Zor Zamanda Gayret

0
Zor Zamanda Gayret

Gönül İkliminden İnciler

ZOR ZAMANDA GAYRET

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir sefer dönüşü çok sevdiği kızı Fâtıma’nın yanına uğramıştı. Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhâ- muhterem babasını görür görmez hemen yanlarına yaklaşarak yüzünü gözünü öptü ve akabinde de engel olamadığı inci tanesi gözyaşlarıyla ağlamaya başladı. Bu hâli gören Rahmet Peygamberi Efendimiz, sevgili kızına şefkatle:

“–Neyin var kızım, niçin ağlıyorsun?” diye sorunca Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhâ-:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Benzinizi sararmış, elbiselerinizi eskimiş, Siz’i de yorgun ve bitkin bir vaziyette görüyorum!” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurdu:

“–Fâtıma! Allah -celle celaluh- babanı öyle mübarek bir dinle gönderdi ki, Allah bu dîni yeryüzündeki bütün evlere ve çadırlara ulaştıracak, kabul edenlere izzet bahşedecek, onunla mücadele edenleri ise zillete sürükleyecektir! Öyle ki bu din, gecenin kapladığı, yani hidâyetten mahrum olan bütün bölgelere ulaşıp yayılacaktır.” (Hâkim, I, 664/1797; Heysemî, VIII, 263)

Bu nebevî beyan açıkça göstermektedir ki, Allah katında hak din olan İslâm’ın nûru, -kâfirler istemese de- bütün cihânı kaplayacaktır. Bu konuda mü’mine düşen, hidâyet nîmetinden mahrum bulunan bütün insanlara, İslâm’ın gönüllere huzur ve sürur bahşeden saâdet iklîmini götürebilme gayretini anbean artırmaya çalışmaktır.

Zamanımız şartları göz önüne alındığında, İslâm’ı yaymak için gösterilen her türlü gayretin son derece büyük bir ehemmiyet arz ettiği görülmektedir.

Nitekim zamanımız insanı ekseriyetle, gününü nefsin hoyratlığı içinde ziyan etmekte, ömrünü hesabı sorulmayacakmış gibi addederek boş hevesler uğruna tüketmekte, kendisine ikram edilen her nîmeti geçici zevkleri için kullanmakta ve rûhunu yıpratarak günden güne Cenâb-ı Hak’tan uzaklaşmaktadır.

Böylesine zor bir dönemde, îmandan mahrum gönülleri, İslâm’ın nurlu ufuklarıyla tanıştırabilmenin hiç şüphesiz ki büyük bir mükâfatı vardır. Çünkü zor zamanlarda ve tehlikeli yerlerde hizmet görenlere, fazladan bir mahrûmiyet zammı ve yıpranma primi verilmesi gibi, mânevî değerlerden hızla uzaklaşıldığı günümüz dünyasında yapılan her türlü sâlih amellere ve tebliğ hizmetlerine de aynı şekilde husûsî ecir ve mükâfatlar verilecektir.

Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

“Kim Allâh’a güzel bir ödünç verecek olursa, Allah da onun karşılığını kat kat verir ve ayrıca onun çok değerli bir mükâfatı da vardır.” (el-Hadîd, 11)

Ayrıca şu da bir gerçektir ki insanları hayra çağırmak, yanlışlarını düzelterek bilmediklerini öğretmek, mâneviyatlarını takviye edip gönül âlemlerini Hakk’a yönlendirmek, onlara yapılabilecek en büyük hizmettir. İnsanların hem bu dünyalarını hem de ebedî âlemlerini güzelleştiren bu hizmet, îman nîmetinden dolayı Hakk’a şükür vazifemizin de en güzel tezâhür şeklidir. Hakk’ın rızâsını kazandıran bereketli ve fazîletli bir amel-i sâlihtir.

Hayatının her ânı, insanlığın hidâyeti uğruna yoğun bir gayretle geçen Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu hususta bizim için en büyük rehberdir. Çünkü O, İslâm’ı yaymak için kapı kapı dolaşmış, bu yolda her türlü meşakkat ve çileye katlanmış, örnek hâl ve davranışlarıyla bütün insanlığa emsalsiz bir numûne-i imtisâl olmuştur. O, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği vazifeyi, öyle bir sabır, metânet ve gayretle îfâ etmiştir ki, bu hususta bazen kendisini harap etmemesi için:

(Rasûlüm!) Onlar îmân etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın!” (eş- Şuarâ, 3) şeklinde îkâz-ı ilâhîye muhatap olmuştur.

Bundan dolayı;

–Bir mü’minin yüreği, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gibi dünyanın en ücrâ köşesindeki insanlara ulaşabilmenin gayretiyle dolmalı.

–Yine Efendimiz’in Tâif’te bedbahtlar tarafından taşlanması üzerine hüzün bulutları çöken kalbinin, bir kişinin îmâna gelmesi üzerine tesellî bulması gibi, îman nîmetine kavuşan bir kimse için çekilen bütün sıkıntı ve meşakkatler gözde bir hiç hâline gelmeli.

–Muaz bin Cebel gibi, bir beldeyi İslâm’la şereflendirebilmenin hazzı ve heyecanı ile gönüller çağlamalı.

