Göz Nuru Çocuklarımız

0
Göz Nuru Çocuklarımız

Göz Nûru, Gönül Aydınlığı

ÇOCUKLARIMIZ

 

Her birimiz için “göz aydınlığı” olan yavrularımız, Rabbimizin bize en güzel hediyesi ve emânetidir. İnsanın dünyada vazgeçemeyeceği varlıkları içinde evlâdı, şüphesiz en başta gelir. Nitekim Rabbimiz, evlâdın gönüllerdeki bu sevgisi sebebiyle, anne-babalar için bir “imtihan vesîlesi” olduğunu ifade buyurmaktadır. Özellikle anneler için tarif edilmez bir kıymeti olan çocuklar, Rabbimizin lûtfu ve ikrâmı olarak; hem zahirî, hem de mânevî lezzetler yaşatan saf, temiz, günahsız varlıklardır.

Her biri bizim için ayrı bir huzur kaynağı olan yavrularımızın mânevî mes’ûliyeti, ebeveynler olarak bizim omuzlarımıza yüklenmiştir. Şüphesiz bu sorumluluk, maddî ihtiyaçlarının yanında ve ondan daha önemli olan, “âhirete dönük sorumluluklar”dır.

İçinde bulunduğumuz dünya, insanın acı savrulmalar yaşadığı, çoğu zaman felâketlere sürüklendiği ve hattâ insanı maddî bir metâ olarak gören düşüncenin hâkim olduğu bir dünya hâlini aldı. Belki de Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den rivâyet edilen:

“Din garip geldi, garip gidecek.” (Bkz: Müslim, Îman, 232; İbn-i Hanbel, Müsned, I, 185) hadîs-i şerîfinin tahakkuk ettiği dönemleri bir kere daha ve derinden yaşıyoruz. Belki de tasavvufun teşvik ettiği “inzivâ”yı yaşamanın tam zamanı… Bu belki tek başına dağlara çekilme değil, ama “Halk içinde Hak’la beraber olma!” düstûrunun hayata yansıması olmalı… Bizi, Allah’tan uzaklaştıran her şeyden uzaklaşma zamanı…

Bir karamsarlık tablosu değil, ifade etmek istediğimiz... Lâkin gençliğimiz, çocuklarımız, insanımız; azgın bir selin içinde sürüklenen ağaç parçaları gibi, irâdesi elinden alınmış, istikbâline tedbir konulmuş, gönülleri çoraklaştırılmış ve teknolojinin sözde imkânları tarafından farkında olmadan esârete mahkûm edilmiş bir vaziyettedir.

Bundan aylar önce Şebnem Dergimiz’de “Evlâdının Elini Bırakma!” başlığı ile bir yazı kaleme almıştık. Bu yazı, bir feryâdın satırlara dökülmesi idi. Geçen günlere baktığımız zaman bu feryâdımızın daha da arttığını, artması gerektiğini düşünüyorum.

Birçok yönü ile müştekî olduğumuz “Eğitim ve Öğretim Sistemi” hakkında sayfalarca eleştiriler yapabiliriz. Ancak unutmayalım ki, bu eğitim sisteminin bir parçası da anne-babalar olarak bizleriz... Yavrularımızın bu savrulmalara, ayak kaymalarına, zamanın türlü türlü fitnelerine muhatap olmamaları; bu fitne ve kargaşanın merkezine düştüklerinde ise nasıl bir tavır içinde olacakları, onları okulda eğiten öğretmenlerinden çok bizi ilgilendirmelidir. Çünkü biz onların hayatlarının ve eğitim-öğretimlerinin bütününden sorumluyuz. Sadece bir-iki yıllık okul hayatından değil!..

Eğitim döneminin nihayete erdiği bu günlerde, önümüzde değerlendirebileceğimiz “üç aylık” bir zaman dilimi var. Evlâdımızın gerçek istikbâlini düşünerek, bu zaman zarfında neler yapabileceğimizi, nasıl plânlı geçireceğimizi şimdiye kadar hesaplamamız gerekirdi.

