Sırrı Bilmeyenin Israrı Çok Olur

0
Sırrı Bilmeyenin Israrı Çok Olur

SIRRI BİLMEYENİN ISRARI ÇOK OLUR

 

İbn-i Abbas -radıyallâhu anhümâ-, on yaşlarında iken teyzesi Meymûne Vâlidemizi ziyarete gelir. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in teheccüd namazını öğrenmesi için babası Hazret-i Abbas göndermiştir. İbn-i Abbas, o gece yaşadıklarını şöyle nakleder:

“Gece yarısı ya da ondan az öncesi ya da az sonrası olunca, Rasûlullah Efendimiz uyandı. Oturup elleriyle yüzünden uykuyu sildi. Âl-i İmrân Sûresi’nin son on âyetini okudu. Daha sonra kalkıp su kırbasına yöneldi ve güzelce abdest aldı.” (Buhârî, Tefsir, 3/19, Ahmed, I, 242)

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, teheccüde kalkınca ibadete başlamadan önce tefekkürle alâkalı olan bu âyet-i kerîmeleri okumayı âdet edinmesi, tefekkürün, kulun ibadet aşkını artıran, ibadeti kula hoş ve zevkli hâle getiren sırrı içinde barındırmasından olsa gerektir. Hele kulun Allâh’a yakın olmak, O’nun rızâsını kazanma niyeti ile kulluk etmek, ibadet etmek için uyandığı seherler; tefekkürün en bereketli vakitleridir. Hazret-i İbrahim -aleyhisselâm-’ın gündüz daha aydınlık olup görünecek şeyler daha fazla olduğu hâlde tefekkür için geceleyin gökyüzünü, yıldızlar, Ay ve Güneş’i takip etmesi, geceleyin ruhların tefekküre daha uygun kıvamda olmasındandır.

Peygamber Efendimiz, kendisine peygamberlik vazifesi verilmeden önce de sükûtu ve tefekkürü severdi. Nübüvvetine yakın Mekke’ye beş km. uzaklıkta Hira Mağarası’na gider, günlerce uzlette kalırdı. Bildiğimiz kadarıyla buradaki ibadeti; atası İbrahim -aleyhisselâm- gibi tefekkür etmek, göklerin ve yerin melekûtundan ibret almak ve Kâbe’yi seyretmekti. Kâinat ve onun Hâlık’ı hakkında derin derin tefekkür eden Efendimiz, nübüvvetten sonra da tefekkürü hiç bırakmamıştır. Bu hususta:

“Rabbim bana sükûtumun tefekkür olmasını emretti.” buyurmuşlardır.[1]

* * *

Tefekkür; kişinin nefsini, günahlarını, imtihanları, Kur’ân-ı Kerîm’de beyân edilen âyetleri, kâinâtı, varlıkları, ve Allâh’ın “zâtını değil”, kudretini kuvvetini, izzetini, sıfatlarını düşünmesi, Allâh’ın yarattığı varlıklarda, kâinattaki eşsiz mükemmellikteki düzenden ders çıkarmasıdır.

“Onlar, Kur’ân’ı tefekkür etmiyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed, 24) buyuran Cenâb-ı Hak, kulun her vesîleyle tefekkür etmesini emrediyor.

Gaflet, tefekkür ile bertaraf edilir. Tefekkür, akıl yürütmek değildir. Allâh’ın nûru ile aklın görmesidir.

Hasan-ı Basrî Hazretleri:

“Tefekkür, sana iyi ve kötü fiillerini gösteren bir aynadır.” buyururlarken muhterem Osman Nûri Topbaş Hocaefendi:

“Parmak izi nasıl maddî bir kimlik ise, kişinin tefekkür dünyası da mânevî kimliğini meydana getirir.” demektedir.

İbrahim bin Edhem’e:

“-Niçin çok düşünüyorsun?” diye sorduklarında:

“-Tefekkür, aklın sadakasıdır.” buyurmuştur.

“Kişinin iyiliğini ve kötülüğünü gösteren ayna tefekkürdür.” buyurur Fudayl bin Iyaz… İmam Şâfiî, “ tefekkürün zekâyı açtığını” anlatır.

