Kimin Dostluğuna Talibiz

0
Kimin Dostluğuna Talibiz

Gönül İkliminden İnciler

KİMİN DOSTLUĞUNA TÂLİBİZ

 

Cenâb-ı Hak, mârifetine muhabbet etmiş ve bu kâinâtı yaratmıştır. Mevlânâ Hazretleri bu hakikati, Mesnevî’sinde şöyle ifade buyurmaktadır:

“Şânı ve kudreti pek yüce olan Allah, gizli bir hazine idi. Güzelliğinden, büyüklüğünden ötürü gayb perdesini yırttı. Ve kara topraktan ibâret olan şu dünyayı sayısız varlıklarla, güzelliklerle, hesapsız nîmetlerle doldurdu da göklerden daha parlak bir hâle getirdi.

Gerçekten de Allah, gizli bir hazine iken bilinmek istedi. Güzelliklerle dopdolu olduğundan coşup taştı ve toprağı, atlaslar giyinmiş bir sultan gibi süsledi, donattı.” (Mesnevî, 2862-2863. beyitler)

Cenâb-ı Hak, insanı da mümtaz bir varlık olarak halkedip, ona rûhundan üfledi, kendisinden bir sır bahşeyledi. Yüce Zât’ıyla dostluk seviyesine çıkmasına vesîle olacak istîdatlar lûtfetti.

Bizler, sayısız varlık içinde “insan” olmak için hiçbir bedel ödemedik. Herhangi bir mahlûk olarak da yaratılabilirdik. Lâkin Rabbimiz’in büyük bir lûtfu olarak, meccânen, insan olarak yaratıldık. Cenâb-ı Hakk’ın dostluğuna erişebilmeyi mümkün kılan istîdatlarla müzeyyen kılındık.

Fakat herkes bu dostluk kapısından geçmeye liyâkatli değil. Geçebilmek için, her köşesinde ayrı bir imtihan bulunan bu cihanda, gönül âlemini mâsivâdan, yani Allah’tan uzaklaştıran her şeyden temizlemek ve o kalbi, Cenâb-ı Hakk’ın cemâlî esmâsıyla süslemek gerekiyor. Zira Rabbimiz, cemâlî sıfatlarını kendilerinde müşâhede ettiği kullarını seviyor ve onları, husûsî yakınlık ve dostluğuna mazhar kılıyor.

Meselâ Rabbimiz îman dâiresine girerek mü’min olan kulunu seviyor. Âyet-i kerîmede; “Allah, îmân edenlerin dostudur...” (el-Bakara, 257) buyruluyor. Fakat bu îmânı her türlü şerden, kötülük ve fitneden îtinâ ile koruyan müttakî kullarını, yani takvâda mesafe katetmiş kullarını ise daha çok seviyor. Bunu da şöyle ifade buyuruyor:

“…Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır.” (el-Hucurât, 13)

Yine “Rahmân” ve “Rahîm” esmâsının sahibi olan Cenâb-ı Hak, merhametli kulunu çok seviyor. “İnsanlara merhamet etmeyene, Allah da merhamet etmez!” (Buhârî, Tevhid, 2) buyruluyor hadîs-i şerîfte… Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir defâsında ashâb-ı kirâma;

“Nefsim kudret elinde bulunan Allâh’a yemîn ederim ki, birbirinize merhamet etmediğiniz sürece cennete giremezsiniz.” buyuruyor. Onlar:

“–Yâ Rasûlâllah! Hepimiz merhametliyiz.” dediklerinde de Efendimiz, şu mukâbelede bulunuyor:

“–(Benim kastettiğim) merhamet, sizin anladığınız şekilde yalnızca birbirinize olan merhamet değildir. Bilakis bütün mahlûkâta şâmil olan merhamettir, (evet) bütün mahlûkâta şâmil merhamet!..” (Hâkim, Müstedrek, IV, 185)

Yani her şeyi kuşatan bir merhamet…

Peki, Cenâb-ı Hakk’ın merhamet esmâsı, bizim üzerimizde ne kadar tecellî hâlinde? Merhametimiz, sadece şahsımıza mı? Yoksa hâle hâle etrafımızdaki bütün mahlûkâta şefkat ve merhamet kanatlarımız uzanıyor mu?