Bu üç ayı evde televizyon ve internet başında yahut sokakta, tatilde geçirmek de mümkündür. Planlı, programlı şekilde en az birkaç aylık yaz kursları ile de… Tabiî yaz kursları da çeşit çeşit… Sadece bir “eğlence” ve “çocuğu bir şeylerle meşgul etme” mantığı ile düzenlenmiş yaz kursları da var, çocukların sosyal bir ortamda yaşıtlarıyla tanışmasını, kaynaşmasını hedefleyen programlar da… Ancak bu altın dönemleri, çocuklarımızın okul dönemlerinde ihmal ettiğimiz dînî ve ahlâkî gelişmelerini tamamlamaya yönelik değerlendirmek en güzeli… Zamanını verimli geçirecekleri, yaşıtlarıyla birlikte sosyalleşebilecekleri; sadece derslerle değil, sosyal faaliyetlerle de zenginleştirip ehil kimseler tarafından düzenlenmiş bu yaz kamplarını bulup istifade etmek şart… Bunu yapmak, çocuklarımızın mânevî gelişimi için hayatî derecede mühim…

Diğer bir husus da, anne-babalar olarak onların okul dönemlerinde derslerini, notlarını takip ettiğimiz kadar, belki ondan daha fazla, bu kısa yaz döneminde aldığı eğitim konusunda hassasiyet göstermemiz gerektiğidir. Zira gerçek istikbal, çocuklarımızın mânevî geleceğidir.

Bu konuda ilk yapılması gerekenlerden biri, yavrumuzu yolladığımız kurum veya merkezlerde vazife yapan insanların bu konuda ehil ve liyâkatli olmalarıdır. Amatör ve ehliyetsiz kişilerce yapılan bu ve benzeri faaliyetler, bazen çocukların üzerinde ömür boyu silinmeyen acı izler bırakabilmektedir. Muhatap olduğu rehber hocanın, dersine giren öğretmenin iyi veya kötü her türlü davranışı, çocukların üzerinde derin izler bırakmaktadır. O yüzden bu yaz faaliyetlerini “iş olsun diye” yapan müesseselerden ziyâde “bir dert” ve “nesil endişesi” şuuru ile yapan merkezleri tercih etmek lâzım…

Bu konuda câmileri merkez olarak kullanan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın faaliyetleri takdire şâyân... Ancak özellikle câmilerde vazife yapan hocaların hayatî bir noktada olduklarını unutmamaları lâzımdır. Belki hayatında ilk defa câmi ile buluşan bir yavrucak, orada gördüğü muâmeleye göre hayatını şekillendirecektir. O yüzden bu faaliyetleri, bir “ibâdet şuuru” ile icrâ etmeli, “baştan savma”, “kredi doldurma” veya “faaliyet gösterme” kaygısı ile yapmamalıdır. Câmiye veya faaliyet merkezine gelen her çocuğun içinde bir cevher taşımakta olduğu şuuruyla, onlara “Allâh’ın birer emâneti” gözü ile bakmalıdır.

Elbette çok farklı kültür, anlayış ve âile ortamından, farklı yaş grupları ve ihtiyaçlarla câmiye veya kurs ortamına bir anda akın eden çocukların doğru organize edilememesi de başlı başına bir problemdir. Bu hususta gerek yoğunluktan, gerek vaktin darlığından ve gerekse personel yetersizliğinden kaynaklanabilecek sıkıntılara da hazırlıklı olmak gerekir. Unutmamak lâzımdır ki, bize gelen o yavrucuklar, belki bir daha böyle bir imkâna kavuşamayacak… Onları kırmadan, gücendirmeden, “bir dâvâyı temsil” hassasiyetiyle kucaklamalı, onlara hayatları boyunca İslâm’la ilgili güzel hatıralar yaşatacak şekilde dinimizi temsil etmeliyiz.

Hâsılı İslâm, nesil terbiyesini ve eğitimini en önemli gündem maddesi yapmış ve bu hususta fıtraten tertemiz olan çocukları; anne-babalara ve öğretmenlerine emanet etmiştir. Mühim olan tertemiz şekilde dünyaya gelmiş bu çocukların fıtratlarındaki sâfiyeti bozmadan, yaşadığı dönemin ihtiyaç ve imkânlarını da göz önünde bulundurarak insanlığa hizmet edecek şekilde yetiştirmektir.

Bizim asil değerlerimizi, köklerimizi yeni nesillere aktaracak, yaşadığımız ânı geçmiş ve gelecekle buluşturacak, ahlâklı, dirâyetli, dindar ve zamanın âfetlerine karşı mukâvemetli mü’minler yetiştirmekten sorumlu insanlar, bizleriz… Bu vesîleyle ne kimseye sitem, ne kimseden şikâyet etmeye hakkımız yoktur.

Evimizi, câmimizi, okulumuzu, mahallemizi, sokağımızı; çocuklarımızın yaşayabileceği güvenli alanlar yapmak bizim elimizdedir. Bunun için de gözümüz gibi sakındığımız çocuklarımızı, her yönüyle düşünmeli ve onların maddî ihtiyaçları kadar mânevî ihtiyaçlarını da dert edinmeliyiz. Böylece bu dünyaya gözümüzü kapattığımız an, gözümüz geride bıraktıklarımızda kalmaz.

 

 

Şefika MERİÇ

Yorum Yazın