Büyük mutasavvıf Sadreddin-i Konevî, insan aklının bağımlı olduğunu; hakikatleri kavramak, hakikî mânâda tefekkür etmek için mükâşefe ve müşâhedeye ihtiyaç bulunduğunu söyler. Filozofların kuru akıl ile düşünmelerini, yani rasyonalizmi, tefekkür olarak kabul etmez.

Hazret-i Mevlânâ, Mesnevî’de:

“Mü’min nûr-i ilâhî ile nazar eder olmasaydı, bazı gizli hâller ona nasıl âşikâre görünürdü.” buyurur. (1330-1332. beyitler)

Kişinin nefsini tefekkür etmesi hususunda, Bâyezid-i Bistâmî Hazretleri, takdîre şâyân keşifler yapar:

“Bir defa Mekke’deydim. Sadece Kâbe’yi gördüm. «Bu haccım kabul olmadı.» dedim. Daha evvel bu cinsten çok taş görmüştüm. Bunda bir fark yoktu.

Bir defa daha Mekke’ye gittim. Bu kez Beyt ile birlikte evin sahibini gördüm. Henüz bende tevhîdin hakikatinin olmadığını anladım.

Üçüncü kez Mekke’ye gittim. Bu defa her şeyi, evin sahibi olarak gördüm. Evi görmedim. Bu defa sırrıma ve rûhuma şöyle nidâ olundu:

«Ey Bâyezîd, eğer nefsini görmezsen bütün kâinâtı görsen bile müşrik olmazsın. Fakat bütün kâinâtı görmesen de nefsini görsen, müşrik olursun!»

İşte o vakit tevbe ettim. Varlığımı görmekten de tevbe ettim.” (Bkz: Hucvirî, Hakikat Bilgisi, Bâyezid-i Bistâmî)

Bir kişinin hâlini bu şekilde tefekkür edebilmesi, müşâhede ve mükâşefe ehli olduğu takdirde mümkün olabilir.

Yine büyük velî Bâyezîd-i Bistâmi Hazretleri, nefsini tefekkür ile tanımakta nasıl yol kat ettiğini şöyle anlatır:

“On iki sene nefsimin demircisi oldum. Demircinin demiri temizlemek ve düzeltmek için uğraştığı gibi, on iki sene dış yüzümü ve uzuvlarımı ıslah için çalıştım. Sonra iç yüzümü ve kalbimi düzeltmek için çaba sarf ettim. İçim dışıma ne kadar uygundur, zâhirimi ve bâtınımı ne ölçüde düzettim diye bir sene düşündüm.

Belimde şirk şiârı olan bir zünnârın bulunduğunu, yani halkın amelimi görmelerini arzu ettiğimi anladım. Bu zünnârı kesmek, bu hissi içimden silmek için on iki sene çalıştım. Bu sefer içimde bambaşka bir zünnârın, amelimi beğenme ve ona değer verme duygusunun bulunduğunu fark ettim. Bu zünnârı kesmek, bu hissi yok etmek için de beş sene çabaladım.

Bu işi nasıl yaptığımı düşünürken keşfim açıldı ve hakikati olduğu gibi gördüm.”[2]

Nefsi terbiye ile meşguliyetin kişiyi tefekküre yönelttiğini, en doğru tefekkürün bu şekilde geliştiğini anlıyoruz. Nefis kudretini kaybedince, kişi kendisinde hâsıl olan derin tefekkür ile kâinâtı bir başka gözle seyreder.

Hazret-i Mevlânâ, kişinin nefsi üzerinde tefekkür etmesini ısrarla tavsiye eder. Tefekkür için de nûr-i ilâhî ile bakmak elzemdir ki, Mesnevî’nin 1330. beytinde:

“Eşyanın hakikatini kişi, nefsinin gösterdiği şekilde tanır. Nar ile bakan nefis, iyiliği kötülükten ayıramaz. Nûr-i ilâhî ile bakan ise herkeste ayıp ve noksan yerine hüner ve kemâl görür.” buyurduktan sonra, “Allâh’ın nûru şerîattir, nübüvvettir, hidâyettir. Tek başına akıl, yetersizdir.” diyerek nihâî ölçüyü koyar.

