Teslimiyet, Nusret ve Rahmet

0
Teslimiyet, Nusret ve Rahmet

TESLİMİYET, NUSRET VE RAHMET

 

Irak’ın kuzeyindeki Keldanîlerin yaşadığı “Ur” şehrinde doğar Hazret-i İbrahim... Ateşe atıldıktan sonra, doğduğu, yaşadığı yerleri terk ederek Harran’a gelir. O’nun kadar uzun yolculuklar yapan bir peygamber daha yok gibidir. Allâh’ın dînini tebliğ etmek için, daha çok kişiye hakkı, hakikati anlatmak içindir bütün gayreti… Zevcesi Sâre ile kardeşinin oğlu Lût ve onun zevcesini yanına alarak bu kez Filistin’in yolunu tutar.[1]

Filistin’de kuraklık artınca Mısır’a göç ederler. Mısır hükümdarının hediye ettiği câriye Hacer, İbrahim -aleyhisselâm-’ın ikinci zevcesidir. Kuraklık düzelir düzelmez tekrar Filistin’e dönerler. Yeğeni Hazret-i Lût -aleyhisselâm-’ı Ürdün’e yerleştirir. Allâh’ın dînini orada tebliğ edecektir o da...[2] Hazret-i İbrahim’in medfun olduğu şehir de Filistin’de bulunan “el-Halil” şehridir.

Çocukları çok sevdiği hâlde, Cenâb-ı Hak, ona gençliğinde değil, yaşlılık demlerinde evlât lûtfetmiştir. İlk olarak İsmail -aleyhisselâm- ile gözü-gönlü şenlenir. Evlat hasreti dindi artık, derken Cenâb-ı Hakk’ın imtihanı tecellî eder. Hacer ve oğlu İsmail’i, Mekke’ye götürüp bırakacaktır. Onlar için kalacak bir yer, günlük yetecek kadar gıda ve su temin edemeyecektir. Onları bıraktıktan sonra beraberlerinde kalmayacak, hemen geri dönecektir. Görünüşte bir kocanın, âilesine yapabileceği en büyük zulüm gibi görünen bu hâdise, Allâh’ın emri olduğundan, içinde nice hikmetleri barındırmaktadır.

Sırlarla doludur bu yolculuk… Sırlarla doludur yaşananlar… Yaşlı bir adam, bir kadın ve küçük bir çocuk, yaya olarak, çöllerle kaplı, yüzlerce kilometrelik mesafeyi aşarak, Arabistan çölünün ortasında Kâbe’nin temellerinin bulunduğu tümseği bulacak ve bunu suyun ve yemeğin bulunmadığı, her biri birbirine benzeyen çölleri geçerek yapacaktır… Tek başına aynı şartlarda yüzlerce kilometrelik mesafeyi, belki de aç-susuz dönmesi ile bitecek bu yolculuk, sebepler âleminde mâkul bir şekilde açıklanacak şeylerden değildir. Allah Teâlâ tarafından Kâbe’nin yeri, İbrahim -aleyhisselâm-’a gösterilmiştir.[3] Belli ki ateş nasıl yakmamışsa Hazret-i İbrahim’i, çöller de gülistan olmuş, yolculuk olması gereken şekilde değil, Allâh’ın kudreti ile eşyanın hâli değişerek gerçekleşmiştir.

İbn-i Abbas -radıyallâhu anhümâ- bu hadiseyi tafsîlatlı olarak Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den rivayet eder.

“İbrahim -aleyhisselâm- beraberinde İsmâil -aleyhisselâm- ve onu henüz emzirmekte olan annesi olduğu hâlde ilerledi. Kadının yanında bir de su tulumu vardı. İbrahim -aleyhisselâm- kadını Beyt’in yanında «Devha» denen büyük bir ağacın dibine bıraktı. Burası Kâbe’nin yukarı tarafında Zemzem’in tam üstünde bir nokta idi. O gün Mekke’de kimse yaşamıyordu; bir damla su yoktu, zirâî hiçbir ürün yoktu. Hazret-i İbrahim -aleyhisselâm-, yanlarına içerisinde hurma bulunan eski bir azık dağarcığı ile su bulunan bir tulum bıraktı.”

