Kültür Erozyonu 2

0
Sayı: Amin! DENEME
Kültür Erozyonu 2

KÜLTÜR EROZYONU - 2

Başta âile mefhumunu derinden sarsan kültür erozyonu, toplum genelinde ve gençlerde de derin yaralar açıyor. Yozlaşmalar, maalesef ki taklitle başlayıp yerini zamanla alışkanlığa bırakıyor. “Kim bir topluma benzemeye çalışırsa, o da onlardandır.”[1] hadîs-i şerîfinde de bu konunun önemine dikkat çekiliyor.

Artık tesettür, eski çağ kıyafeti olarak gösterilerek; kapanmanın “yobazlık”, açıklığın ise “çağdaşlık” olduğu beyinlere işleniyor. Câhiliye devrinde çıplaklığa esir edilen kadının tesettürle hürriyetine kavuşması ve şehvet malzemesi olmaktan kurtarılıp değerli bir mevkie yükseltilmesi, kimi kesimlerin işine gelmiyor. Hâlâ pek çok insan, tesettürün kırsal bölgelerde yaşayan hanımlara veya yaşlılara has bir giyim tarzı olduğunu düşünüyor. Tesettürlü bir hanımın üniversite mezunu olduğu öğrenilince, gariptir ki yadırganıyor. Sanki bir hanım başörtüsünü takınca kafası çalışmıyor(!)…

Ayrıca medyanın da yoğun propagandasıyla hanımlarımız külhanbeyi gibi tek omuzda ceketle geziyor; beylerimiz daracık, bileklerde, rengârenk pantolonlarla efemineleşiyor. Geçmişte yırtık kıyafetlerle gezmek ayıp sayılırken, şimdi yırtık-pırtık kıyafetler tercih ediliyor. Maaile, genci-yaşlısı herkes dövmeli geziyor. Kimi köpeğinin ismini koluna kazıtmış, kimi çocuğunun…

Tüketim çılgınlığı sarmış toplumu... Önce ihtiyaç olup olmadığı gözetilmeden çılgınca alışveriş yapılıp sonra da daha “Hiç kullanmadım!” diyerek internetten satışa çıkarılıyor. Dolaplar, evler, eşyalardan geçilmiyor. Kocaman evlere artık sığılamıyor.

Hayatın her ânı fotoğraflanıp, “Alan var, alamayan var!”, “Aç olan var, tok olan var!” hassasiyeti gözetilmeden internette servis ediliyor. Ramazan ve Kurban bayramlarına sahip olan müslümanların çoğu; ama öyle, ama böyle mîlâdî yılbaşını da kutluyor. Kimi televizyondaki eğlence programlarını izleyip çekirdek çitliyor; kimi eğlence yerlerine akın ediyor. Geçen senesini muhâsebe edip, bugüne kadar yaşatan Rabbine şükür secdesine kapanansa pek az...

Yaş günü gelince de yaşı sayısınca mum üfleyen nefesler, iş duâya gelince çıkacak bir ağız bulamıyor. Bir de senede bir kere mum üflenirken dilek tutulması da acayip bir mevzudur ki, müslüman zaten beş vakit namazının ardından en az günde beş kere dileğini doğrudan Rabbine iletiyor.

Kitap okumaya zaman bulunamıyor; ancak telefonda, televizyonda saatler harcanıyor. Çoğu insan, “Dünyaya telefon elimde televizyon izlemeye mi gönderildim?” diye kendine sormuyor!.. Buhranlı haberler ve dizilerin ardından içi sıkılmış olarak uykuya dalınıyor ki, sabaha da o ruh hâliyle kalkılıyor. Akşam dizideki sanal çocuğa üzülen anne, sabah kendi çocuğuna geceden kalma ruh hâlinin tesiriyle bağırışlar sıralıyor.

50 ülkede yasak, ancak bizim ülkemizde henüz yasaklanmamış olan 25. kare tekniğiyle insanımızın beynine subliminal (şuuraltına gizlice gönderilen) mesajlar bırakılıyor. Böylece zaman içerisinde toplum fertleri, toplumun dibine dinamit konulsa da konular önceden bilinçaltına yerleştiğinden, olup bitenler ona gayet normal geliyor ve en küçük bir tepki göstermiyor.