Kuşeyrî Risâlesi’ndeki bir hikmetli sözde; “Kişinin nefsi zulmettedir. Onun meş’alesi, onun sırrındadır.” buyrulur.

Kişinin nefsi, ona dâimâ kötülüğü emreder ve kişiyi dünyada ve âhirette hüzün ve kedere sevk eder. Kişi, nefsinin her dediğini yapmakla mutlu olmaz, felâha da eremez. Zulmette olan bu nefsin nurlanması lâzımdır ki, artık şaşı görmesin, âcizliğini anlasın ve kudret, kuvvet ve izzetin sadece Cenâb-ı Allah’ta olduğunu bilsin. Bunu da ona en güzel, Cenâb-ı Allâh’ın kuluna verdiği imtihanlar öğretir.

Cenâb-ı Hak, kulu her imtihan edişinde, kul bu imtihandaki sırrı tefekkür edebilirse, şunu öğrenir:

“Kullar sebep gibi görünse de bu, Cenâb-ı Hakk’ın izni ile geldi. Bununla benim nefsimi temizlemeyi, beni nefsimin zulmetinden kurtarıp nûrumu tamamlamayı arzu ediyor. O zaman Rabbin izni ile gelen, yine O’nun izni ile gidecektir ve bu durumda bana sadece Allâh’a isyan etmeden hükmüne boyun eğmek yakışır. Böylece ben nefsimin ne kadar âciz, ne kadar hiç ve Allâh’a ne çok muhtaç olduğunu anlayıp maddî ve mânevî tüm zerrelerimde Allâh’ı bilip tanıyıp, tevhîdi sindirerek kul olmayı öğreneceğim. Ve bütün bunlar Rabbimin izni, lütfu ve keremi ile hayır üzere tamamlanıp benim için şifâ ve rahmet olacaktır.”

İnsan, nefsine rağmen, Allâh’ı tanımak, O’na yaklaşmak, O’nun rızâsını kazanmak için irâde gösterip gayret etmeye, kulluk etmeye başladığı zaman hâlinde, hayatında türlü hâller müşâhede ederek tefekkür ummanına dalacak, Allâh’ın izin ve keremiyle, “nefsine takvâsını ilham etmesi ile” rûhunun meş’alesi yanıp gönlü aydınlanacaktır.

* * *

Yakın bir zaman önce Konya’da, yüz yaşında Fatma Teyzemiz vefat etti. Rabbim rahmet etsin. Gencecik yaşta dul kalan, evlâtlarını, sütünü dahî kendilerine içiremediği tek bir inekle büyütmek zorunda kalan bir hanımdır. Öyle yokluk yıllarıdır ki, zengin bulunamaz ki fakirleri kollayıp gözetebilsin. Peş peşe kayınları, görümcesi de vefat eder. Dul bir kayınvâlide, dul eltiler ile hayat mücadelesi verirler. Ellisine ulaşamadan üç evlâdının ve kocalarını kaybeden kızlarının acısını da görür.

“-Gençliğin nasıl geçti?” diye sorana, hiç şikâyet ettiği görülmez, şikâyet edenden de rahatsız olur.

“-Rabbim, Allâh’ım! Beni hiç yalnız koymadı, hiç elimi bırakmadı, O yalnızların sahibi, kimsesizlerin Rabbi, O beni hiç zâyî etmedi.” der.

Hâlinden şikâyet edene, “Bugün başıma ne büyük bir keder geldi!” diyene:

“-Sabredeceğiz, şikâyet etmeyeceğiz; bunlar olur, geçer gider. Biz onlara bakmayacağız, biz kul olacağız!..” diye cevap verir.

İmtihanlar karşısında teslîmiyet ve tefekkürle hayatında nice sırlar biriktirmiştir. Çetin bir imtihanın içinde boynunu bükmüş ibadet ederken, birden kalbine gelen:

“-Üzülme, Allah seninle!.” sesini bütün benliğiyle hisseder. Yalnız olmadığını, Cenâb-ı Hak ona ledün âleminden şeksiz-şüphesiz ilham etmiş, artık bu duygu kalbine nakşolmuştur. “Allah benimle ise, hüzün de yok!” sırrına ermiş.