Allah Teâlâ tarafından onları bırakıp hemen geri dönmesi emredildiği için hiç oyalanmadan ve vedalaşmadan arkasını dönüp oradan uzaklaşır Hazret-i İbrahim... Emre itaat edip, imtihanı kaybetmemek için tek bir kelime etmeden çok sevdiklerinden ayrılır.

“Acaba burada vahşî bir hayvan onları parçalar mı? Açlıktan ölürler mi? Susuzluktan helâk olurlar mı? Kimseler gelmezse hayatlarını nasıl devam ettirirler?” gibi Allâh’ın takdîr-i ilâhîsinde olan işler hakkında hiçbir tereddüt, korku, endişe, vesvese, sû-i zan ve vehme kapılmamıştır. “Tevekkül, deveyi ağaca bağlandıktan sonra Allâh’a dayanmak…” diye tabir edilirken burada deve bağlamak kabîlinden hiçbir şey yapılmamıştır. Bütün tedbir, bu kadar bilinmezin içinde çok az bir hurma dağarcığı ve çok az bir sudur.

Hadîs-i şerîf devam eder:

“İsmail’in annesi, İbrahim’in peşine düştü, ona Keda’da yetişti.

«-Ey İbrahim, bizi burada hiçbir insanın, hiçbir yoldaşın bulunmadığı bir yerde bırakıp nereye gidiyorsun?» diye seslendi.”

Belli ki yol boyu “Nereye gidiyoruz? Neden gidiyoruz? Sonra ne olacak? Sen bizimle kalacak mısın? Biz orada ne yiyip ne içeceğiz?” vb. konular hiç konuşulmadan büyük bir sessizlik içinde yolculuk yapılmıştır. Geçmişte köle olmanın verdiği bir özellik olsa gerek ki, köleler efendilerine “Neden?” sorusunu, “Niçin?” sorusunu soramaz, hesap sorup hak arayamazlar. Şimdi ise ömrü kölelikle geçen Hazret-i Hacer’in yaşlı kocasının peşinden koşarak bu soruları sorması, mutlaka kendisi için değil, küçük yavrusunun hayatının tehlikeye girmemesi içindir. Hazret-i Hacer:

“-Bizi bırakıp nereye gidiyorsun?” sorusunu birkaç kez tekrarladı. Hazret-i İbrahim dönüp cevap dahî vermedi. Çaresiz kadın en son:

“-Bunu yapmanı sana Allah mı emretti?” diyebildi. İbrahim -aleyhisselâm- yine dönmeden:

“-Evet.” diye cevap verdi.

İnsanoğlunun zaafları vardır; seven bir kalp taşıyan, duyguları olan, hele de merhameti ile, yumuşak gönüllülüğü ile Kur’ân’da övülen bir babanın; eşini, küçücük çocuğu ile yapayalnız bırakıp arkasına bakmadan gitmesi, eşine cevap vermemesi, ona dönmemesi, eşi ile göz göze geldiği zaman, onun gözlerindeki hüznü, sitemi, çaresizliği, bizi bırakma yalvarışını görürse galeyâna gelecek olan merhamet ve muhabbet duygularının îmânını zedelememesi içindi. Emri veren Allah ise, his, duygu, şahsî görüş devreye sokulmadan sadece, “İşittik ve itaat ettik.” demektir, kulluk…

Durum, Hazret-i İbrahim -aleyhisselâm- için böyle iken, aldığı cevap ile Hazret-i Hacer de sükûnete erer. Dileyen gitsin, dileyen kalsın, herkese selâm olsun; değil mi ki sahibimiz Allah’tır, ne gam vardır, ne keder… Selâmet, Rabbimizin yardımı ile kimseye ihtiyacımız olmadan bizimdir.

Bunun üzerine Hazret-i Hacer:

“-Öyleyse Rabbimiz muhâfızımızdır, bizi burada perişan etmez.” dedi ve geri döndü.