Hazret-i Mûsâ’ya; “Beni kalbi kırıkların yanında ara!”[1] buyuran Rabbimiz, merhametimizin garip, yetim, yoksul ve muzdariplere uzandığı kadarıyla bizi dostluğuna kabul buyurur.

Bir düşünelim, meselâ Yemen’de, Suriye’de, Arakan’da zulüm altında inleyen din kardeşlerimizin vicdanları parçalayan sessiz çığlıkları, gönüllerimize ne kadar tesir ediyor? Merhametimizi ne kadar galeyâna getiriyor? Kalplerimiz, müslümanların dertlerine derman olabilmek, mâtemlerin civârında bulunabilmek hissiyâtıyla ne kadar titriyor?

Yine merhametimiz, kapımızdaki hayvanata kadar uzanıyor mu? Çünkü Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyuruyorlar:

“Yeryüzündekilere merhamet edin ki, gökyüzündekiler de size merhamet etsin!” (Ebû Dâvûd, Edeb, 58)

Velhâsıl “Allah” diyen bir kalbin, merhametten uzak olması düşünülemez. İnsan da merhamette seviye katettikçe, Allâh’ın muhabbet ve dostluğuna nâil olur.

Yine “el-Afüvv” esmâsının sahibi olan Cenâb-ı Hak, affedici olan ve ayıpları örten kullarını seviyor. Âyet-i kerîmelerde:

(Ey Rasûlüm!) Affedici ol! İyi ve güzel olan şeyleri emret! (Delil kabul etmeyen ısrarcı) câhillerden yüz çevir.” (el-A‘râf, 199)

“O (takvâ sâhipleri) ki bollukta da darlıkta da Allah için infâk ederler; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da ihsan sahibi olanları sever.” (Âl-i İmrân, 134) buyruluyor.

Yani Hakk’ın dostluğuna talip isek, dâimâ etrafımıza af nazarıyla bakacağız. Şahsımıza yapılan kusurları görmeyeceğiz. Bilâkis onları örtmek için âdeta üzerine bir şal atacağız. Allah Teâlâ’nın, biz kullarının sayısız kusur ve hatâlarını gizleyip affettiği gibi, biz de affedici olacağız. Zira gönüllerinde Allah Teâlâ’nın muhabbetini taşıyanlar, affetmeyi de severler. Allâh’ın kullarını çokça affedeceğiz ki, bizler de ilâhî affa lâyık hâle gelelim ve Cenâb-ı Hakk’ın “Settâru’l-uyûb” sıfatından hisseyâb olalım.

Yine Hakk’a yakın olmak istiyorsak cömert olacağız. Zira “Kerîm” olan Rabbimiz, cömert kullarını çok seviyor. Efendimiz, cömertliğin ilâhî muhabbet ve yakınlığa vesîle olduğunu şöyle haber veriyor:

“Allah Teâlâ cömerttir, ihsan sâhibidir; cömertliği ve yüksek ahlâkı sever…” (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 60)

Velhâsıl üzerimizde cemâlî sıfatların tecellîlerini çoğaltmaya gayret edeceğiz ki, Allâh’ın dostluğuna liyâkat kazanalım. Bunun için de her an; “…Ne­re­de olur­sa­nız olun, O si­zin­le be­ra­ber­dir...” (el-Hadîd, 4) âyetini dâimâ gönlümüzde taşıyacağız, hiç unutmayacağız. Zira Şeyh Şiblî Hazretleri’nin, kürsüde âhiret ahvâlini anlatan bir vâize dediği gibi, Rabbimiz insana kıyâmet günü soracak;

“Ey kulum! Ben seninleydim, her an yanı başındaydım, sana şah damarından daha yakındım; fakat sen kiminleydin?! (Sen kimin dostluğuna tâlip olmuştun!)”

