Su Kasidesi 27 (Son)

0
Su Kasidesi 27 (Son)

SU KASÎDESİ - 27

 

Hâb-ı gafletten olan bîdâr olanda rûz-i haşr

Eşk-i hasretten dökende dîde-i bîdâre su

 

(Kıyamet gününde gaflet uykusundan uyanan düşkün (âşık) göz, hasretten su (gözyaşı) döktüğü zaman…)

 

Sanatlar:

“Düşkün” sözcüğü ile “açık istiâre”;

“Âşık göz” kelimesi ile “kapalı istiâre”, “mecâz-ı mürsel” ve “teşhis”,

“Gaflet” ve “bîdâr” kelimeleri arasında “tezat”,

“Dîde, eşk, su, dökmek” kelimeleri arasında “tenâsüb” sanatları yapılmıştır.

 

* * *

 

Umduğum oldur ki, rûz-i haşr mahrûm olmayam

Çeşme-i vaslun vire men teşne-i dîdâre su

 

(Güzel yüzüne susamış olan bana, vuslat çeşmesinin su vereceğini ve beni mahrum bırakmayacağını ummaktayım.)

 

Sanatlar:

“Çeşme-teşne-su; haşr-vasl” kelimeleri arasında “tenâsüb”,

“Çeşme-i vasl” tamlaması ile, benzetme ilgisi kurulmaksızın Cennet’teki ebedî saadetin kastedilmesinde “mecâz-ı mürsel” sanatı yapılmıştır.

 

Gönül Gözüyle Mânâsı: Bir hadîs-i şerîfte

“İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar.”[1] buyruluyor.

Hakikaten birçok kimse, bir rüya âlemi olan bu dünyada gaflet ile yaşar ve yine aynı hâl üzere dâr-ı bekâya uğurlanır. İşte bu yüzdendir ki, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“-Ölüp de pişmanlık duymayacak hiç kimse yoktur.” buyurmuştur.

“-O pişmanlık nedir, yâ Rasûlâllah?” diye sorulduğunda:

“-(Ölen), muhsin (ihsan sahibi, iyi) bir kişi ise, bu hâlini daha fazla artıramamış olduğuna; şayet kötü bir kişi ise, kötülükten vazgeçerek hâlini ıslah etmediğine pişman olacaktır.” cevabını vermiştir.[2]

* * *

Son pişmanlığın fayda vermeyeceği o günde, şefaat-i uzmânın yegâne sahibinden hissedar olmak için; akl-selîm, fikr-i selîm ve kalb-i selîm sahibi mü’minler, çeşitli vasıtalarla O’na ilticâ vesilesi aramışlardır.

Zât-ı Pâk-ı Âlîsine binlerce salât ü selâm olsun ki, bunun birçok yolunu da bizzat kendileri hadîs-i şerîflerinde işaret buyurmuşlardır:

“Kabrimi ziyâret edene şefâatim vâcip olur.”[3]

“Kim ezanı işittiği zaman: «Ey şu eksiksiz dâvetin ve kılınacak namazın Rabbi olan Allâh’ım! Muhammed’e (sav) vesîleyi ve fazîleti ver. O’nu, kendisine vaad ettiğin makâm-ı Mahmûd’a ulaştır.» diye duâ ederse, kıyamet gününde o kimseye, şefaatim vâcib olur.”[4]

* * *

Fuzûlî de gaflet ve hasret diyarı olan dünyadan, hakikat ve ebediyet yurdu olan âhirete uyandığında, en büyük servet olarak kalbinde taşıdığı Rasûlullah muhabbetini dile getirmektedir.

O gün insanlar pişmanlıkla gözyaşı dökerken, Fuzûlî bu dünyada döktüğü hasret ve muhabbet gözyaşlarını takdim edecek ve bunların karşılığında O İki Cihan Seyyidi’ne kavuşmuş, O’nun pâk ellerinden billur kâselerle Kevser Havuzu’ndan kana kana içmiş olmanın ebedî sarhoşluğunu yaşayacaktır.

O zaman bu fânî dünyanın çile ve ıztırapları geride kalmış, unutulmuş ve nihayetinde o ömür, tatlı bir hâtıraya ve ebedî bir saâdete dönüşmüş olur.

Allah Rasûlü’nün huzuruna eli boş gidilmez. O’na bu dünyadan götürülecek en güzel hediye, O’na hasret ve muhabbetle damıtılmış gözyaşlarıdır. Zira bu dünyada ağlayan, o dünyada ağlamaz. Bu dünyada gaflet ve dalâlet içinde eğlenenler, orada dâimî bir hüzün içinde olacaklardır. Oradaki pişmanlıklar beyhûde, gayretler ise neticesizdir. Zira orası amel ve imtihan diyarı değil, yapılanların karşılığının verildiği mükâfat ve ceza yurdudur.

