Ah Mine-l Aşk

“Aşk olsun! Aşkınız cemâl olsun! Cemâliniz nûr olsun! Nûrunuz ayn olsun!”

Yazımıza, Hazret-i Mevlânâ’nın selâm duâsıyla başlamayı, büyük tasavvuf üstâdına vefâ sayarız. Hazret-i Mevlânâ, bir aşk adamıydı. Şu içinde bulunduğumuz Aralık ayında O güzel velîyi anmayı, gönlümüzün borcu addediyoruz. O zât-ı muhterem; insanı, eşyayı, varlıkları, kâinâtı, yani âlemi gönül penceresinden seyreder ve değerlendirirdi. Fikirleri, düşünceleri, görüşleri; “sevgi” ve “aşk” odaklıydı. Varlıkların oluşmasını, Ay’ın doğuşunu, Güneş’in batışını, Dünya’nın dönüşünü o hep “sevgi” ve “aşk” düzleminde anlatırdı. Kötülük ve çirkinliklerin kaynağının “sevgisizlik ve aşksızlık” olduğunu vurgulardı.

Onun her insanın mayasına, mâhiyetine, kısacası “özüne” derin bir saygısı olduğundan, her cenahtan, her devirde pek çok seveni ve müntesibi vardır. Kendinden sonra fikir ve görüşleri, yaşayış biçimleri sistematize edilerek tasavvuf deryâsının “Mevlevîlik” kolu ortaya çıktı. Mevlevîlik, derin bir medeniyet ve hâl yansımasıdır. Bu yoldan; pek çok ilim, sanat, edebiyat ve siyaset adamı mayalanmış, böylece Mevlevî dergâhlarında çok kıymetli insanlar yetişmiştir.

Mevlânâ Hazretleri’nin en meşhur eseri olan “Mesnevî”, kendi içinde kâfiyeleri bulunan bir şiir türü olup 26 bin beyitten meydana gelmiştir. Tamamı 6 cilttir; 2 yıl ara verilerek 9 yılda bitirilmiştir. İlim erbabı tarafından Mesnevî, Kur’ân’ın tasavvufî tefsiri olarak vasıflandırılır, hakikate ulaşma kitabı olarak tâbir edilir. İçinde 270 hikâye ve kıssa, şiir diliyle ifâdelendirilmiştir. Bunlar anlatılırken âyet ve hadislerden istifade edilmiştir.

Mesnevî’de en can alıcı, vurucu mesajlar, kıssalardan sonra gelir. Hazret-i Mevlânâ, eserlerinde müşahhastan/somuttan mücerrede/soyuta iner; daha çok derûnî kavramları ele alır, incelikleriyle işler. İşlediği konular; akıl, ruh, kalp, aşk gibi hususlardır. Onun gâyesi; insanın mâlâyânîden, mâsivâdan arınıp yücelmesidir.

Mesnevî’de insanların çevrelerinde şâhit oldukları hâdiselerin hikmet tarafı nazara verilir. Bunun için bazı müşahhas misaller, sembol olarak kullanır. Meselâ; horoz “şehvet”i, tâvus “makâm”ı, karga “tûl-i emel”i yani aşırı istek ve doymazlığı temsil eder.

Hazret-i Mevlânâ, insanı her safhada değerlendiren büyük bir gönül eğitimcisidir. İnsanı anlamadan hiçbir şeyi anlayamazsınız. Üstad; “İnsanın iç dünyâsında sonsuza açılan bir yanı yoksa o gönül haraptır.” der.

Mesnevî, bencillikten sıyrılıp benliğinden geçenlerin gönül cennetidir. Şurası bilinen bir hakikattir ki, dînin temeli, yüce Allah -celle celâlühû-’ya îmandır. Îmânı kuru kuruya değil de aşk boyutunda yaşamak için “aşkın kitabı” olan “Mesnevî”yi okumak gerekir.

“Ben canım tende olduğu müddetçe Kur’ân’ın kölesiyim. Ben seçilmiş Muhammed Mustafâ’nın yolunun toprağıyım.” diyen Mevlânâ Hazretleri, tam bir Kur’ân ve Peygamber âşığıdır. O yüce Kur’ân’dan özümsediği ilhamlarla, muhabbetullah ve muhabbet-i Rasûlullah ile coşan bir aşk çağlayanıdır.

