları ya patlatıp öldürür yahut ölüme yaklaştırır. Ancak ihtiyacı kadar yiyenlere zarar vermez. Dünya malı da öyledir. İnsanlar onu hoş görerek meylederler…” (Müslim, c: 5, s: 474)

“Allah rızâsını kazanmak, âhiret azığını temin etmek için dünya ne güzel yerdir. Allah rızâsını kazanmayan, âhiret azığını temin etmeyen için de dünya ne kötü yerdir.” (Hakîm)

“Sizin hayırlınız, âhireti için dünyasını; dünyası için âhiretini terk etmeyip, her ikisini de birlikte yürüteninizdir. Zira dünya, âhirete ulaştırıcı bir vâsıtadır. Sakın insanlara yük olmayınız.” (Kenzü’l-Ummâl, 6334)

“Dünyaya sövmeyin; çünkü mü’min için ne güzel bir binektir. Hayra onunla erişilir, şerden onunla kurtulunur.” (Deylemî)

Allah Teâlâ’dan peygamberlik yanında, “hükümdarlık” ve “kimseye nasip olmayacak bir zenginlik isteyen” Hazret-i Süleyman -aleyhisselâm- da, atlara olan sevgisinin sebebini şöyle ifade etmektedir:

“Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim…” (Sâd, 32)

O hâlde bu dünyada ulaştığımız nîmetler, sadece ve ancak Allâh’a kulluğa yaklaştırdığı nisbette kıymetli ve güzeldir. Aksi hâlde büyük bir imtihan, fitne ve tehlike sebebidir. Dünyayı gerektiği gibi anlayıp îcap ettiği şekilde kullanabilen insan için, dünya malının çok olması zarar değil, fayda getirir. İnsanın sâlih amellerinin çoğalmasına ve âhiretteki makam ve derecesinin artmasına vesîle olur.

 

DÜNYA PANSİYONU

 

1- Dünya, bir imtihan sahasıdır.

Kitabında ve vaadinde hiçbir şüphe bulunmayan Allah Teâlâ buyurur ki:

“O ki, hanginizin daha güzel işler yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O mutlak gâliptir, çok bağışlayandır.” (el-Mülk, 2)

“Her canlı ölümü tadacaktır. Sizi hayırla da ve şerle de imtihan ederiz; ve siz ancak Bize döndürüleceksiniz.” (el-Enbiyâ, 35)

 

2- Dünya gâyesiz ve boş yere yaratılmamıştır.

Âlemlerin Rabbi bildirmektedir ki:

“Biz göğü, yeri ve bunlar arasındakileri, oyuncular (işi, eğlencesi) olarak yaratmadık.” (el-Enbiyâ, 16)

“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzûrumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?!” (el-Mü’minûn, 115)

 

3- Dünya, kısa ve geçicidir.

(Allah, inkârcılara:) «-Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?» diye sorar.

«-Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. İşte sayanlara sor.» derler.

(Âlemlerin Rabbi) buyurur:

«-Siz (dünyada) sadece az bir süre kaldınız.» Keşke (bunu) bilmiş olsaydınız.” (el-Mü’minûn, 112-114)

Başka bir âyet-i kerîmede ise şöyle buyrulur:

“Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize dönün, O’na teslim olun, sonra size yardım edilmez. (…) (Kişinin) azâbı gördüğünde «Keşke benim için bir kez (dönmeye) imkân bulunsa da sâlihlerden olsam!» demesinden (önce sakının!)(Bkz: ez-Zümer, 54, 57-58)

* * *

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- Sıffîn’den gelirken Kûfe dışındaki mezarlığa gelince, orada yatanlara hitâben söylediği sözlerin bir kısmı şöyledir:

“Bırakıp gittiğiniz evleri şimdi eller tuttu. Mallarınız paylaşıldı, bitti. Hanımlarınızı başkaları nikâhladı. Bunlar bizim tarafta olup bitenler… Âh keşke, bir de sizin tarafta olup bitenleri öğrenebilseydik...”

 

4- Dünya oyun ve eğlence yeridir.

“Dünya hayatı, bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Takvâ sahipleri için âhiret yurdu, muhakkak ki daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?” (el-En’âm, 32)

 

5- Dünya aldatıcıdır.

Rabbimiz şöyle îkaz ediyor:

“Ey insanlar! Allâh’ın vaadi gerçektir; sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı (şeytan) da Allah hakkında sizi kandırmasın!” (Fâtır, 5)

 

6- Dünya süslenmiştir, çekici kılınmıştır.

“Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; ölümsüz olan sâlih ameller ise, Rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır.” (el-Kehf, 46)

“Nefsânî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük, insanlara çekici kılındı. Bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki varılacak güzel yer, Allâh’ın katındadır.” (Âl-i İmrân, 14)

Çekici ve süslenmiş olan dünya sevgisi, insanı ölümden ve âhiretten korkar hâle getirir, bunları gündeminden uzaklaştırıp onu ibadet ve tâatlerden alıkoyar. Dünyayı çok sevmek, bütün kötülüklerin başıdır. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Benden sonra size dünya nîmetlerinin ve ziynetlerinin açılıp onlara gönlünüzü kaptıracağınızdan korkuyorum.” buyurmuştur. (Buhârî, Zekât, 47)

Dünyaya bağlanan kişinin kalbi üç şeyle karşılaşır; erişilmez arzu, gerçekleşmez umut, bitmeyen gam... Çünkü nefis, karşısında yemini gören aç bir kurda benzer; hızla istek ve arzuları peşine düşer. Nitekim istekleri bitip tükenmek bilmediği için arzulara erişilmez, umutlar bir türlü gerçekleşmez. Bu zaman aralığında insanoğlu bitip tükenmek bilmeyen gam içinde yaşar gider, ömrünü tüketir.

İçerisinde bulunduğumuz ve hiç bitmeyecekmiş gibi bağlandığımız dünya hayatı, âhiret âleminin yanında “çok kısa” ve fazla ehemmiyet arz etmeyen bir “durak” mesâbesindedir. Ehemmiyeti; yalnızca yaşanılan her saat ve dakikanın ibadet ve tâatle geçirilmesi hususundadır. Nitekim ebedî âhiret hayatının saadet mi, yoksa felaket mi olacağı, dünya hayatında hazırlanan amel defterine göre belirlenecektir. Âlemlerin Rabbi, bir kudsî hadîste şöyle buyurmaktadır:

“Ey dünya! Bana hizmet edene sen de hizmetçi ol. Sana hizmet eden de senin hizmetçin olsun.” (Ebû Nuaym, Hilye, III, 194)

[1] Bkz: en-Necm, 39-42; el-Müzzemmil, 20

Yorum Yazın