–Dostlarıyla sohbet ederken “Muaz bin Cebel, Huzeyfe bin Yemân ve Ebû Ubeyde bin Cerrah gibi bir oda dolusu insanım olsa kâfî”[1] diyen Hazret-i Ömer gibi zâhiren ve bâtınen kemâl ehli hizmet insanları yetiştirme iştiyâkıyla kalpler titremeli.

–Yine mü’minin gönlü, Ömer bin Abdülaziz gibi; ümmet içindeki açlar, fakirler, hasta olup da ilaç bulamayanlar, yalnız başına terk edilmiş dul kadınlar, hakkını arayamayan mazlumlar, küfür ve gurbet diyârındaki müslüman esirleri düşünerek onların hüznüne eşlik etmeli.

−Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in;

“Benim ümmetimin misali, yağmurun misali gibidir. Evveli mi daha hayırlıdır, sonu mu daha hayırlıdır, bilinmez!”[2] beyânının muhtevâsına girme iştiyâkıyla coşan bir rahmet damlası olmalı.

–Velhâsıl bir mü’minin yüreği, son nefese kadar aşk ve vecd ile kullukta bulunup İslâm’ın istikbâlinde hayırlı bir hizmet görebilmenin gayreti içinde olmalıdır.

İslâm Dîni, Efendimiz’in hayatında sergilenmiş, hidâyetin bütün sırları da gören gözler için Kur’ân’da beyân edilmiştir. Bu vesîleyle dîni tebliğ husûsunda Kur’ân-ı Kerîm’i ve örnek yaşayışıyla Kur’ân’ın fiilî bir tefsiri olan Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i kendisine önder kabul eden kimseye Allah Teâlâ muhakkak yardım eder, onu yükseltir. Çünkü ezelî takdir, gayrete âşıktır. Merhum Mehmet Âkif bunu ne güzel ifade eder:

Allâh’a dayan, sa‘ye sarıl, hikmete râm ol;

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol!..

Ebû Kubeyl şöyle anlatmaktadır:

Abdullah bin Amr bin Âs’ın yanında idik. Kendisine Kostantiniyye ve Rûmiyye’den hangisinin önce fethedileceği soruldu. Abdullah, halkaları olan eski bir sandık getirtti. İçinden bir yazı çıkardı ve şöyle dedi:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in çevresinde toplanmış, mübârek hadislerini yazdığımız bir sırada O’na:

“–Hangi şehir önce fethedilecek, Kostantiniyye mi yoksa Rûmiyye mi?” diye soruldu. Allah Rasûlü şu cevabı verdi:

“–Hiraklin şehri önce fethedilecek!” Efendimiz bu sözüyle Kostantiniyye’yi kastediyordu. (Ahmed, II, 176)

Bu hadîs-i şerîfleriyle Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bizlere cihânşümûl bir hidâyet haritası çizmiş ve şimdi sırada Rûmiyye’nin olduğunu, yani Avrupa’nın hidâyet bulacağı müjdesini vermiştir.

Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmelerde şöyle buyurmaktadır:

“Onlar ağızlarıyla Allâh’ın nûrunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nûrunu tamamlayacaktır.” (es-Saff, 8)

“…Kâfirler hoşlanmasalar da Allah nûrunu tamamlamaktan başka bir şeye râzı olmaz.” (et-Tevbe, 32)

Cenâb-ı Hakk’ın “nûrunu tamamlayacağı” vaadi, bir îman umdesidir. Lâkin Cenâb-ı Hak nûrunu tamamlamak hususundaki vaadini insanlar eliyle gerçekleştireceğine göre, hepimiz o vaadin gerçekleşmesi için canhıraş bir gayret ve fedakârlık içinde olmalıyız. Yoksa Rabbimiz yine nûrunu tamamlar, fakat bu hizmetlerde ihmalkâr davrananlar, ağır bir vebâl altında kalırlar.

Her nîmetin bir bedeli olduğu gibi îman nîmetinin şükür borcunu ödeyebilmek için de, i‘lâ-yı kelimetullah, yani Allâh’ın dîninin yücelmesi yolunda, şahsî ve dünyevî işlerimiz için katlandığımız fedakârlıklardan daha fazla bir gayret sahibi olmamız elzemdir. Bir mü’min için, bu şanlı îman hizmetinden bir hisse alabilmekten daha şerefli ne olabilir? Lâkin şunu da unutmayalım ki gücümüz nisbetinde bir gayret sergilemeden, sırf ümit ve inancın ilâhî yardımı celbedeceğini beklemek de beyhûdedir.

Ne mutlu, Cenâb-ı Hakk’ın lûtfettiği bütün güç ve imkânlarını İslâm’ın neşv ü nemâ bulması için bezledebilen sâlih kullara…

Cenâb-ı Hak cümlemizi, İslâm’ın istikbâlinde hayırlı hizmetlerde bulunan bahtiyar kulları arasına lûtf u keremiyle ilhâk eylesin.

Âmîn!..

[1] Bkz. Buhârî, Târîhu’s-Sağîr, I, 54.

[2] Tirmizî, Edeb, 81/2869; Ahmed, III, 130.

Yorum Yazın