Âlimler, Kur’ân ile Mesnevî’yi gül bahçesi ile gül yağına benzetmişlerdir. Hazret, gül bahçesi olan Kur’ân-ı Azîmüşşân’dan gül yağı çıkarmıştır. Gül bahçesindeki güllerin sayısız rengi ve âhengi, Mesnevî’ye yansır.

Mukaddes kitabımız Kur’ân-ı Kerîm, “İkra’: Oku!” diye inmiştir. Aşk kitabı olan Mesnevî, “Bişnev: Dinle!” diye yazılmıştır.

Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’a, “Oku!” denince Âlemlerin Güneşi, “Neyi okuyacaktır?” O -aleyhissalâtü vesselâm-, kâinat kitabını okuyacaktır. Ancak insan, önce kendini okumalıdır. Zira kendini bilmeyen Rabbini bilemez.

Mesnevî’de ise; “Dinle!” deniyor. “Neyi dinle?” Kâinâtın sesini, Kur’ân’ın hitâbını, Peygamber’e vahyi dinle!.. “Dinlemek” tasavvufta önemli bir kâidedir. Söyleyen değil, dinleyen öğrenir. Kulak, ilmin giriş kapısıdır. Büyükler dinlemenin ehemmiyetini belirtmek için, “Sen çocuğuna susmayı öğret, o nasıl olsa konuşmayı öğrenecektir!” derler. Ayrıca dinlenenler sadra kaydedilir, okunup yazılanlar ise satırlara kaydedilir. Satırlardakiler, dijital kayıtlar silinebilir, ama sadırdakiler silinmez, kalıcıdır.

İnsan, hayatı okuma ve dinleme hâlindeyken; düzgün bir kamıştan yapılmış, içinden enfes sesler ve nağmeler çıkan “ney”i dinlemelidir. O “ney”, alelâde bir müzik âleti değildir.

Ney, içli ve sıcak iniltileri olan, hep ayrılığı ve hüznü hatırlatan bir gönül telidir. “Ney”in aslı; içi boşaltılmış ve ana yurdundan koparılmış, gurbet diyarlarında bulunan bir kamıştır. İçi dolu olsa, ondan ney olmaz, olması için içinin mutlaka boşaltılması zarurîdir. Buradan bir benzetme yapılarak; “İnsanın da içi mâsivâdan, maddî zevklerden boşaltılmadıkça, arındırılmadıkça ilâhî tecellîlere muhâtap olamaz.” hakikati ortaya çıkar.

Tasavvufta “ney”; nefsini aşmış, mâsivâdan sıyrılmış, yüce bir gönülle, Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etme mertebesinde olan kâmil insanı, yani Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ı ve O’nun vârisleri olan âlimleri, mürşid-i kâmilleri temsil eder. Başka bir deyişle, ney gönle, kamış ise gönül âlemine benzetilir.

“Ney”in çıkardığı ses, “aşkın sesi”dir. Neydeki nefes, “Ben insana kendi rûhumdan üfledim.” (Sâd, 72) âyeti mûcibince, temsilî olarak Hakk’ın nefesidir. Buradan hareketle Hakk’ın nefesi ile dolan kâmil insanlar (mürşid-i kâmiller); tıpkı ney gibi gönül sevdâlarını, yürek nağmelerini müntesiplerin gönlüne üflerler. Elbette ki rûhundan üfleyen Hak Teâlâ Hazretleri olursa, o kul da en doğru ve en güzel nağmelerle seslenir. O ancak Rabbin emirleri doğrultusunda davranışlar icrâ eder. Bu hâl, tasavvuftaki; “Râdıyeten mardıyye” (el-Fecr, 28) (Kulun Allah’tan, Allâh’ın da kuldan râzı olma) mertebesidir. İşte ney, bu yönüyle Hakk’ın sesidir.

Mesnevî’den herkes kabiliyeti kadar nasiplenir. O da ancak Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu iledir. Bu hususta Hazret-i Mevlânâ şöyle der:

“Bedenle can, iç içedir, birbirinden gizli değildir; ama bedende o cânı görecek kabiliyet yoktur.”