Zengin insanların hayatlarının örnek gösterildiği programlara özenen gençler, çalışmadan çok para getiren işler istiyor. Bu noktada her sahada hak yeniliyor. Sokaklar hırsızlardan geçilmiyor. Sınavlarda kopya çektirmeyen hocalar yadırganıp dersin uzatılmasından, hattâ neredeyse yapılmasından rahatsızlık duyan gençlerle sınıflar dolup taşıyor. Her yaş grubuna sirâyet eden zarâfet, edep, âdâb noksanlığı üzerine eğitimler düzenleniyor. Toplum kaba-saba insanlardan geçilmiyor. Kızlarımız birbirine erkeksi ses tonuyla “Kanka!” diye sesleniyor, küfrediyor. Ufacık çocukların ağzından bile boyundan büyük küfürler çıkıyor.

Çocuklar, gençler elinde telefon, odalarına kapanmış, misafire bir “Hoş geldiniz!” deme zarâfetinden mahrum yetiştiriliyor. Geçmişte oldukça zarif ve komşusu açken tok yatamayacak kadar da duyarlı olduğumuz unutturuluyor. İşin özü, düşünmekten, hissetmekten ve çocukken âilede eğitimden geçiyor.

Konuştuklarımızı, nineler-dedeler anlayamıyor. Türkçe konuşuyoruz diyoruz. Ancak Türkçe kelimelerden çok yabancı dillerden giren kelimeler, cümlelerde başköşeyi alıyor. Cinsiyet karmaşası yaşayanlar, toplumda mağdur ve sempatik gösterilerek toplumun ahlâk yapısı çökertilmeye çalışılıyor. Sapkınlık, hürriyet olarak gösteriliyor. Gökkuşağı renklerinden oluşan çocuk kıyafetleri vitrinleri süslerken, pullu işlemeli erkek çocuğu kıyafetleri çocukların üstünde geziyor.

İlmî konularda özgüven eksikliği ise yeni yeni aşılıyor. Oysa günümüzün değerli bilim adamlarımdan rahmetli Fuat Sezgin Hoca:

“-Bugün Avrupa’daki bilim, İslâm bilimlerinin bir başka coğrafyada, değişik tarihî şartlar içerisindeki devamından ibarettir.”[2] sözü ile İslâm bilimlerinin tarihine dikkat çekiyor.

 Fuat Sezgin Hoca ile yapılmış hasbihâlin yer aldığı “Bilim Tarihi Sohbetleri” kitabında, Avrupa’da kaynak göstermedeki sıkıntıya da dikkat çekilerek; Aristo’nun taşlarla ilgili kitabının aslında İbn-i Sînâ’nın kitabının çevirisi olduğuna; Galen’in (hekimlerin imparatoru olarak bilinen tıp doktoru) göz ile ilgili kitabının ise Julius Hirscberg adlı Alman bilgin tarafından İslâm bilginlerinden Huneyn bin İshak’ın kitabının çevirisi olduğunun ispatlandığına ve daha pek çok örneklerle konunun önemine vurgu yapılıyor.

Avrupa’nın medeniyet olarak gösterildiği günümüzde, Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşı’ndaki “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar!” ifadesi, tam yerini buluyor.

Toplum olarak uyanık olmamızın, çocuklarımızı ve gençlerimizi şuurlu bir şekilde eğitmemizin gerekliliği bir kez daha açıkça görülüyor.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın:

“İnandığın gibi yaşamazsan, yaşadığın gibi inanırsın.” ve Aliya İzzetbegoviç’in:

“Savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir!” ikazları düsturunca yaşamayı, inanç ve ahlâk ile yoğrulmuş öz kültür ve medeniyetimize sahip çıkmayı, Rabbimiz, biz müslüman toplumlara bir kere daha nasip ve müyesser eylesin… Âmin.


[1] Ebû Dâvûd, Libâs, 4/4031.

[2] Fuat Sezgin, Bilim Tarihi Sohbetleri, 15. Baskı, 2018, sh: 24.

Yorum Yazın