Ân olmuş, Cenâb-ı Hak kalbine:

“Rabbin seni gözetliyor. O, senin vekilin. O, senin yardımcın.” âyet-i kerîmelerinin nûrunu koyuvermiş… Kaderine gösterdiği rızâ, teslimiyete; kulluk gayreti, ikrâma; sabrı tekrar ikram ve rızâya dönüşmüş. Hâlinde bunları tek tek tefekkür etmiş.

“-Neden bu oldu, neden benim başıma geldi?” sorusunu hiç sormamış.

“-Kul efendisine, beni neden imtihan ediyorsun?” demez, “Bunu verdiysen benim için en hayırlısı bu olduğundandır!” diyerek, imtihanın esrâr ve hikmetinin “Allâh’a yakınlaşmaya vesîle olduğunu” anlamıştır.

* * *

Kişi kullukta gayret ettikçe, Allah ona kendisini tanıtır. Kul, Allâh’ı okuyarak değil; Allâh’ın verdiği imtihanın her ânına sabır ve rızâ ile boyun eğdiği, kulluk vazifesini yerine getirirken üzerine düşeni yaptığı zaman Allah Teâlâ’nın aradaki perdeleri yavaş yavaş kaldırması ve kendisini tanıtması sûretiyle O’nu tanımaya başlar.

Kul, dâimâ Allah ile birlikte olduğunu düşündükçe dünyaya dair istek ve arzuları tükenir. İnsan nefsinin hâlini bilmek, yaşadığı duyguların sebebini ve mânâsını bulmak için tefekkür eder. Yaşadığı imtihan ile baş edebilmek için tefekkür eder. Bunun bir misali de bir başka teyze…

Küçük yaşta evlendirirler. Eşi askere gider, üç yıl asker yolu bekler. Bir süre köyde kalan eşi, tekrar yurt dışına çalışmaya gider. Yazları kısa süreliğine köye gelir. Kadıncağız bütün doğumlarını, çocuklarının hastalık ve sıkıntılarını kocası yanında olmadan tek başına yüklenir. Kayınvâlidesi ve eltileri, küçük olduğu, eşi yanında olmadığı için evde her işi ona yaptırırlar. Kocasının gönderdiği paradan eline bir şey geçmez. Âile büyükleri gelen paraları değerlendirirler.

Kocası yıllar sonra ALS denen, kas üzerinde sinirlerinin hiç tesiri kalmamış, öne eğilen başını kaldıramayacak derecede ağır hasta olarak evine döner. Kocasını dört yıl sırtında taşır. Doktora götürmek, dışarı çıkarmak, yatağına yatırmak için… Eşi gözlerinin önünde eriyerek son nefesini verir. Kimse ona:

“-Sen nasılsın, ne istersin, senin için ne yapabiliriz?” demez. Herkes ondan bir şey ister devamlı…

“-Yoruldun, dinlen.” demeden…

Bütün bunlara rağmen “Hâlin nasıl?” diyenlere:

“-Elhamdülillah Rabbimleyiz.” diye cevap verir.

Zor bir hayatın olmuş diyene:

“-Rabbim beni benden iyi tanır, benim hayrımın nerede olduğunu da en iyi O bilir. Demek ki benim nefsim için en uygun olan bu imiş.” cevabını verir.

“-Kaderini kabullenmekte zorlandın mı?” diyene:

“-Hangi köle efendisine «Şunu isterim, şunu istemem!» diyebilmiş. Rabbim benim efendimdir. O merhametlilerin en merhametlisidir.” cevabını verir.