* * *

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, dünyada da âhirette de mü’min gönüllere taht kurmuş bir mânâ sultanıdır.

Dünyada ölü gönülleri îman ile ihyâ edecek; âhirette ise şefaat-i uzmâ’sı sebebiyle bütün mü’minlere kurtuluş vesîlesi olacaktır.

Bütün peygamberlerin makbûl bir duâsı vardır ve Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hâriç, hepsi bu duâsını dünyada yapmıştır. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kâ’bına varılmaz bir cömertlik ve ihsan örneği göstererek, müstecâb duâsını, ümmetinin kurtuluşu için şefaat etmek üzere âhirete bırakmıştır.

O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, nebî ve rasûllerin en yücesi, en faziletlisi ve en şereflisidir. Peygamber Efendimiz, bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Ben Kıyamet günü insanların efendisiyim.”[5]

“Çünkü O’na, bütün peygamberlerin makamları verilmiştir. (…) Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’dan bu yana gelmiş geçmiş bütün insanlar, şefaat kapısının açılması ve O’nun Allah katındaki makamının ortaya çıkması hususunda O’na muhtaçtırlar.[6]

* * *

O’na âşık ve hasret bütün gönüllerin ümidi, İki Cihan Serveri’nin şu hadîsindeki ümmetten olma şerefine nail olmaktır:

“Cennet’te dolaşırken, etrafında inciden yapılmış evlerle çevrili Kevser Irmağı’nı gördüm ve onun hakkında bilgi istedim. Cebrâîl bana:

«O, Rabbinin Sana verdiği ırmaktır.» dedi.

İçine elimi soktum, toprağı burcu burcu kokuyordu; içindeki çakıl taşları da incidendi. Kevser Havuzu’nun hem boyu, hem eni, birer aylık yol kadardır.

Cennet’ten çıkan bir su; biri altın, diğeri gümüş iki oluktan, bu havuzun içine gürül gürül akar. Suyu sütten beyaz, kokusu mis kokusundan güzel, kardan soğuk, baldan tatlıdır. Orada, gökyüzündeki yıldızlar kadar bardak vardır.

Ben havuz başına sizden önce varacağım ve orada ümmetimi bekleyeceğim. Havuz başına benden sonra gelenler, onun suyundan içecek ve bir daha susuzluk çekmeyecektir.”[7]

İmâm Bûsirî’nin Kasîde-i Bürde isimli şiirinde, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle tavsîf edilir:

“Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- iki cihan serveri, insanların ve cinlerin ulusu, Arapların ve Arap olmayanların, bütün milletlerin efendisidir.

Peygamberimiz tebliğe me’mur oldukları şeyleri emreder ve kötülüklerden de nehyeder. Evet veya hayır demek hususunda, O’ndan daha doğru hareket eden bulunmaz.

O, Allâh’ın sevgilisidir ki, içine düşülen her belâdan kurtulmak için O’nun şefaati umulur.

O, insanları Allâh’a dâvet etmektedir. O’na sarılanlar, hiçbir vakit kopmayacak sağlam bir bağa tutunmuş olurlar.

Hilkatça ve ahlâkça bütün peygamberlerden üstündür. İlim ve kerem itibâriyle bunlar O’na yaklaşamazlar.

Peygamberlerin hepsi, Rasûlullâh’ın irfan deryasından bir avuç ve O’nun kereminden bir yudum almak ile tefeyyüz etmişlerdir.

Onların hepsi O’nun huzûrunda mevkilerine göre ilmin bir noktası veya hikmetin bir harekesi olarak yer almışlardır.

Mânâ ve sûret, zâhir ve bâtın itibâriyle kemâlât sahibi olan Rasûl-i Ekrem, latîf olan yaratıcı tarafından, Habîb olarak seçilmiştir.”[8]

 

[1] Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, c: 2, sh: 313.

[2] Tirmizî, Zühd, 59/2403.

[3] Heysemî, IV, 2; Beyhakî, Şuâb, III, 488-490/3862.

[4] Buharî, Ezân, 8.

[5] Buhârî, Tefsir, 17/5.

[6] İsmail Hakkı Bursevî, Ferahu’r-Rûh, (Haz. Mustafa Utku), Uludağ Yay., İstanbul, 2006, sh. 235.

[7] Buhârî, Tefsîr, 108/1; Müslim, Fezâil, 24-45; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 115.

[8] Ali Himmet Berkî-Osman Keskinoğlu, Hazret-i Muhammed ve Hayatı, AÜB, 1996, sh: 197.

Yorum Yazın