Su Kasidesi 25

0
Su Kasidesi 25

SU KASÎDESİ - 25

 

Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânuma,

Var ümîdim ebr-i ihsânun sepe ol nâre su

 

(Cehennem korkusu, yanık gönlüme gam ateşi salmış, ama o ateşe Senin ihsan bulutunun su serpeceğinden umutluyum.)

 

Sanatlar: “Nâr-su” ve “bîm–ümîd” kelimeleri arasında “tezat”, “Cehennem-nâr-sûzan” ve “ebr-su-sep” kelimeleri arasında “tenâsüb”; “Bîm-i dûzah, ümid; nâr-ı gam, ebr-i ihsan; salmak, sepmek, sûzân, nâr” kelimeleri arasında “leff ü neşr” sanatı yapılmıştır.

 

Gönül Gözüyle Mânâsı: Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. O yaşarken bir rahmet ve şefkat kaynağıydı. Nitekim âyet-i kerîmede:

“Oysa Sen içlerindeyken Allah onlara azâb etmez. Onlar bağışlanma dilerlerken de elbette azâb edecek değildir.” (el-Enfâl, 33) buyrulmuştur.

O, insanlığa kurtuluşu bahşedecek, onlara ebedî saâdet yurdu olacak hidâyet kaynağını göstermek sûretiyle “rahmet” olmuştur. Böylece insanlık, kıyamete kadar Allâh’a ulaştıracak en emin ve en doğru yolu, bizzat yaşanmış bir örnek hayat modeli olarak müşahhas bir şekilde görmüştür.

O, canlı-cansız bütün âlem için rahmet olmuştur. İnsanlık için rahmet olduğu gibi, hayvanlar, bitkiler için de rahmettir. Ayrıca toprak, hava, su… hep O’nun getirdikleri sayesinde ıslah olmuş, yaratılışına uygun bir şekilde korunmuştur.

O, âhirette de insanların eşiğine yüz süreceği şefaat kapısıdır. O belalı ve çetin günün dehşetinden herkes sığınacak bir yer ararken Allâh’ın Habibi -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mültecîlerin en emin limanı olacaktır.

Şefaat, haktır. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de onun varlığını ve sınırlarını çizmiştir. Orada Allâh’ın izin verdikleri dışında kimseye şefaat edilmeyeceği gibi, O’nun bizzat izin verdiği kimseler dışında da kimse şefaat yetkisine sahip değildir.

O gün, önce mutlak adâletin gerçekleşeceği, herkesin yaptığının karşılığını eksiksiz ve tastamam bulacağı gündür. Kimseye zerre kadar zulmedilmez. İyilik ve kötülük olarak kim ne yapmışsa, hepsini kendi kitabında yazılmış bir hâlde bulur.

Herkes ilâhî adâletle hesaba çekilip yerini bulduktan sonra, Rabbimiz engin merhameti ve nihayetsiz lütfu ile dilediği kullarının azâbını hafifletir, dilediği kulların makamını artırır. Cehennemdeki kullarından dilediğini de affedip cennetine dâhil eder. O’nun hükmünün üzerinde bir hüküm, O’nun rahmet, şefkat ve lütfunun sonsuzluğu karşısında duracak bir mercî yoktur.

Rabbimiz, kullarından dilediğinin affedilmesi ve çeşitli lütuflara mazhar olması için de sevdiği bazı kullarını “şefaat” yetkisi ile şereflendirmiştir. Bu, onların dünya hayatında takvâ, muhabbet ve Allâh’a yakınlık sayesinde kazandıkları mânevî bir makamdır.

İşte bu seçkin şefaatçiler, Allâh’ın murâd ettiği sınırlar çerçevesinde, günahkâr kulların affedilmesi ve sâlih kulların derecelerinin yükseltilmesi için niyaz ederler.

Bu hususta meşhur “Şifâ-i Şerîf” kitabının yazarı Kadı Iyâz, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şefaatinin beş merhalede gerçekleşeceğini söyler:

“1) Umûmî şefaat: Bu bütün insanları kaplamaktadır. Mahşer yerinde toplanan insanların, mahşerin sıkıntısından kurtulup hesaba çekilmesini sağlamak için Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tarafından yapılacak şefaattir.