Allah Teâlâ ile birlikteliği seçmiş, her ânını ve hâlini bol bol tefekkürle zenginleştirip hayatın mânâsını keşfetmiş; hüznü ya da küskünlüğü değil, hayat ile barışıklığı seçmiş. İmtihanların öğrettiği hiçlik, isyan etmeyen kalp ve akıl, Kur’ânî bir edep… Ne büyük ikram…

* * *

Köyde yıllarca onca işinin arasında Allâh’a daha yakın olabilmek ve O’nun rızâsını kazanabilmek için Cuma günleri kapının önünde masanın üzerine taze ekmek yapıp yanına, bahçesinde ne varsa koymuş, bol su da bırakıp gelen gidene ikram etmiş, insanların karnını doyurmuş bir hanım… Kendisine:

“-Kim bilir Hızır -aleyhisselâm- da ekmeğini yemiştir.” denilince:

“-Şehre inince tanımadığım bir adam, «Çok ekmeğini yedik, senden çok memnunuz.» dedi. Şaşırdım. Kimdi bilemedim.” dese de biz bildik kim olduğunu...

Allah Teâlâ, bir kulunu sevince semâdakilere de yerdekilere de sevdiriyor hamdolsun. Yetmiş beş yaşında, hâlâ yedirmeye içirmeye çalışıyor.

* * *

Dünya hayatının sırrını çözmüş, seksenli yaşlardaki diğer teyzemizle de Hacıveyiszâde Hazretleri’nin mevlidine giderken karşılaştım. Birkaç ay önce büyük bir ameliyat geçirmiş, nasıl olduysa bağırsakları yer değiştirmiş, düğümlenmiş. Yediği her şeyi çıkarırmış, bir hafta içinde bedeni iflâs etmiş. Âcil ameliyata almışlar. Elhamdülillah iyileşmiş. Doktorlar:

“-Yaşın var, ameliyat çok riskli!” deyince:

“-Şifamı siz vermeyeceksiniz, Rabbim verecek. Siz işinizi yapın, ben Rabbime duâ ediyor, O’nun katından şifâ istiyorum. Ne zaman daralsam, O bana yetti.” deyip, tevekkül ederek Rabbinin hükmüne teslim olmuş. Son sözü daha düşündürücü idi.

“-Bak hoca, şimdi sıhhatliyim. Bir saat sonra Allâh’ımın beni hangi imtihana sokacağını hiç bilemem. Rabbim elimi hiç bırakmasın. Benimle olsun, daha ne isterim!..”

* * *

Atâullah İskenderî’nin Hikem-i Atâiyye’sinde 86. hikmet şu beyândadır:

“Ey mürid, Cenâb-ı Hak, bazen sana dünyada bir şey verir, ama tâatine muvaffak etmez. Hakk’ın zâtına dönmeni engeller. Bazen de seni dünyadan engelleyip kendine dönmeni ve ibadeti nasip eder.”

87. beyitte ise:

“Ne zaman ki sana bu men ile (nîmet verilmemekle) anlayış kapısı açılırsa, bu «men» «atâ»nın (iyilik ve ihsânın) ta kendisi olur.”

“Atâ” tabiata ve hevâya uygun olan, “men” (vermemek) ise tab’a ve hevaya uygun olmayan keyfiyettir. Nefsânî istekler doğrultusunda gerçekleşen atâ, kulun hoşuna gider, lâkin gaflet ve hevânın artma sebebidir. Fakat nefsin hiç hoşlanmadığı “men”, nefsin isteklerinin dışında olduğu için görünüşte çirkin gibi olmakla birlikte, vermemekte açılan anlayış kapısı, vermemenin tıpkı vermek gibi ilâhî inayet olduğunu bildirir kula! Bu ise, ne büyük bir ihsandır. Sâdık kulun işi, selâmeti, işlerini Allâh’a ısmarlayıp kulluğa devam etmektir. Kulluğa devam eden sâdık dosta, tâat hâlinde iken ledün ilhamlarından mârifet kapısı açılır. Bunlar, ibadetten sonra Cenâb-ı Allah ile olan ünsiyetten meydana gelen nurlardır. Bunlar rızânın yansımasıdır. Üns, müridi hayatından râzı eder. Vaktini zevk ve hoşlukla doldurur.

* * *

Âyetler üzerine tefekkür etmek de kulu Allâh’a yaklaştırır. Yûsuf Sûresi, “kıssaların en güzeli” olarak bildirilir yüce kitabımızda... Baktığımız zaman bir “âile trajedisi gibi” görünen sûrenin içinde ne büyük rahmet ve hidayet olduğunu, âyetleri dikkatli tefekkür ettiğimizde anlarız.