İbrahim -aleyhisselâm- yoluna devam etti. Kendisini göremeyecekleri, Seniyye Tepesi’ne gelince Beyt’e yöneldi, ellerini kaldırıp şu duâları yaptı:

“Ey Rabbimiz! Ey sahibimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını Senin Beyt-i Harem’inin yanında, ziraat yapılmayan bir vâdiye yerleştirdim. Artık Sen de insanların bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver. Umulur ki, bu nîmetlere şükrederler.” (İbrahim, 37)

* * *

“-Vay başıma neler geldi?!” diye ağlayıp sızlamaktan, kendimize, evlâdımıza acıyıp durmaktan daha iyisi, ellerimizi açıp duâ etmektir. Çünkü duâ, çözüm odaklıdır, isyan ile yardımı geciktirmeden, teslîmiyet ile Rahmânî yardım kapısının açılmasının yegâne yoludur.

Abdullah bin Abbas -radıyallâhu anhâ- hadis rivâyetine devam eder:

“Kaptaki su bitti, kadın da, çocuk da çok susadılar; süt de kesildi. Çocuk susuzluktan ıstırap çekiyordu, dudakları kurumuştu. Bu hâle dayanamayan Hazret-i Hacer, koşmaya başladı.”

Gecenin karanlığında, soğuk, korunaksız, insansız, sessiz geçen vakitler; gündüz ise aç, susuz, sıcaktan kavrularak yine insansız geçmektedir. Hiçbir insanın kaldıramayacağı bu kadar olumsuzluğun karşısında, pes etmeden sebebine yapışıp Rabbinden yardım isteyen, oturup kara kara düşünüp vesveselere gark olarak rûhî hasar görmektense, koşarak rûhunu canlı tutan bir kadın…

Safâ’dan Merve’ye, Merve’den Safâ’ya koşarak etrafı gözetleyerek, insan bulabilir miyim, su bulabilir miyim çırpınışında… Yedinci koşturma, Merve Tepesi’nde bitiyor. Soluksuz, ara vermeden… Buralar daha bir destansı… Bütün bu koşturmacalar:

“-Su göremesem de ümidimi aslâ kaybetmiyorum, ben bulmak için koşuyorsam, Sen de vermek için koşuyorsundur!..” îmânının tezahürü olsa gerek ki, yedinci koşuşun sonunda murâdı hâsıl oldu.

İbn-i Abbas rivâyetine devam eder:

“Merve Tepesi’nde bir ses işitti ve kulak verdi. Bir yandan da:

«-Sen sesini işittirdin, yardımın varsa geciktirme!..» diyordu.

Zemzem’in yerinde Cebrâil -aleyhisselâm- tecellî etti.

«-Sen kimsin?» dedi Hacer’e…

«-İbrahim’in oğlunun annesi Hacer’im.» dedi.

«-İbrahim sizi kime emanet etmiş?» diye sordu. O da:

«-Allah Teâlâ’ya.» diye cevap verdi.

«-Her ihtiyacınızı görecek Zât’a emanet etmiş.» buyuran Cebrâil -aleyhisselâm-’ın cümleleri ile biten bu konuşmanın sonunda çocuğun bulunduğu yerden su çıkmaya başlamıştı.

Koşarak gelen Hazret-i Hacer, bir yandan kabını su ile doldururken bir yandan da suyun etrafını çeviriyordu. Akar hâlde bıraksa idi, belki de Zemzem bir akarsu olacaktı. Kuyu içinde kalmayacaktı. Her şeyin en güzelini bilen Allah, en hayırlısını seçti.

Melek, kadına:

«-Zâyî ve helâk oluruz diye korkmayın. Burada Allâh’ın bir Beyt’i olacak. Onu, şu çocuk ve babası binâ edecek. Allah Teâlâ o işin sahiplerini zâyî etmez.» dedi ve ayrıldı.”

Gönle verilen bu büyük tesellî, Cebrâil -aleyhisselâm- tarafından ve Allah Teâlâ’nın emri ile verilmişti. Şunu iyi bilelim ki; oturduğumuz yerde ağlayıp “Tüh!..” demenin hiçbir mânâsı yok! Yedi kez tepelerden aşalım, bir gayret edelim hele; görelim, yardım nasıl gelecek...