2) Mü’minlerden bir kısmının hesaba çekilmeden, sorgusuz Cennete girmeleri için Rasûlullah Efendimiz tarafından yapılan şefaattir.

3) İslâm ümmetinden tevhid ehli olup da günahları sebebiyle Cehenneme dûçar olanlara, Allâh’ın ve Rasûlü’nün şefaat edilmesini istediklerinin Cehennemden kurtulup Cennete girmeleri için yapılacak şefaattir.

4) Günahları sebebiyle Cehenneme girenlerin oradan çıkmaları için Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, diğer peygamberler, melekler ve salih mü’minler tarafından yapılacak şefaat.

5) Cennet halkının derecelerinin yükseltilmesi için Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tarafından yapılacak şefaat.”[1]

Fahr-i Kâinat -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz, kendisine şefaat izni verilmesi ve bu iznin sınırları hususunda şöyle buyurmuştur:

“Her peygamberin ümmeti için yaptığı bir duâsı vardır. Ben de duâmı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için sakladım.”[2]

“Şefaat; kalbi dilinin söylediğini tasdik ederek bütün sâmîmiyetiyle Kelime-i Tevhîd’i söyleyenler içindir.”[3]

Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir.”[4]

* * *

Baştan beri söylediklerimizde görüldüğü üzere, şefaat izni, Allah Teâlâ tarafından sevdiği kullarına verilmiş yüce bir makamdır. Netice itibariyle Peygamber Efendimiz de bir kuldur ve kulluğunu yerine getirmek gibi önemli bir mükellefiyeti vardır. O’nun da diğer kullar gibi, Allâh’ın rızâsına ermeyi ümid etmek ve bundan mahrum kalmak korkusu arasında bir hayat yaşadığı mâlumdur. Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir keresinde şöyle buyurmuştur:

“Hiç kimse kendi ameliyle felâha eremez. Cennetlik olamaz.”

“-Sen de mi yâ Rasûlâllah?” diye soruldu.

“-Evet, ben de… Ama Rabbim beni rahmetine gark etmiştir.”[5]

Ümmetine örnek olmak için sıkça tekrar ettiği duâsında da Rabbimiz’den iki dünyada iyilik ve güzellikler dilemiş ve cehennem azâbından Allâh’a sığınmıştır:

 “Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi cehennem azâbından koru.”

O hâlde Cennet gibi, Cehennem de haktır. Ve îmanı garanti altında olan peygamberler ve onların bildirdikleri dışında herkesin Cehenneme düşme ihtimali vardır. Mü’minlerin böyle bir “ümid-korku dengesi” içinde yaşaması; Allâh’ın sonsuz rahmet ve mağfiretini isterken, can yakıcı ve ebedî Cehennem azâbından da O’na sığınması şarttır.

O büyük ve çetin günde, bizi Cehennem alevlerinden korumak için siper olacak O İki Cihan Efendisi’nin yüzünü kara çıkarmayacak bir hayat yaşamaya gayret etmeli; istemeden işlediğimiz hata ve günahlar sebebiyle daha bu dünya hayatındayken tevbe ve gözyaşı ile o kara lekeleri silmeye çalışmalıyız. Zira o gün, günah yükü en az olanlar kurtulmuştur. O gün heybesi tâat ve kullukla dolu olanlar kurtulmuştur. O gün Allâh’a ve Rasûlü’ne tertemiz bir îman ve muhabbet dolu bir gönüller kavuşanlar kurtulmuştur.

* * *

“Yâ Rasûlâllah! Ey günahkârlara şefaat eden!

Mahşer günü Cehennemden her alev, her suçlu kasdına bir amansız hançer çektiğinde…

Ümidim budur ki; kılıf içinde hançerin saklanıp zarar görmemesi gibi, himayenin kalesinde korunayım.”

(Fuzûlî, Hançer Kasîdesi)

 

[1] Bkz: Kurtubî, el-Câmî li Ahkâmi’l-Kurân, X, 310.

[2] Müslim, Îman, 334, 340, nr. 198, 199.

[3] Ahmed ibni Hanbel, Müsned, II, 307, 518.

[4] Ebû Dâvûd, Sünnet, 23, nr. 4739.

[5] Sahîh-i Buhârî, c: 12, 1918.

Yorum Yazın