Sunuş (Ocak, 2019)

0
Sunuş (Ocak, 2019)

Muhterem Okuyucularımız;

Önemli bir mevzu ile daha huzurlarınızdayız; Allah için dostluk ve düşmanlık…

Îman ve küfür, birbirinin zıddı… Dînimiz, Allâh’ı, Rasûlü’nü ve mü’minleri sevmeyi, onlardan yana taraf olmayı emretmiş.

Sevgi ve öfke; kalp işi, kalbin ameli… Kişi, sevdiğini de, nefret ettiğini de genellikle kendisi tesbit edemiyor; ancak kalbin bu duygularını “iradeyle yönlendirmek” de mümkün demek ki…

Îmanı sevmek, aynı zamanda zıddı olan küfürden uzaklaşmak, ona karşı buğz ve düşmanlığa sebep oluyor ya da olmalı… Bir insan, hem “Mü’minim!” diyor; hem de ehl-i küfre karşı muhabbet besliyorsa, ciddi bir problem var demektir. Ya sözünde samimi değil ya da sevgisinde… Bir müddet sonra ikisinden birisini seçmek zorunda kalacaktır, bu kişi… Zira bu ikisi ayrı ayrı yollar, ayrı ayrı istikametler demek…

Bugün değerlerin alt üst olduğu, îmanla küfrün kol kola gezdiği bir devirdeyiz. Sabah mü’min olanların daha akşam olmadan îmandan çıkabildiği tehlikeli, netâmeli günler…

Böyle günlerde insanın kalbinin istikametten kopmaması için kalbinde taşıdığı dostluklara ayrı bir ihtimam göstermesi lâzım… Çünkü sevgi, en büyük bedeli istiyor insandan… Bağlılık ve kader birliğini… İnsan, en büyük bedeli sevdiğine ödüyor. Sevdiği, dost olarak gördüğü insanla kaderini birleştiriyor; yolunu ve kalbini de…

Cenâb-ı Hak, mü’minlerden ihlâs ve sâfiyet istemiş. Allâh’ı ve Rasûlü’nü dost seçmelerini emretmiş, kendilerine Allâh’ın ve Rasûlü’nün yeteceğini bildirmiş. “Ehl-i Kitap”, yani yahudi ve hıristiyanları sırdaş ve dost edinmeyi yasaklamış. Onlar ki, şirk ve küfür ehline göre, bir nebze daha İslâm’a yakınlar… Buna rağmen Ehl-i Kitap’la gönüldaşlığın felâketine dikkat çekmiş Rabbimiz… “Siz onların dinine girmedikçe, sizden râzı olmazlar!” buyurmuş. O hâlde “birilerini” memnun etmeye çalışmanın ağır bir faturası var îman cihetinde...

Mü’min, içten pazarlıklı, “bir öyle, bir böyle” olan, yanar döner bir insan değildir. Mü’min, saf, samimi, net ve tavizsiz bir insandır. Dostluğunun ölçüsü ve dostlarının kimler olduğu bellidir; düşmanlığının da sebepleri ve sınırları vardır. O, Allah için, Allâh’ın istediği şekilde ve yine O’nun istediği kadar dost yahut düşman olur. Sınırsız bir sevgi ve katıksız bir düşmanlık değildir, onunki…

Müslümanın sınırsız seveceği tek varlık, Allah Teâlâ’dır. Bir insanın sevilebileceği en üst seviyede, Peygamber Efendimize karşı muhabbet duyar. Sonra bu ikisine bağlılık, dostluk ve hizmetleri kadar diğer insanları ve müslümanları sever. Onlara düşman olan kimselerle ise, o düşmanlık devam ettiği müddetçe arayı “senli-benli” hâle getirmez; en yakınları, akrabaları bile olsa, Allah düşmanlarını “dost” edinmez. Bu, onlarla mâruf bir şekilde geçinmesine mâni değildir, elbette… Bir de onun düşmanlığı “gerekçeli”dir; kâfire husumeti, küfrü sebebiyledir; o küfür, îmana döner dönmez, düşmanlık biter.

Rabbimiz, cümlemize böyle bir kalbî kıvam nasip etsin. Bizi, Allâh’ı, Rasûlü’nü ve mü’minleri seçen; onlarla dostluk kuran, onlarla izzet kazanan hakiki mü’minler arasına dâhil eylesin. Âmin.

Gelecek sayıda tekrar buluşuncaya dek, Allâh’a emanet olunuz.

Yorum Yazın