Burada “can”dan maksat; “Allah Teâlâ’nın ikrâm ettiği rûh”tur. Ve gayb âlemindendir. Beden, rûhun kalıbıdır. Ruh, hayâtiyetini beden içerisinde sürdürür. İnsanı hakikî insan yapan, onun mânâ âleminin güzelliğidir. İnsanın mânâ âleminin kemâle ermesi, “ney”den enfüsî nağmeler çıkmasıyla olur. Âlemde var olan canlı-cansız her varlıkta, hakikî aşkın tezâhürleri bulunur. Her varlık, kendi kabiliyeti ölçüsünde, sonsuzluk âleminde “kemâle” doğru mesafe kateder. Son nokta ise, o varlığın mîrâcıdır. Topraktaki bitkiler yükselirler, en güzel yemişleri verirken kemâli yakalayıp mîrâca erişirler. İnsan da kendi varlığını Hakk’ın varlığı içerisinde eriterek mîrâca yükselir.

Akıl, Cenâb-ı Hakk’ın Âdemoğluna bahşettiği en kıymetli hazinedir. Mukaddes hükümlerin muhâtabıdır. Ancak, akıl, yalnız başına mânevî sırları çözmeye yetmez. Hâdiselerin hikmet tarafını idrâk edemez. Mânevî tecellîler, ilâhî mesajlar, akıldan üstün olan “aşk” ile kavranabilir. Hazret-i Mevlânâ’ya göre, “akıl, aşka kurban edilmeli” ki, gönül, mânevî sırlara âgâh olabilsin. Akılla mâneviyat deryâsına dalınmaz, oralara ancak gönülle gidilir. Akıl eğitilir, ama gönül de eğitilir. Gönlü eğiten, Rab Teâlâ’dır. Yine akıl ve kalp, kulluk içindir. Kalp, kulluktaki incelikleri ayarlar. Mide, akla ve kalbe “helâl lokma” ile doğru yolu gösterir; böylece ona “akl-ı selîm”i, “kalb-i selîm”i buldurur. Dolayısıyla Kur’ân’da kalbin bir faaliyeti olan akıldan bahseden pek çok âyet-i kerîme vardır:

“...Kullarımı müjdele, onlar ki sözü dinlerler ve o sözün en güzeline uyarlar. İşte onlar Allâh’ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir, akl-ı selîm sahipleridir.”[1]

Akıl esrârının sırdaşı âşıklardır. Dile de kulaktan başka talep yoktur. Aşkı bulabilmek için akla ihtiyaç vardır, ancak akıl sınırlıdır. Sınırlı bir akılla, sınırsız olana ilerlenemez. O zaman, aşk yollarına vâsıl olmak için sınırlı olanları bırakmak gerekir. Aşk ile îman birleşince akıl gerekeni yapar. “Muhabbetullâh”ın nûru varsa, aklın da nûru vardır; o da iyi ile kötüyü ayırt etme farkıdır. Bu nûr, mânevîdir ve yalnız akılla bulunur. Ancak akıl, nefsin sultasına girerse, o zaman helâk olur. Burada bize şu duâyı yapmak yakışır:

“Rabbimiz; değiştirebileceğimiz şeyleri yapabilmek için bize cesaret, değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabul etmek için sabır ile sükûnet ve bu ikisini ayırt edebilmemiz için bizlere akıl ve firâset nasip et.” Âmîn.

Mevlânâ Hazretleri eşsiz bir tevâzû ile; “Hayatım yanlışlarla dolu olarak geçti, gitti. Belli bir olgunluğa erişemedim.” derken âdeta bizim hata ve kusurlarla bezeli hayatımıza dikkat çeker. Yine, “Günler; gamlarla, ihmallerle gitse, zaman tükenip ömür hebâ olsa bile bir uyanma olduysa, sonunda birlik denizine, aşk havuzuna girdinse öyle geçen günlere bile helâl olsun.” der.

“Artık mâzîdeki hâtıralarıma ne gam duyayım, onlar için niçin tasaya düşeyim? Fânî olan geçip gidecektir. Önü ve sonu olmayan ölümsüz, sen kal; kal ve benimle ol, bana O yeter.” derken; bu arada “zaman” gibi mücerret bir kavram içinde mâzîyi hâtıra, geleceği ufuk olarak görür. O an içinde yaşadığımız zamanı ise mâzîdeki keyfiyetleri geleceğe aktaran hâliyle değerlendirir.

