En Hayırlı Miras

0
En Hayırlı Miras

Gönül İkliminden İnciler

EN HAYIRLI MİRAS

 

Peygamberlerin dünyaya ait maddî bir mirası yoktur. Onların mirası, güzel ahlâk, karakter, merhamet, hakkı tevzî etmek ve Allâh’a lâyıkıyla kul olabilmekte bütün insanlığa sundukları “üsve-i hasene” yani emsalsiz örnek şahsiyet mirasıdır.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, kendisine peygamberlik verildiğinde, Mekkeli müşriklerin giderek artan zulüm ve baskılarına rağmen, vakit kaybetmeden Dâru’l-Erkâm’ı kurdu. Orası, ashâb-ı kirâmın ilk inen âyetleri öğrendiği, İslâm’ın nûruyla aydınlandıkları, Efendimiz’in yüksek şahsiyet ve karakterini müşâhede ederek gönüllerine nakşettikleri, beraberce namaz kılıp Kur’ân okudukları ve böylece îmanlarını güçlendirip istikâmet kazandıkları güzîde bir mektepti. bir mektepti.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’ye hicret ettiğinde de evvelâ, ashâbının aynı nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesine, yani gönül eğitimine devâmı için de Mescid-i Nebevî’nin bir köşesini Ashâb-ı Suffe’ye ayırdı. Bütün ashâbı içinde Suffe ehline çok ayrı bir ihtimam gösterdi. Kendisine gelen hediye ve sadakaları hep Ashâb-ı Suffe’ye, yani kendilerini Allâh’ın dînine adamış bu fakir mü’minlere gönderdi. Onların ihtiyaçlarını âile fertlerinin önünde tuttu. Nitekim bir defasında, kendisine ev işlerinde yardımcı olacak bir hizmetçi talep ettiğinde kızı Hazret-i Fâtıma’ya;

“–Vallâhi Ehl-i Suffe açlıktan karınlarına taş bağlarken ve ben de onlara sarf edecek bir şey bulamazken size hizmetçi veremem. Esirlerin karşılığında fidye alacağım ve bu geliri Ashâb-ı Suffe için harcayacağım.” mukâbelesinde bulunmuştu. (Ahmed, I, 106)

Ashâb-ı Suffe talebeleri, Efendimiz’in en çok vakit ayırdığı ve âdeta üzerlerine titrediği kimselerdi. Kendisi aç kalır, onları doyururdu. Onlar, Efendimiz’in taht-ı terbiyesinde; ilim, irfan, güzel ahlâk ve fazîlette zirveleşen kemâl sahibi kimselerdi. Nitekim onların engin gönül dünyalarını aksettirmesi bakımından, Medîne’ye hicret ettikten sonra Ashâb-ı Suffe ile beraber Mescid-i Nebevî’de yatıp kalktığı için her an Hazret-i Peygamber’in yanında ve hizmetinde bulunan Ebû Zer -radıyallâhu anh-’ın şu sözleri ne kadar mânidardır:

“Vallâhi Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- âhirete göçerken bizi öyle bir hâlde bırakmıştı ki, bir kuş gökte kanat çırpsa onun bu hareketi bize Rasûlullâh’ın bir hadîsini hatırlatırdı. Çünkü Âlemlerin Efendisi bize; «Cennet’e yaklaştıran, Cehennem’den de uzaklaştıran ne varsa hepsi size açıklanmıştır.» buyurmuştu.” (Ahmed, V, 153, 162; Heysemî, VIII, 263)

Ekseriyetle gençlerden oluşan Ashâb-ı Suffe, hidâyet güneşi olan Efendimiz’den aldıkları İslâm nûruyla, gittikleri her karanlık beldeyi bir dolunay misâli aydınlattılar, o beldelerde hidâyet kandilleri oldular. Bu sebeple de her birinin Efendimiz’in gönlünde çok ayrı bir yeri vardı.

Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz hayatı boyunca sayısız cefâlara katlandı, nice çile çemberinden geçti. Yedi evlâdından altısının vefat acılarını yaşadı. Tâif’te taşlandı. Yakınları tarafından dışlandı. Geçtiği mübarek yollara dikenler döküldü. Üzerine deve işkembesi atıldı. İlk müslümanların çektiği ıztırap ve cefâlarla yüreği mahzun oldu. Lâkin Efendimiz’in mübârek gönüllerini, bu çile ve sıkıntılar arasında en fazla hüzne gark eden, Suffe ashâbından yetiştirdiği yetmiş talebesinin Bi’r-i Maûne’de şehid edilmesi olmuştur. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu elîm hâdiseden o kadar müteessir olmuştur ki, Tâif’te kendisini taşlayan taş kalplilerin helâk olmaları için bedduâ etmek yerine, hidâyetle şereflenmeleri için duâ ettiği hâlde, Kur’ân muallimlerini katledenlere bir ay boyunca sabah namazından sonra bedduâ etmişlerdir. (Bkz. Buhârî, Cihâd 9, 19, Meğâzî 28; Müslim, Mesâcid, 297)

Diğer taraftan Efendimiz’in hayatına baktığımızda, O’nun en mes’ud olduğu zamanın, arkasında iyi yetişmiş bir sahâbe nesli bulunduğunu müşâhede ettiği an olduğunu görüyoruz.

Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in dâr-ı bekāya irtihâl ettiği günün sabah namazıydı. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- oda kapısının perdesini kaldırdı ve o esnada Hazret-i Ebû Bekir’in imamlığında namaz kılan sevgili ashâbını son defa seyretti.

Onları (yani yetiştirdiği o müstesnâ nesli, ardında bıraktığı o güzîde insan mirasını) yan yana saf tutmuş, cemaatle namaz hâlinde görünce bundan son derece memnun kaldı ve sürûr içinde tebessüm buyurdular. (Buhârî, Meğāzî, 83)

Bu hâdiseyi nakleden Hazret-i Âişe Vâlidemiz diyor ki:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbının namaz kılışını tebessüm ederek seyrediyordu. (Arkasında güzel bir nesil bırakmanın huzuru ve sürûru içindeydi.) Allah Rasûlü’nü hiçbir vakit böylesine sevinçli bir hâlde görmemiştim.” (İbn-i Hişâm, IV, 331)

Demek ki en mühim mesele, hâlimiz ve kālimizle örnek olup arkamızda böyle güzel bir insan mirası bırakabilmek!..

Bunun için de mü’min evvelâ kendini yetiştirecek. Sâlih veya sâliha bir kul olacak. Sonra da tebliğ için var gücüyle çalışacak. Her şeyiyle tebliğ hâlinde bulunacak. Nitekim bir defasında Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- etrafındakilere bir îkaz mâhiyetinde:

“–Konuşmadan, halkın davetçileri olun!” buyurmuştu. Kendisine hayretle:

“–Yâ Halîfe! Konuşmadan davetçi olmak nasıl olur?” diye suâl ettiler. Hazret-i Ömer de şöyle buyurdu:

“–Hâliniz ve ahlâkınızla…” Çünkü insanlar sözden ziyâde, hâlin tesiri altında kalır ve şahsiyet sahibi insanları taklit ederler. Söz, hâl ile desteklenmedikçe, muhâtabın kulağını aşamaz, gönlüne hitap edemez.

Bu sebeple de bir mü’min, sözleriyle tebliğ ederken, hâli de ona yardımcı olmalıdır. Bu, kalplerin fethi için zarûrî bir davranıştır. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in her sözü, güzel ahlâkı ve yaşantısıyla tam bir uyum içinde olduğundandır ki, ebediyete kadar kalplere hitap etmeye, kilitli gönülleri İslâm’a açmaya devam etmektedir.

Unutmayalım ki Efendimiz’in yetiştirip ardında bıraktığı insan mirası olan ashâb-ı kirâm, Allah rızâsını tahsil edebilmenin azmiyle dünyanın dört bir tarafına sefer etti. Onlar, kendilerini sadece âhirete endekslediler. Hiçbir zorluk karşısında korkmadılar, çekinmediler. Zorlukların üzerine cesaretle yürüdüler. Tehlikeler ve çileler içinde piştiler ve yetiştiler. Muhammed İkbal’in naklettiği şu temsilî hikâye de insanın ancak çile ve iptilâlarla pişerek tekâmül ettiğini ne güzel anlatmaktadır:

“Bir ceylân, diğer bir ceylâna şöyle dert yanıyordu:

«–Artık ben bu avcıların şerrinden bıktım. Zira ovalarda avcılar pusu kurmuşlar, gece-gündüz biz âhûların izinde dolaşıyorlar. Bundan sonra Kâbe’de, Harem’de yaşayacağım. Mekke’de avcıların avlanması yasaktır. Orada yatar-kalkar, orada otlarım. Artık avcı derdinden eman bulmak istiyorum. Gönlüm biraz da huzura kavuşsun!..»

Bunları dinleyen tecrübeli ve güngörmüş diğer ceylân ise şöyle dedi:

«–Ey akıllı dostum! Yaşamak istiyorsan tehlike içinde yaşa! Kendini dâimâ bileyi taşına vur; cevheri temiz olan kılıçtan daha keskin yaşa! Tehlike, kudreti imtihan eder. (Tehlikeler, çileler ve iptilâlar; senin şahsiyetini, karakterini ve îmânını test eder.) Cisim ve canın nelere kādir olduğunu sana o çileler bildirir.»”

Dolayısıyla Peygamber Efendimiz’in, ashâb-ı kirâmın, evliyâullâh ve sâlih kulların Allâh’ın dîni yolunda muhabbetullâh ile gösterdikleri müstesna gayret ve fedakârlıklar, bizlere dâimâ örnek olmalıdır. Çünkü bize emânet edilen bu mukaddes mirası zâyî etmemek ve onu aslî sâfiyet ve berraklığı ile gelecek nesillere intikâl ettirmek, ebedî kurtuluşumuzu ilgilendiren en büyük mes’ûliyetimizdir.

Şâzelî meşâyıhından Derkāvî -rahmetullâhi aleyh- şöyle der:

“Üstâdım beni bir kabîleye gönderiyordu. Ona dedim ki:

«‒Gittiğim yerde mânevî sohbetler yapıp hasbihâl edebileceğim bir Allâh’ın kulu bile yok, yapayalnız kalacağım...»

Bana üstâdımın cevabı şöyle oldu:

«‒Muhtaç olduğun insanı kendin doğuracaksın! (Yani kendin arayıp, bu­lup, yetiştireceksin.)»”

Dolayısıyla mü’min, çalışıp gayret edecek ve arkasında kendisine sadaka-i câriye ve hayru’l-halef olacak bir nesli miras bırakmaya gayret edecek.

Maalesef bugün nice anne-baba, dünyevî ihtiraslara dalıyor. Bir ebediyet yolcusu olan evlâdının sadece fânî istikbâli için çalışıyor. Ebedî istikbâli unutuyor. Âhiret yolcusu olduğunu idrâk etmeden yetişen bir evlât da perişan olup gidiyor. Hâlbuki bu husustaki ölçüyü Ömer bin Abdülazîz ne güzel ortaya koymaktadır.

Vezîri, Halife Ömer bin Abdülazîz’e:

“–Efendim, Beytülmâl’den aldığınız tahsisâtın kâfî gelmediği görülüyor. Biraz daha fazlasını emir buyursanız da bir kısmını ihtiyaten biriktirip vefâtınızdan sonra evlât ve torunlarınızın zarûrî ihtiyaçları için bıraksanız?!” deyince, Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- şu muhteşem cevabı verir:

“–Eğer benim geride kalan evlâtlarım sâlih kimselerden olurlarsa, onların sıkıntıya düşmelerinden korkmam. Zira Cenâb-ı Hak; «...Allah sâlih kullarının velâyet ve vesâyetini bizzat deruhte eder.» (el-A‘râf, 196) buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, onların velîsi ve vasîsi olduktan sonra onların ilerde karşılaşacakları hâllerden hiç endişe etmem!

Yok, sâlih değil de sefih kimseler olacaklarsa, böyleleri hakkında da yine Kur’ân-ı Kerîm’de; «Mallarınızı sefihlere vermeyiniz…» (en-Nisâ, 5) buyrulmuştur. Bu nehy-i ilâhîye rağmen sefih olacak çocuklarıma mal mı toplayacağım!” (Ebu’l-Ûlâ Mardin, Huzur Dersleri, İstanbul 1966, II-III, 769-770)

Velhâsıl günümüzde evlâtlarımızı iyi yetiştirerek, tebliğ ve hidâyetlere vesîle olacak Kur’ân ve irşâd ehli hâlinde istikbâle miras bırakabilmemiz ve onları “ayıplayanın ayıplamasından korkmayacak” bir medenî cesaret ile mücehhez hâle getirmemiz elzemdir. Çünkü pısırık, korkak, çekingen, nemelâzımcı ve nefsânî bir anlayışla yetişen insanlar; karşılarına çıkan tebliğ ve irşad fırsatlarında dahî, hidâyetlere vesîle olma ve yanlışları ıslah etme cesaretini kendilerinde bulamazlar.

Yine “Bu zamanda ben ne yapabilirim ki?” sözü de günümüz için aslâ bir mazeret olarak görülemez. Zorluklar, meşakkatler, buhranlar, sabırların zorlandığı çileler ve ağır imtihanlar karşısında dâimâ Allâh’ın yardım ve inâyetini düşünmek lâzımdır. Zira gayret bizden, tevfik Cenâb-ı Hak’tandır.  

Rabbimiz cümlemize, arkasında İslâm kültürü ile mücehhez olan, şahsiyet ve karakteriyle İslâm’ı tebliğ ve temsil edebilen sâlih ve sâliha evlâtlar bırakabilmeyi lûtf u keremiyle ihsan buyursun.

Âmîn!..

Yorum Yazın