Günümüzde gençleri boşluğa iten, Allah Teâlâ hakkında sû-i zanna sevk eden “teodaise” denilen “kötülük problemi” ile “dünya, kötülerin dünyası, iyiler hep acı çekiyor ve bu acıları dindirmek için de Allah Teâlâ hiçbir şey yapmıyor.” düşüncesi, kişileri Allah’tan uzaklaştırıp, isyana sevk ediyor. Allâh’a inandığını söyleyen gençlerde dahî bu çelişki mevcut… Îmânı zedelenmiş birçok insanın…

Bir de “Deizm” denilen “Allah, kâinâtı yarattı, sonra herkesi kendi hâline bıraktı, kimse ile ilgilenmiyor” vb. düşünceler ile birlikte “kendisine hiç karışmayan Allah” düşüncesi, bazılarının çok da hoşuna gidiyor.

Bütün bu olumsuz düşünce akımlarına en güçlü cevabı veriyor Cenâb-ı Hak, Yûsuf Sûresi’nde... Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kuyuya atılması, köle olarak satılması, hapse atılması mevzuları anlatılırken Yûsuf Sûresi 21. âyetin devamında Cenâb-ı Hak:

“…Hâdiselerin yorumunu öğretmemiz için Yûsuf’u o yere yerleştirdik. Allah emrinde gâliptir. İnsanların çoğu bunu bilmez.” buyurarak işin içinde çok daha farklı bir hikmet olduğunu gösteriyor.

Meydana gelen hâdiselerde kendisinin “gâlip olduğunu”, O’na rağmen kimsenin bir şey yapamayacağını ifade ediyor. Sûrenin 40. âyet-i kerîmesinde ise, zindan arkadaşlarının rüyasını yorumlamadan önce yaptığı tebliğde; “İster bu hapisten kurtulun, isterse idam edilin, önemli olan îmanlı bir kalp ile son nefesi vermek, Allâh’a kul olmak, gayrısına bel bağlamamaktır!” meâlinde bilgiler veren Hazret-i Yûsuf, açıklamalarını:

“İni’l-hükmü illâ lillâh” (Yûsuf, 40) buyurarak hârika bir şekilde bitiriyor:

“Kim ne yaparsa yapsın, hüküm, sadece Allâh’a âittir...”

Allah yaşanan her hâdisenin hem şâhidi, hem hakîmidir. Bu sûreyi tek başına tefekkür bile nice îmânı zedeleyen akıma tokat gibi cevaplar verir.

Âyetlerden nefsimizin gördüğü resimde sadece acı çektiğini zannettiğimiz Hazret-i Yûsuf’un, Cenâb-ı Hakk’a duâsı ise işin hiç de bizim gördüğümüz gibi olmadığını, eşyanın hakikatinin ya da resmin arkasındaki mânânın daha başka olduğunu gösterir. Yûsuf Sûresi’nin 101. âyet-i kerimesinde şöyle buyrulmaktadır:

“Ey Rabbim! Mülkten bana nasibimi verdin ve bana (rüyada görülen) hâdiselerin yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da âhirette de benim sahibimsin. Beni müslüman olarak öldür ve sâlihlerin arasına kat.”

Bu sûreyi tefekkür edince, her ne yaşarsa yaşasın, bütün sûre boyunca Hazret-i Yûsuf’un ihlâsı ve ihsânı bırakmadığını, isyan etmediğini, Rabbine kulluktan vazgeçmediğini ve ihlâslı, ihsan sahibi olan kullara Allâh’ın lütfunun çok büyük olduğunu öğrenip, yaşanan her ne olursa olsun Allah ile beraber olanın aslâ kaybetmeyeceğini tefekkür ederiz.

Bu sûreyi tefekkür ederek, kul ile Allah arasındaki teslîmiyet ve tevekkül ile örülü irtibâtın kulu özel lütuf ve ihsanlara gark ettiğini görürüz. Bu sûreyi tefekkür ederek, Allâh’a îmânı artırmakla birlikte kulun her hâlükârda tek işinin Allâh’a kulluk olduğunu, sorgulamak, yargılamak olmadığını, bilemediğimiz hikmetlerin nihayetinde ortaya çıkacağını öğreniriz. Sûreleri tefekkür, îman nûrunu artırır. Kulu, Allâh’a yaklaştırır.