Kendi zaaflarımıza karşı da dâimâ duâ hâlinde:

“Yâ Rabbi! Hislerimizi kendi rızân ile te’lif eyle!” diyerek O’na ilticâda bulunacağız. Çünkü insanoğlu, Rabbiyle beraberliği nisbetinde hak yolda ve istikâmet üzeredir. Rabbinden gâfil kaldığı ve O’nu unuttuğu ölçüde de nefsâniyetin hoyratlığına ve şeytanın idlâline dûçâr olur.

Diğer taraftan, dostluğun gerektirdiği bir husus da, bu dostluğu korumak için Allâh’a, Rasûl’üne ve İslâm’a muhâlif olanların karşısında yer almaktır. Nitekim âyet-i kerîmede Efendimiz’in yanında bulunan mü’minlerin, küffâra karşı “şedîd” (şiddetli, tâvizsiz) olduğu bildirilmektedir. (Bkz. el-Fetih, 29)

Dolayısıyla mü’min, aslâ gayr-i müslimlere benzemeyecek. Zira hadîs-i şerîfte;

مَنْ تَشَبَّهَ بِقَوْمٍ فَهُوَ مِنْهُمْ

“Herhangi bir topluluğa benzemeye çalışan, onlardandır.  (Ebû Dâvûd, Libâs, 4/4031) buyruluyor.

Cenâb-ı Hak, Tebbet Sûresi’nde, lâyıkına muhabbet ve müstahakkına nefreti bilhassa ifade etmekte... Hem de Hazret-i Peygamber’in en yakın akraba hükmünde olan öz amcası hakkında; “İki eli de kurusun!” buyurarak…

Çünkü Ebû Leheb, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e düşmandı. Dolayısıyla nefrete müstahak oldu. Bu durumda ona olan nefret, Hazret-i Peygamber’e ve Cenâb-ı Hakk’a olan muhabbetin bir nişânesidir. Bu, küfre karşı da ne vaziyette olmamız gerektiğini gösteren bâriz bir misaldir.

Yine Allah ve Rasûlʼünün düşmanlarını methetmekten, onlara en ufak bir iltifat nazarıyla bakmaktan bile kendimizi korumalıyız. Zira bu bakışlar, onların îtibârını artıracağından, Allâh’ın gazabına sebebiyet verecektir. Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Münâfığa, «efendi» demeyiniz. Eğer onu efendi kabul edecek olursanız, Azîz ve Celîl olan Rabbinizʼin gazabını üzerinize çekmiş olursunuz.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 83; Ahmed bin Hanbel, V, 346)

Unutmamak lâzımdır ki, bir din düşmanının yaptığı bir duvara bile “aman ne güzel” demekten dolayı kalbe menfî bir tesir ârız olur. Bu da îmânımıza zarar verir.

Bugün bilhassa televizyonun bazı menfî yayınlarından, internetin çıkmaz sokaklarından ve insanı isrâfın hoyratlığına savuran modalardan uzak kalmaya gayret edip, îman cevherini korumaya çalışacağız. Çünkü Hak ile dostluk, bunu gerektirir.

Velhâsıl Allâh’ın muhabbetine, yakınlığına ve dostluğuna giden yol, yaşayışımızla ilâhî ahlâka bir ayna olabilmekten geçmektedir. Öyle bir ayna ki, ona bakan herkes, orada nefsânî zaaflarla mâlûl hâlleri değil, Hakk’ın cemâlî esmâsının tecellîlerini seyretmelidir. Zira kesâfetle buğulanmış ve kararmış kalplerin ilâhî ahlâktan ve Hakk’ın dostluğundan alacağı hiçbir nasip yoktur.

Cenâb-ı Hak cümlemize, Habîb-i Edîbi’nin güzel ahlâkıyla ahlâklanarak dostluğuna kabul buyurduğu sâlih ve sâliha kullarından olabilmeyi lûtf u keremiyle ihsan buyursun.

Âmîn!..


[1] Ebû Nuaym, Hilye, II, 364.

Yorum Yazın