Kedâ yolundan gelen Cürhümlüler, Mekke’nin aşağısında konaklayınca gökte uçan kuşları fark ettiler. Su olmayan vâdide kuşların olması oldukça garipti, bakmaya karar verdiler. Hazret-i Hacer ve oğlunu, Zemzem’in başında buldular. “Su hakkı”nın hiçbir zaman kendilerine ait olmayacağına dair söz verdikten sonra konaklamalarına Hazret-i Hacer izin verdi. “Ünsiyet istediği bir zamanda bu teklif, İsmail’in annesine uygun geldi. Onlar da oraya indiler.”[4]

Belli ki Hazret-i Hacer, dünyada her ne kadar köle olsa da, Kâbe’nin inşası ve etrafında bir şehrin kurulmasında önderlik etmesi için Rahmân’ın özel seçtiği, akıl sahibi, irfan ehli bir kadındı. Bir şeyi Allâh’ın emri ile yapmak ile nefsimize uyarak yapmak arasında dağlar kadar fark var. Allâh’ın emrine îtibar ediliyorsa, ilâhî nusret; peşinden rahmet, kendiliğinden gelir.

“-Yap!” diyen Allah, yardımını da gönderir… Hazret-i Hacer ve Hazret-i İsmail, bugün Kâbe’nin “Hatim” kısmında medfun olup, bütün mü’minlerin kalbinde, onlara dâir vefâ dolu bir sevgi mevcuttur. Sevdiğini sevdiren Allah, onları kıyamete dek bizlere sevdirmiş, hayatları boyunca da yardımsız ve ikramsız bırakmamıştır.

Hazret-i İbrahim -aleyhisselâm- muhatap olduğu bu ağır imtihanları kazanmak sûretiyle bütün insanların önderi kılınıp, “peygamberlerin atası” kabul edilmiştir.[5] Biz de o kıymetli âileye vefâmızı, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in öğrettiği salavâtlara namazlarımızda ve günlük hayatımızda devam ederek göstermeye çalışıyoruz.

“Allâh’ım! İbrahim ve âilesine salât ettiğin gibi, Muhammed ve âilesine salât et. İbrahim ve âilesini bereketli (mübarek) kıldığın gibi, Muhammed ve âilesini de mübarek kıl. Sen Hamîd’sin, Mecîd’sin.”

İbrahim Sûresi’nin 37. âyet-i kerîmesinde, rûhuma derinden tesir eden en esrarlı kısmı, bu beldeye âilesini yerleştirme sebebi olarak Hazret-i İbrahim’in söylediği:

“…Namazı dosdoğru kılmaları için…” kısmıdır.

Oruç için sağlık; zekât için mal; hac için hem sağlık, hem mal gerekirken, bu ibadetleri gücü-kudreti yerinde olanlar yapabilirken, namaz, dünyanın doğusundan batısına bütün insanların, hastası-sağlıklısı, yaşlısı-genci, zengini-fakiri, çoluğu-çocuğu ile edâ ettiği bir ibadettir.

Her saniye, birbirine eşit ve aynı îtibar içindeki kulların, Allâh’ın belirlediği yöne yönelerek secde etmeleri, meleklerin gıpta ettiği destansı bir hâdisedir. Hacda ve umrede en pahalı, Kâbe’ye en yakın otellerde ikamet edenler, iş Kâbe’de namaz kılmaya gelince, buldukları yerde namaza dururlar. Bir de bakmışsın yanlarında en fakir, en gelişmemiş ülkeden gelen, belki medenî dahî olmayan bir kişi, saf tutmuş.

Kâbe’nin temellerinin mevcut olup da binasının olmadığı bir beldeye ilk olarak Hazret-i Hacer ve Hazret-i İsmail’in yerleştirilmesi, çok önemli idi. Dinden diyanetten habersiz birisi oraya yerleşip dinin temel unsurlarının orada inşasına izin vermez, kendi kendine hak iddia edebilirdi:

“-Hey, bizim topraklarımızda siz ne yapıyorsunuz öyle? Kim dedi size orayı inşa edin diye!..” gibi sözlü tâcize dahî uğramadan İslâm’ın kıblesinin inşası ve onunla birlikte insanlığın ihyâsı için Mekke şehri, iki mâsumun etrafında kuruldu. Zemzem de onları himayesinde idi. Ve böylesi bir konumda bulunan Hazret-i İsmail’in ileride insanları Allâh’ın dinine dâveti daha kolay ve tesirli olacaktı.

Bu karar, görünüşte biraz zâlimce gelse de bütün insanlık için Rahmânî bir karardı. Eğer Beyt’in bulunduğu yerlerde birileri hak iddia edecekse, bu, ancak takvâ sahibi, îman ve teslîmiyette zirve olmuş kullar tarafından edilmelidir ki, buna en yakışanı teslîmiyet, tevekkül ve rızâ sultanı Hazret-i Hacer ve onun oğlu olmalıdır. Böylesi temiz insanları sevenler de temiz insanlar olacağı için Hazret-i İbrahim -aleyhisselâm-’ın mübârek duâsı, zamanı ve zemini oluştukça gerçekleşecekti.

Zaman yine zor zamanlardı. Bu kez Hazret-i İbrahim -aleyhisselâm- imtihanın en büyüğü ile karşı karşıya idi. “Bana sâlihlerden bir çocuk bağışla!” diye duâ eden Hazret-i İbrahim’e[6], uysal, halîm-selîm, babasına son derece itaatkâr Hazret-i İsmail müjdelenmişti.[7]

Bir babanın sahip olabileceği en derin sevgi ile oğluna bağlı olan Hazret-i İbrahim’in, belki de hayatta en sevdiği varlık İsmail’di. O çocuk kendisine verilmişti, şimdi ise kurban etmesi isteniyordu.[8]

Durumu oğluna anlatınca İsmail -aleyhisselâm- geçmişte annesinin söylediği sözü söylüyor:

“-Emredildiğin her ne ise onu yap, beni sabredenlerden bulacaksın!.”[9] diyordu.

Hâdise, ana-baba ve evlâdın tam teslîmiyeti ile neticeleniyor ve bu büyük imtihanın nihayetinde bir koç kurban ediliyordu.[10]

Hac esnasında Mina’da “şeytan taşlama” ibadeti ile biz de, Hazret-i İbrahim, Hazret-i İsmail ve Hazret-i Hacer’in şeytanı taşladıkları yerlerde, şeytanı sembolik taşlayarak Allah Teâlâ’ya gerçek mânâda teslim miyiz, onu sorguluyor, onlar gibi şeytanı alt edebilmek için duâ ediyoruz.

İbn-i Abbâs’ın rivâyetine devam ettiği o uzun hadîs-i şerîfte, bu kez Kâbe’nin inşâsı anlatılır:

“Bir müddet sonra İbrahim, yine Hacer ile İsmail’in yanına geldi. İsmail, Zemzem’in yanında Devha ağacının altında kendisine ok yapıyordu. Babasını görünce ayağa kalkıp onu karşıladı. İbrahim, Allâh’ın kendisine büyük bir iş emrettiğini o işte kendisine yardımcı olup olamayacağını İsmail’e sordu. Yine büyük bir teslîmiyetle cevap geldi.

«-Emredileni yapmanda sana gücüm yettiği kadar yardım edeceğim.»[11]

İsmail taş getiriyor, babası da Kâbe’nin duvarlarını yükseltiyordu. Binanın boyu yükselince İsmail babasının rahat çalışması için, bugün «Makâm-ı İbrahim» ismi verilen taşı getirdi.”

Evlâdın babasına merhametinin, babanın Rabbine itaatinin sembolü idi o taş... Hele ki günümüzde, yaşlı bir babayı, yeni ergen bir erkek çocuğu elinde oynatmaya pek meyyalken, Hazret-i İsmail söz konusu olunca, durumun hiç de öyle olmadığını, bu taş ile anlıyoruz. Evvelâ Allâh’a, sonra babaya itaat, hürmet, edep, hayânın sembolüdür o taş… Baba ile oğulun, nezih dostluğunun işaretidir. Ebeveyne saygının göstergesidir. Evlâda hayır duânın edildiği yerdir. O taş, basit bir taş olmadığı için, ona yüklenen mânâlar çok yüce olduğu için, o taşın yanında, yani “Makâm-ı İbrahim’de namaz yeri edinmeleri” insanlara emredilmiştir.[12]

Kâbe’nin temelleri yükseldikçe baba-oğul hep şu sözü tekrarlıyorlardı:

“-Rabbimiz, bizden kabul buyur!.”

