Kadınlar mı? -3

0
Kadınlar mı? -3

KADINLAR MI?

-3-

 

İlk kadın Hazret-i Havvâ’dan itibaren kadınlar, toplumun en önemli parçası ve değişmez meselesi olmuş; kadınla birlikte eşi, çocuğu, anne-babası, mahallesi ve toplumu, kadına verilen pâyenin tesiri altında kalmıştır.

Sosyal Destek Hizmetleri’nin “Çocuk ve Âile” bölümlerinde çalışırken şâhit olmuştum ki, problemli âilelerin çocukları; gittiği okulda, oynadığı sokakta, çalıştığı işyerinde, kurduğu evlilikte de problem oluşturmakta; oradan doğup büyüyen çocuklar da aynı şekilde sıkıntılı yetişmekteydi. Başka bir ifadeyle, âileden öğrenilen dertler ve âile olmadığı için öğrenilemeyen yanlış değerler, çoğunlukla bir sonraki nesle, hem de katlanarak aktarılmaktaydı. Bunlara bir de teknoloji ve küreselleşmenin kaçınılmaz tesirleri eklenince şahısların ve âilelerin psikolojisi kör düğüme dönüşmekteydi.

Toplumun anneleri, kadınları, kızları olarak ancak koptuğumuz yerden, yani evimizden, ahlâkımızdan, örtümüzden, kıyafetimizden, sesimizden ve sözümüzden tekrar doğrulabileceğimiz şuuruyla; yeniden ve bir kere daha Kur’ân’la ve Peygamber’le irtibatımızı gözden geçirmemiz ve kendimizi hesaba çekmemiz gerekmektedir. Nihayetinde toplumun bütün fertleri, kadını yalnızca âilede, mahallede, sokakta değil; sosyal hayatın pek çok sahasında görmekte; kadınların elinden eğitim ve terbiye almakta ve yine onlarla birlikte çalışmaktadır. Açıkça görülmektedir ki, kadın, kıyafetiyle, tavır ve davranışlarıyla, bazen de çalışma ahlâkıyla bütün toplumu yönlendirmektedir. Öyleyse kadının iç dünyasına odaklanarak, onu ilmek ilmek okumakta ve dokumakta pek çok fayda var.

 

Müslüman Hanım, Bütün İşlerini İhlâsla Yapar

İhlâslı olmak, yapılan her işte, önce rızâ-yı Bârî’yi gözetmekle olur. Muhlis insan, yaptığı dünyevî ve uhrevî bütün işlerini, Âlemlerin Rabbinin her an görmekte olduğu şuuruyla, îtina ve dikkatle yapar. Bilir ki, dünyada sosyal hayatın gerektirdiği işler, Rabbin rızâsı doğrultusunda yapıldığında ibadet hükmündedir.

 Zamanının büyük bölümünü evinde, eşine ve çocuklarına hizmetle geçiren müslüman kadın, yaptığı küçük ve rutin işlerini dahî, en makbul ibadet hükmünde görür; büyük bir neşe ve huzurla yapar. Başta kendisi olmak üzere, çocuklarını, eşini ve evini mâlâyânî (boş ve gereksiz) bütün meşgalelerden muhafaza eder. Özellikle günümüzün en tehlikeli virüsü olan internet oyunları ve sosyal medya bağımlılığından korumak için faaliyetler düzenler, alternatif plân ve programlar yapar.

Evinin “iç işleri bakanı” olarak, âile fertlerinin beslenmelerinden giyinmelerine, vakit tanziminden yuvalarında huzur ve sükûn bulmalarına kadar gerekli bütün icraatlarını “sâlih amel” niyetiyle ve îtinayla hazırlar.

Nitekim, huzur ve sekînetin garantisi olan ihlâs, kalplerde azalıp dünyevî hırs ve dertler artıkça, gönüllerde sıklet ve huzursuzluk da baş göstermiştir. Evlerimiz genişleyip konfor ve lükse düşkünlük fazlalaştıkça, ruhlar küçülüp daralmıştır.

Bir gün Ensar kadınlarından Esmâ -radıyallâhu anhâ- Rasûlullâh’ın yanına gelip şöyle sormuştur:

“-Anam-babam Sana fedâ olsun; ben kadınların elçisi ve temsilcisi olarak huzurunuza varmış bulunmaktayım. Sorum şudur ki; biz kadınlar, siz erkeklerin evlerinde oturarak, sizlerin isteklerini yerine getirmekte ve evlâtlarınızın yükünü taşımaktayız. Siz erkekler ise Cuma namazı, cemaat namazı, hasta ziyareti, cenaze merasimine katılma, haccetme, hepsinden önemlisi Allah yolunda cihâd etme gibi amellerle biz kadınlara üstün kılınmışsınız. Bizim evlerde sizin dışarıda yaptığınız sevaplara erişme imkânımız yok. Bunun hikmeti nedir?”