Mârifet, yani Allâh’ı tanımak, tefekkür ile mümkündür. Tefekkür, müşâhede ve mükâşefe ile olduğu zaman derin hakikatleri kişi daha rahat kavrayabilir. Bütün hâllerde ve zamanlarda kul için en önemli şey, şânı yüce olan Allâh’ı tanımaktır. Zâriyât Sûresi’nin 56. âyet-i kerîmesindeki “Ben insanları ve cinleri sadece Bana ibadet etsinler diye yarattım.” ifadesi, bazı sahabîler tarafından “Beni tanısınlar!” mânâsında da anlaşılmıştır ki, kulun varlığının asıl hikmeti, Allâh’ı bilmek, yani mârifettir.

Tefekkürde insanın ulaşacağı yegâne hedef; kuvvet, kudret ve izzetin sadece Cenâb-ı Allâh’a ait olduğunu, kulların ise âciz, çaresiz ve bir “hiç” olduğunu yakînen idrâk etmektir. Tasavvuf ehli arasında, “Sırrı olmayanın ısrarı vardır.” diye bir kelâm-ı kibar mevcuttur.[3]

Yukarıda bahsettiğimiz bütün yaşanmışlıklar, sırrını bilen kimselerin “Öyle değil de keşke şöyle olsa idi!” gibi gereksiz ısrar ve isyanlarda bulunmayıp, hemen Cenâb-ı Allâh’a teslim olmalarının hikâyesidir. Tefekkürle sırrı kendisine açılan kimsenin ısrarı olmaz, Cenâb-ı Hakk’ın ikramı bol olur.

Her ne tefekkür edilirse edilsin, ister yaşanan imtihan, ister nefsin hileleri, ister kâinâtın yaratılışı, ister Kur’ân âyetleri, ister kişinin yaratılışı… Tefekkür, kişiyi Allâh’a yaklaştıran, aşk ile kulluğu devam ettiren büyük bir ibadettir. Kul, Allâh’ı tefekkür ile tanır.

Burada tanımak, aklın sınırlarını zorlayarak değil, Cenâb-ı Hak her ne verirse versin teslîmiyet ve tevekkülle örülü bir hayatta, itaatla yapılan kulluk; bu kulluk esnâsında Allah Teâlâ ile kurulan ünsiyet ve rızâ hâli ve bu rızâ hâlinin neticesinde kula verilen basiret nûru ve gönülde hâsıl olan îman neşesi…

Âhiretteki mükâfâtı tasavvur etmek, aklın kudreti dâhilinde bile değildir. Rabbine yürüyerek giden kula, Rabbin koşarak gelmesi; gören gözü, işiten kulağı olması, kulu ile arasındaki perdeleri açarak kulun Rabbini daha iyi bilmesi, tanıması ise îman neşesinin yanında diğer paha biçilmez ikramlardandır.

Tefekkür, kulun Rabbine yaklaşmak niyeti ile adım atıp gayret etmesi ile gelişir. Niyet hâlis olunca âkıbet de hayırlı olur. Yakîn, ancak Allâh’ın lütfu ile gerçekleşir. Kulun aklî hırsı ile değil.

Tefekkür kişiyi ledün ilhamları ile besler. Tefekkürün kişiyi getirdiği nokta, Sübhân olan Allah Teâlâ’nın kapısından ayrılmamaktır. Böylesi yüce bir Rabbin kulu olmanın ne büyük nîmet olduğunu iyi bilmektir.

 

[1] Cezerî, Câmiu’l-Usûl, XI, 687/ 9317; Kudâî, Şihâb, 1159.

[2] Kuşeyrî, Risâle, Sûfîlerin Makam ve Hâlleri, sh: 192.

[3] Kuşeyrî, Risâle, Sûfilerin Makam ve Hâlleri, sh: 196.

Yorum Yazın