“Zaman kime yâr oldu ki, bana yâr olacak?” diyerek sahip olduğumuz her şeyi bırakıp gideceğimiz bir dünyaya doğru yol alırken bizden hiç ayrılmayacak dosta işaret eder.

Bâkî kalacak O yegâne dost için:

“Sen kal ey Dost! O bana yeter!” der. Ve: “Beni terk etme!” niyazıyla Bâkî olana seslenir.

Susuz insanlar, çokça su içerek suya kanarlar. Fakat balık gibi hep suyun içinde olup da bir türlü suya kanamayanlar vardır. Nasıl ki balık sudan çıkınca ölürse, insanlar arasında da ilâhî sırlar ummânına girenler, aynen balık gibi oradan çıkmak istemezler. Yani nasıl balığın yaşaması için bol su lâzımdır; işte aynen bunun gibi “Muhabbetullâh”a erişebilmek için de ilâhî aşkın ummânında yaşamak gerekir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- günde yetmiş defa istiğfar ederdi.[2] Her defasında bir mertebe kateder ve her yükselişinde aşağıdaki derecelere bakarak; “Demek ben buralardaydım.” diyerek hayıflanır, yükseldikçe de kendisine açılan doyumsuz sır kapılarında nice ilâhî tecellîlere mazhar olurdu.

Tasavvufta en son mertebe, Allah -azze ve celle-’ye ulaşmaktır. Bu dereceye zühd, takvâ ve muhabbet ile erişilebilir. Ruhsuz yapılan şeylerin kişiye pek faydası olmaz, ancak aşkla yapılan şeyler kıymetlidir. Aşk ile dağlar yerinden oynar. Aşkı kalbimize duâ gibi ekmeliyiz. Tabi, böylesi aşka ulaşmak için, çok çeşitli merhalelerden geçmek gerekir. Varlığın mayası aşktır. Aşk kişi için bir lûtuftur. Fânî olan şeylere duyulan sevgi, aşk-ı mecâzîdir. Aslında her şey fânî, tek aşk bâkîdir. Dünyaya gönül veren, mâneviyattan nasiplenemez., Kâinâtın Sâhibi’ne duyulan aşk-ı hakikî, en büyük lezzettir.

Kötülükten, pislikten, günahlardan temizlenmeyen; aşkı bulamaz. Aşk yolunda ilerleyemeyenler, benlik sahibi olanlardır. “Ben” dersen, aşkı yakalayamazsın. Kötülükten, hırstan, kibirden kalbi temizlemek isteyen, aşkı bulabilir. Her varlığın özü aşktır. Aşk, gönül sayfasına yazılanlardır. Mevlâna Hazretleri der ki:

“Hayatta tek ölümsüz olan şey, aşktır. Aşk, kāl işi değil, hâl işidir. Kalem her şeyi yazdı, çizdi, ama aşka gelince çark etti, kaldı. Herkesin aşkı, değer verdiği şeye göre ölçülür.”

Hazret-i Mevlânâ’ya sorarlar:

“-Aşk nedir?” diye… O da cevaben:

“-Ben ol da gör!” der.

“Allah’tan başka bir temâşâsı bulunan aşk, aşk olamaz; o saçma sapan bir sevda olur. Allah -celle celâlühû- için ağlayan göz, ne mübarektir! O’nun aşkıyla yanıp kavrulan yürek, ne mukaddestir! Bizim Peygamberimiz’in yolu, aşk yoludur. Biz aşkın çocuklarıyız. Aşksız olma ki, ölü olmayasın. Aşkta öl ki, diri kalasın. Başımı koyduğum her yerde secde ettiğim hep O’dur. Tek mâbud ancak Allah -celle celâlühû-’dur. Bağ, gül, semâ, sevgili... Hepsi bahâne, maksat dâima O -azze ve celle-’dir. Aşk geldi, damarımda, derimde kan kesildi. Beni kendimden aldı, Sevgili’yle kapladı. Benden kalan yalnız bir ad, ondan ötesi hep O...”

Âh mine’l-aşk!

 

[1] ez-Zümer, 17-18; ayrıca bkz. el-Bakara, 269; Âl-i İmrân, 7; er-Ra‘d, 19; ez-Zümer, 9.

[2] Buhârî, Deavât, 3; Tirmizî, Tefsir, 47.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle