Allah'a Yakınlık, Rasulü'ne İtaat Ölçüsündedir

0
Sayı: Asr-ı Saadette Yaşamak Demek SÜNNET VE SİYER
Allah'a Yakınlık, Rasulü'ne İtaat Ölçüsündedir

ALLÂH’A YAKINLIK,

RASÛL’ÜNE İTAAT ÖLÇÜSÜNDEDİR

 

Rabbimiz, âyet-i kerîmede:

“Biz her peygamberi -Allâh’ın izniyle- ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik...” (en-Nisâ, 64) buyuruyor.

Fakat, ömrüne yemin edip âlemlere rahmet olarak gönderdiği Habîb’ine itaatin ehemmiyetini ise, mü’min gönüllere daha derinden hissettirmek gâyesiyle, Kur’ân-ı Kerîm’de 10’dan fazla yerde Rasûl’ünün adını kendi adıyla birlikte zikrediyor. Hattâ bununla da iktifâ etmeyip, yine 10’dan fazla âyette sadece Rasûl’ünün ismini zikrederek O’na itaat edilmesini emir buyuruyor.

İslâm âlimleri de; “Peygamber’e itaat edin!” emr-i ilâhîsinin mânâsını şöyle îzah ediyorlar:

“«Peygamber’e itaat edin!» demek, sağlığında kendisine, vefatından sonra da Sünnet’ine uyun, demektir.” (İbn-i Kayyım el-Cevziyye, İ‘lâmü’l-Muvakkıîn, I, 49)

 “Bu âyetin mânâsı, Kur’ân’da olmayan hususlarda Peygamber’in Sünnet’ine sarılın, demektir.” (Şâtıbî, el-Muvâfakāt, III, 14)

“Rasûlullâh’a itaatin Allâh’a itaatle birlikte yan yana zikredilmesindeki incelik, Allah Rasûlü’nün değerini ortaya koymak, Kur’ân’da bulunmayan dînî emirleri yapmak gerekmez zannını kesinlikle yıkmak ve Peygamber’in Kur’ân’dan ayrı ve müstakil olarak (hadislerinde) ortaya koyduğu emirlerine itaat etmektir.” (Âlûsî, Rûhu’l-Me’ânî, V, 65)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in muallimi ve mürebbîsi bizzat Cenâb-ı Hak olduğundan, O’nun yaptığı ve yapılmasını arzu ettiği her şey, aslında Allâh’ın istediklerinden ibârettir.

Bilhassa;

“…Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının...” (el-Haşr, 7)

“…Peygamber onlara; iyiliği emreder, kötülüğü yasaklar, temiz şeyleri helâl kılar, pis şeyleri haram kılar...” (el-A‘râf, 157)[1] âyet-i kerîmeleri, Cenâb-ı Hakk’ın yanında Rasûlullâh’ın da -Allâh’ın bildirmesiyle- dinde hüküm koyma salâhiyeti bulunduğunu açıkça ifade etmektedir.

Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in 23 senelik nebevî hayatıyla tefsir edilmiştir. Şu hâdise, bu hakîkatin sayısız misâlinden biridir:

“Îmân edip de îmanlarına zulmü karıştırmayanlar…” (el-En‘âm, 82) âyeti inince, anlamadıkları bu husus karşısında sahâbe çok zorlandı. Peygamber Efendimiz’e;

“–(Yâ Rasûlâllah!) Hangimiz îmâna zulmü karıştırmıyor ki?” diye sordular.

Bunun üzerine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onlara:

“–Siz Lokman’ın oğluna söylediği «Gerçekten şirk, büyük bir zulümdür.» (Lokman, 13) sözünü işitmiyor musunuz?” buyurdu. Böylece burada kastedilen zulmün «şirk» olduğunu açıkladı. (Buhârî, Tefsir, [Lokman] 1)

Dolayısıyla Allah Rasûlü’nün gönül dokusundan hisse almadan, O’nun ahlâkından nasiplenmeden, O’nun Sünnet’ine gönülden tâbî olmadan, Kur’ân’ı lâyıkıyla anlamak da doğru şekilde yaşamak da mümkün değildir.

Nitekim namaz, oruç, zekât ve hac gibi İslâm’ın rüknü olan ibadetlerin bütün tafsîlâtı hadîs-i şerîflerde ve Allah Rasûlü’nün tatbikâtında bildirilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm; namaz vakitleri, rekâtları, namazın rükünleri ve namazı bozan şeyleri bildirmemiş, bunu tamamen Peygamberimiz’in Sünnet’ine bırakmıştır.

Yine zekâtın hangi mallardan, hangi şartlarla ve hangi nisbetlerle verileceği, Kur’ân’da yer almamaktadır. Biz bunları da Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in beyanlarından öğrenmekteyiz.

Hakîkaten, Kur’ân’ın hayata nasıl tatbik edileceği, Sünnet’e bakılmadan bilinemez. Meselâ Kur’ân-ı Kerîm’de, ölü eti yemek yasaktır, haramdır. Fakat yakalandıktan sonra kendi kendine ölen balığı yiyebiliyoruz. Zira balığın istisnâ olduğunu, Sünnet-i Seniyye’den öğreniyoruz.

Yine Cuma namazı Kur’ân-ı Kerîm’de emrediliyor. Fakat onun ne vakit ve nasıl kılınacağını, ancak Sünnet’ten öğrenebiliyoruz.

Ashâb-ı kirâm efendilerimiz de Sünnet-i Seniyye’yi dâimâ aslî bir kaynak olarak görmüşlerdir. Şu misal de bunun nice delilinden sadece bir tanesidir:

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- aralarındaki problemi çözmesi için kendisine hasımlar (dâvâlılar) geldiği zaman önce Allâh’ın Kitâb’ına bakar, hasımlar arasındaki meselenin çözümü ile alâkalı bir hüküm bulur ise onu tatbik ederdi…

Eğer Kur’ân’da bulamazsa mevzu ile alâkalı Peygamber Efendimiz’den öğrendiği bir sünnet var ise ona göre hükmederdi.

Burada da bulamazsa o zaman müslümanların yanına çıkarak;

«–Bana böyle böyle bir vak’a geldi. Bu vak’anın çözümüyle alâkalı Rasûlullâh’ın bir hüküm verdiğini hatırlayanınız var mı?» diye sorardı. Eğer sahâbe icmâ hâlinde Rasûlullâh’ın bir hükmünü zikrederse, Hazret-i Ebû Bekir o zaman;

«–Allâh’a hamd olsun ki içimizde Rasûlullah’tan ezberleyenleri bulunduruyor.» derdi.

Eğer Rasûlullâh’ın Sünnet’inden de bir hüküm elde edemez ise insanların ileri gelenlerini toplar ve istişâre yapardı. Eğer toplu hâlde bir neticeye varılırsa ona göre hükmederdi.” (Dârimî, Sünen, 32-33)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde:

“Ben sizi, gecesi gündüzü gibi apaydınlık olan bir din üzerinde bıraktım. Benden sonra ancak helâk olanlar o dinden sapar. Sizden kim yaşarsa birçok ihtilâfa şahit olacaktır. Onun için bilip tanıdığınız Sünnet’ime ve hidâyete erdirilmiş olan hulefâ-i râşidinin sünnetlerine yapışınız. Bunlara sımsıkı sarılınız.” buyurmuştur. (Ahmed, IV, 126, 127; Dârimî, Mukaddime, 16; İbn-i Mâce, Mukaddime, 6; Ebû Dâvûd, Sünne, 5; Tirmizî, İlim, 16; Hâkim, Müstedrek, I, 96)

Sahâbeden Ebû Zer -radıyallâhu anh- da şöyle demiştir:

“Vallâhi Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- âhirete göçerken bizi öyle bir hâlde bırakmıştı ki, bir kuş gökte kanat çırpsa onun bu hareketi bize Rasûlullâh’ın bir hadîsini hatırlatırdı. Çünkü Âlemlerin Efendisi bize; «Cennet’e yaklaştıran, Cehennem’den de uzaklaştıran ne varsa hepsi size açıklanmıştır.» buyurmuştu.” (Ahmed, V, 153, 162; Heysemî, VIII, 263)

Maalesef şimdi hadislerin dışlandığı ve Sünnet’in gözden düşürülmeye çalışıldığı bir zamanda bulunuyoruz. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, hadis ve Sünnet’i dışlayanların zuhûr edeceğini, daha evvel bildirerek şöyle buyurmuşlardır:

“Sizden biri, (rahat) koltuğuna kurulup Allâh’ın, Kur’ân’daki­lerin hâricinde haramlarının bulunmadığını mı zannediyor? Haberiniz olsun, vallâhi ben nasihatte bulundum, emrettim, birçok şeyi de yasakladım. Bunlar, Kur’ân’ın bir misli kadar, belki de daha fazladır...” (Ebû Dâvûd, Harâc, 31-33/3050)

“Şunu iyi biliniz ki bana Kur’ân-ı Ke­rîm ile birlikte (onun bir) benzeri de verilmiştir. Dikkatli olun; koltu­ğuna kurulan karnı tok bir adamın: «Siz sadece şu Kur’ân’a sarılın! Onda bulduğunuz helâli helâl, haramı da haram kabul ediniz yeter!» diye­ceği (günler) yakındır...” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 5/4604; Ahmed, IV, 131)

Hâlbuki Rabbimiz, Efendimiz’e gösterilmesi gereken hürmet ve muhabbet husûsunda mü’minleri şöyle îkaz buyuruyor:

“Ey îmân edenler! Allâh’ın ve Rasûl’ünün önüne geçmeyin…” (el-Hucurât, 1)

“…Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.” (el-Hucurât, 2)

Her ne kadar, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in büyüklüğünü lâyıkıyla kavramamız beşer idrâkiyle mümkün değilse de Cenâb-ı Hak, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i yakından tanımamızı istiyor ve bizleri edebe dâvet ediyor. Bunun bir takvâ imtihanı olduğunu ise şöyle bildiriyor:

“Allâh’ın Rasûlü’nün huzurunda seslerini kısanlar, şüphesiz Allâh’ın kalplerini takvâ ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.” (el-Hucurât, 3)

 Demek ki Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e olan nezâketimiz, Sünnet-i Seniyye’ye ittibâmız, Allah Rasûlü’nü yakından tanımamız, gönüllerimiz için bir takvâ imtihanıdır. O’na aşkımızın değerlendirilme vâsıtasıdır. Aynı zamanda da Allâh’a yakınlık vesîlesi...

Yine Rabbimiz, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e, herhangi bir insanmış gibi hürmetsizce hitap edenleri şöyle vasıflandırıyor:

(Rasûlüm!) Sana odaların arka tarafından bağıranların çoğu aklı ermez kimselerdir.” (el-Hucurât, 4)

Bu sebeple bir insan, zâhiren ne kadar kitap okumuş olursa olsun, tomar tomar, cilt cilt kitaplar bitirsin, fakat Allah Rasûlü’nü yakından tanıyamamışsa, o cehâlet karanlığında kalmış bir kimse oluyor.

İşte bugün, Sünnet-i Seniyye’yi ve hadîs-i şerîfleri müslümanın gündeminden uzaklaştırmaya çalışanlar, Müslümanlığı da, Hristiyanlık gibi içi boş bir hâle getirmek istiyor.

Nitekim dinler tarihinde Yahudîlik ve Hristiyanlığın bozulması böyle başladı. Önce peygamberlerin sünnetleri terk edildi, daha sonra da îtikad ve ibadetler tahrif edildi. Bugün de yegâne hak dîn olan İslâm’a aynı tuzak kurulmaya çalışılıyor.

Önce ictihadları ve mezhepleri inkâr etme gayretine düştüler. Hâlbuki mezhepler, sahâbe efendilerimizden itibaren hakkıyla müctehid olan âlimlerin en sahih görüşlerinin bir araya getirildiği fıkıh ekolleridir. Bunlardan birini seçmek zarûrettir. Hepsini birden terk etmeye cevaz yoktur. Çünkü hepsi Kur’ân ve Sünnet’in üzerine binâ edilmiş hükümlerdir.

 İkinci adım olarak Sünnet-i Seniyye’yi gözden düşürmeye çalışıyorlar. Bunu da güyâ Kur’ân’ı ön plâna çıkarmak istiyorlarmış gibi bir hileye saparak gerçekleştiriyorlar.

Hâlbuki Kur’ân-ı Kerîm, Peygamber Efendimiz’in mübârek kalbine indirilmiştir. Kur’ân’ın tebliği de, beyânı da, tâlimi de Efendimiz’e aittir. Kur’ân’ın en salâhiyetli tefsiri, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in sünnetidir. Sünnet, Kur’ân’ın tatbikatıdır. Ondan ayrı bir şey değildir. Ondan koparılabilecek bir şey de değildir. Kitap ve Sünnet; İslâm’ın iki ana damarı, iki temel delilidir.

Üçüncü adım olarak da Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan bazı ilâhî talimatların bugüne hitap etmediği herzesini ortaya attılar. Bunun adına da tarihselcilik dediler.

Hâlbuki Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmelerde şöyle buyuruyor:

“Kim Allâh’a ve Peygamber’ine isyan eder ve O’nun koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu ebedî kalacağı Cehennem ateşine sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.” (en-Nisâ, 14)

“Bilmiyorlar mı ki Allah ile Peygamber’ine muhâlefet edene, içinde dâimâ kalacağı Cehennem ateşi vardır ki en büyük rezillik budur.” (et-Tevbe, 63)

“Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber’e karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka yola giderse, onu o yönde bırakırız ve Cehennem’e sokarız; o ne kötü bir yerdir.” (en-Nisâ, 115)

Bugün bize düşense, bu zamanın fitnelerinden kendimizi ve neslimizi muhafaza için, dînimizi doğru öğrenmeye daha çok gayret göstermektir. Hak yoldan yanlış ve çıkmaz sokaklara sapmamak için doğru güzergâhı gösteren istikâmet levhaları mesâbesindeki Sünnet’e sımsıkı sarılmaktır.

Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyuruyorlar:

“Kim benim bir sünnetimi ihyâ ederek insanların onunla amel etmelerine vesîle olursa, o insanların kazanacağı sevaplardan hiçbir şey eksiltmeden onların sevaplarının bir katını almış olacaktır.” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 15)

Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“De ki: Allâh’a itaat edin; Peygamber’e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamber’in sorumluluğu, kendisine yüklenen (tebliğ vazifesini yapmak); sizin sorumluluğunuz da size yüklenen (vazifeleri yerine getirmeniz)dir. Eğer O’na itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygamber’e düşen, sadece açıkça duyurmaktır.” (en-Nûr, 54)

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de şöyle buyuruyorlar:

“Bana itaat eden, Allâh’a itaat etmiştir. Bana isyan eden, Allâh’a isyan etmiştir.” (Müslim, İmâre, 33)

“...Kim benim Sünnet’imden (hayat tarzımdan) yüz çevirirse benden değildir.” (Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5)

Yine Rasûlullah Efendimiz; namazın, Cuma namazının, Ramazan’ın (günahlara) kefâret olduğunu beyân ettikten sonra; “Bunlar ancak üç şeye kefâret olmaz: Allâh’a şirk koşmak, biatı bozmak ve Sünnet’i terk. Sünnet’i terk, cemaatten çıkmaktır.” buyurmuşlardır. (Ahmed, II, 229)

Ayrıca Sünnet’in rehberliği olmadan Kur’ân’ın anlaşılıp yaşanabileceğini savunanlara sormak lâzım:

Rabbimiz âyet-i kerîmelerde;

“Andolsun ki Rasûlullah, sizin için -Allâh’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allâh’ı çok zikredenler için- güzel bir örnektir.” (el-Ahzâb, 21)

(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana tâbî olunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…” (Âl-i İmrân, 31) buyurmuşken, Efendimiz’in yaşayışı demek olan Sünnet ile mü’minin hayatına yön veren hadîs-i şerîfler devre dışı bırakıldığı takdirde, bugünün müslümanı Rasûlullah Efendimiz’i nasıl örnek alabilecektir?

Velhâsıl Peygamber Efendimiz’in Sünnet’i, Kur’ân ile nasıl amel edileceğini gösteren yegâne rehberdir. Dolayısıyla Sünnet’e yapılan îtirazların ucunun, Kur’ân-ı Kerîm’e ve netice itibâriyle de İslâm’a ve Cenâb-ı Hakk’a varacağını, aslâ hatırımızdan çıkarmamalıyız.

Nitekim tâbiîn neslinin büyük âlimlerinden Abdullah bin Deylemî der ki:

“Bana ulaştığına göre dînin yok olup gitmesi, Sünnet’in terkiyle başlayacaktır. Halatın tel tel çözülüp nihayetinde tamamen kopması gibi, din de sünnetlerin bir bir terk edilmesiyle elden gidecektir.” (Dârimî, Mukaddime, 16/98)

Dolayısıyla sünnetlerin birer birer hayatımızdan çıkması, -Allah korusun- ebedî kurtuluşumuzu da pamuk ipliğine bağlı hâle getirir.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“Size iki emânet bırakıyorum; Kitap ve Sünnet’imdir.” buyuruyor. (Bkz. Hâkim, I, 171/318)

Rabbimiz bizlere o emânetlere sahip çıkıp yüz akıyla huzûruna varabilen sâlih ve sâliha kullarından olabilmeyi lûtf u keremiyle ihsan buyursun.

Âmîn!..

[1] Ayrıca bkz. et-Tevbe, 29.

Yorum Yazın