Her bir taşı, iki büyük peygamberin duâsı ile yerine konan Kâbe, bu duâların bereketi ve Rahmân’ın lütfu ile İslâm Âlemi’nin kıblesi, günahlar ile kirlenen müslümanların tertemiz edilip gönderildiği mübarek mekân olmuştur. Arz’ın ve semânın kalbi olan Kâbe’nin, mü’minlerce aşk ile arzu edilmesi, sevilmesi, ulaşılamayınca gözyaşı dökülmesinde, inşâ edenlerin kalb-i selîm sahibi peygamberler[13] olmasının tesiri büyüktür.

Haccın insanlara îlan edilmesi emredilmiş[14]; Hazret-i İbrahim, Hazret-i Hacer ve Hazret-i İsmail’in hayatının en önemli dönemlerinin anlatıldığı sembollerle örülmüş hac ibadeti oluşturulmuştur. Hac ibadetini yerine getirirken, bu üç büyük insanın yaşadıkları imtihanı, sanki biz de yaşıyormuş ve kazanma mücadelesi veriyormuşuz gibi, onların imtihan oldukları her yerde onların hâlleri ile hâllenerek, aynîleşmeye çalışıyoruz. Böylece:

“-Biz de itaat ediyoruz, biz de Sana teslim oluyoruz, biz de Sana güveniyoruz! Yâ Rabbi, Sen de bizi affet ve onlardaki kıymetli îmânı bizlere de nasip et.” diyoruz hem hâl, hem de kâl dili ile…

Allâh’ın emrine itaat için üç mübarek insanın Mekke’ye doğru yaptıkları yolculuk, kurban bayramının birinci günü fecrin doğuşundan itibaren ömrün sonuna kadar yapılması gereken, genelde hacılarımızın kurban bayramının dört gününde edâ etmeye çalıştıkları farz ibadet olan “Ziyaret tavafı” ile bedenen ve rûhen yaşanmaktadır.

Mina’daki cemrelerin taşlanması işi bitip Mekke’ye dönüldükten sonra, memlekete gitmeden, son vazife şeklinde vâcip bir ibadet olarak yapılan “Vedâ tavafı” da Hazret-i İbrahim’in Mekke’den, Filistin’e dönüş yolculuğunun sembolüdür. Çok zordur hacılar için Kâbe’ye veda etmek... Gözyaşları içinde:

“-Bekle beni Kâbe’m, inşâallâh sana tekrar kavuşurum.” diye temennîlerde bulunup duâlar etmek…

Arafat’tan Müzdelife’ye, Mina’da şeytan taşlamaktan son tavafa kadar samimi bir teslîmiyet ile; “Allâh’a en güzel kul nasıl olunur?” sorusunun cevaplarıdır haccın menâsikleri…

Haccın özeti; teslîmiyet, nusret ve rahmettir. Teslim olan kula yardım gelir, onunla da kalmaz en büyük ikramlar, rahmet, yağmur gibi üstlerine yağar.

Kâbe’nin inşası bittikten sonra, baba-oğulun ettikleri duâyı, Cenâb-ı Hak da beğenmiş, bizlere de öğrenip o duâyı edelim diye Kur’ân-ı Kerim’inde zikretmiştir:

“Rabbimiz! Bizi Sana teslim olmuş kimselerden kıl. Soyumuzdan da Sana teslim olmuş bir ümmet çıkar. Bize ibadet yerlerini ve usûllerini göster. Tevbemizi kabul et. Çünkü Sen tevbeleri çokça kabul edensin ve çok merhametli olansın.” (el-Bakara, 128)

[1] Bkz: el-Enbiya 70-71.

[2] Bkz: Dr. Şevki Ebu Halil, “Kur’ân Atlası; Yerler, Kavimler, Peygamberler” .

[3] Bkz: el-Hac, 26.

[4] Buhârî, Enbiyâ, 8.

[5] Bkz: el-Bakara, 124.

[6] Bkz: es-Sâffât, 100.

[7] Bkz: es-Sâffât, 101.

[8] Bkz: es-Sâffât, 103.

[9] Bkz: es-Sâffât, 103.

[10] Bkz: es-Sâffât, 100-112.

[11] Buhârî, Enbiyâ, 8.

[12] Bkz: el-Bakara, 125.

[13] Bkz: es-Sâffât, 84.

[14] Bkz: el-Hac, 25-29.

Yorum Yazın