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onun bu üslûbunu methetmiş ve sorusuna şöyle cevap vermiştir:

“-Ey Esmâ, git ve seni bekleyen kadınlara söyle ki; sizden her kim eşine karşı vazifelerini en güzel şekilde yerine getirir ve ona itaat ederek kendisinden hoşnut ederse, erkeklerin alacağı sevabın hepsi ona da verilecektir.”

Bunu duyan Esmâ -radıyallâhu anhâ- sevinçli bir şekilde, tekbir ve tehlil getirerek Allah Rasûlü’nün huzurundan ayrılmıştı.[1]

 

Gece İbadetine Önem Verir

Âlemlerin Rabbi, Furkan Sûresi’nin 64. âyet-i kerîmesinde mü’min kullarını şöyle târif eder:

“…Rahmân’ın has kulları, gecelerini Rab’lerine secde ederek ve kıyam durarak geçirirler.”

Sekînetin arttığı ve dünyevî meşgalelerin azaldığı gece vakitleri; Kur’ân okumak, tefekkür etmek, tesbih ederek dua ve istiğfarda bulunmak, kendi kendini muhasebeye çekmek için en uygun vakitlerdir. Bu şekilde tanzim edilmiş husûsî bir tefekkür ve zikir vakti, kişiye farklı bir dinamizm kazandırır. Özel vakitler, özel buluşmaların zamanı ve mekanıdır. Âlemlerin Rabbi, gecenin son demlerinde dünya semâsına nidâ ederek:

“-Kim Bana duâ ediyor, ona icâbet edeyim. Kim benden bir şey istiyor, onu vereyim. Kim benden affını istiyor, onu affedeyim. buyurmaktadır. (Buhârî, Tevhid, 35, Teheccüd, 14; Deâvât, 13; Müslim, Müsâfirîn, 166)

Seven, sevdiğinin yolunu gözler, onunla birlikte olmak için yollar, imkânlar arar. Âlemlerin Rabbi, kırık gönüllerin yanında, gece vakitleri yataklarından uzaklaşarak seccadelerine oturan kullarıyla beraberdir.

Şair Sezâî Karakoç’un da söylediği gibi; “Geceye yenilmeyen her kişiye, mükâfat olarak bir sabah, bir gündüz ve bir Güneş vardır…”

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisinden tavsiye isteyen bir sahâbîye:

“-Selâmı yay, yemek yedir, yakın akrabayı ziyaret et. İnsanlar uykuda iken geceleyin namaz kıl ki, huzurla cennete girebilesin.” buyurmuştur. (Tirmizî, Et’ime, 45, Kıyâme, 42; İbn Mâce, İkâmet, 174, Et’ime, 1)

 

Duâsında Samimidir

Duâ, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir.

Duâ, “Hayy” ve “Kayyûm” olan, her şeyin sahibi, yüceler yücesi Rabbe yakarışta bulunmak, O’na hâlini arz etmek, işlerini O’na havale etmek demektir. Dağların dahî ağırlığından parçalandığı büyük bir emanetle sorumlu tutulan insan, yaşadığı bütün anlardan, yaptığı-yapmadığı her şeyden hesaba çekileceğini idrâk ettiğinde ne kadar zayıf ve çaresiz kaldığını yakînen hisseder. İşte böyle bir anda kula en çok yaraşan haslet, hâl-i pür melâlini, zayıflık ve acziyetini Allâh’a arz etmesidir. Zaten kulluk da bu demektir.

Kulunun her hâline vâkıf olan Âlemlerin Rabbi, onun acziyetine her ân şahid olduğu hâlde, kulundan bunu itiraf ve ifade etmesini bekler. Onun el açıp:

“-Rabbim! İmdâd eyle!...” demesini ister.

Bu sebeple âyet-i kerîmede:

“…Duânız olmasa Rabbimin katında ne ehemmiyetiniz var?!.” (Bkz: el-Furkan, 77) buyrulmaktadır.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

“Sizden birine duâ kapısı açılmışsa, muhakkak ki ona rahmet kapısı açılmıştır. Allâh’a en sevimli duâ, kendisinden âfiyet istenmesidir. Muhakkak ki duâ, başa gelen ve gelmeyen her belâ ve musibete fayda verir. Onun için ey Allâh’ın kulları, duâya sarılınız! buyurmuştur. (Tirmizî, Deavât, 101/3548)


[1] İbn Asâkîr, Târihu Dımaşk, VII, 363-364; Beyhakî, Şuâb, IV, 421; Heysemî, IX, 305; İbnü’l-Esîr, Usdu’l-Ğâbe, VII, 19.

Yorum Yazın