Şebnem Dergisi'nin Hikayesi

0
Sayı: 15 Temmuz Destanı GÜNDEM
Şebnem Dergisi'nin Hikayesi

ŞEBNEM DERGİSİ’NİN HİKÂYESİ

Allâh’ım! Efendimiz Muhammed’e,

kelimelerinin adedi ve rahmetinin sonsuzluğu kadar salât eyle!..

 

İnsanlığın sessiz mimarı kadın…

Peygamberleri, evliyâları, kahramanları doğuran anne…

İlk insan ve ilk peygambere Cennet’te yokluğu hissettirilen ve Cennet’te bile özlenen gönül huzuru… Rabbimizin erkeğe “emanet” olarak takdim ettiği nâdide varlık…

İlk günah ile hissesine acziyet ve tevbe düşen âciz kul; ilk tevbeye “Âmîn!” diyen gözyaşı…

Kimi zaman Firavun saraylarında Mûsâlar yetiştiren firâsetli bir Asiye…

Kimi zaman peygamber hanımı olmakla müşerref olduğu halde, fıskı ve zâlimlerden olmayı seçen ve helâk olan, Nûh -aleyhisselâm- ve Lut -aleyhisselâm-’ın en acı imtihanları…

Kimi zaman Sâlih -aleyhisselâm-’ın kavminde olduğu gibi, bir topluluğun helâk olma sebebi…

Kimi zaman Allâh’ın mescidlerine evlât adayan bir Hanne…

Kimi zaman ismi Kur’ân’da sûreye ad olan, iffetiyle övülen bir Meryem!

Kimi zaman teslîmiyetiyle kuru çölleri ferahlatan bir zemzem... Şeytanı ilk taşlayan el, Rabbin ilk kurban emrine itaat eden mütevekkil bir Hacer...

Kimi zaman Kâinâtın nûrunu, Peygamber alınlarından alıp emaneti en iyi taşıyan bir Âmine...

Kimi zaman Hira’dan gelen kutlu davete ilk îmân eden, Peygamber’in arkasında ilk cemaat olan bahtiyar… Cennet’le ilk müjdelenen ve bütün malını Allah ve Rasûlü’nün yolunda ilk sarf eden hayırlı kadın Hatice…

Kimi zaman takvâsı ile Kur’ân’da övülen müttakî bir Fâtıma...

Kimi zaman iffeti, temizliği sûrelere konu olan, Peygamber’in gönlüne taht kuran, Allah Rasûlü’nün sevgilisi, ilmin güneşi bir Âişe…

Kadın, iki uçlu bıçak! Kimi zaman en itaatkâr ümmet, kimi zaman peygamberlerin bile en zor imtihanı…

Kadın, bir tohum gibidir; al, at toprağa; sana bir orman olarak döner.

Sev, merhamet et! Rahîm isminin tecellîsiyle coşmuş ve ayaklarının altına cennet serilmiş olarak döner.

Kız, ez, yık… Karşına bir dolu Cehennem olarak çıkar.

Bir beşik verirsin, onu sallarken dünyayı sallar, dünyaya hükmedecek Fâtihler’in anası Hüma Hâtun oluverir.

İşte kadın, toplumun gidişâtına bu kadar tesir ettiği ve âdeta yön verdiği için, bir Allah dostunun çakıl taşları arasından seçip çıkardığı, ihtimamla yontup yetiştirdiği hanımlar, inci taneleri hâline döner.

Böyle hanımlar, bir baba merhametiyle emek verildiğinde, seher vakitlerinde güller üzerinden toplanmış ve Nûr-i Osmanî nazarıyla yetişmiş bir “Şebnem” oluverir.

* * *

Yâ Rabbi, Sana gereği gibi hamd ve şükür etmekten âciziz! Şebnem Dergimiz yirminci yaşına girdi, elhamdülillâh!

Biz dergimiz sayfalarında şimdiye kadar hep başka kardeşlerimizin hikâyelerine yer verdik; hiç Şebnem Dergimizin hikâyesini anlatmadık. Bu ay da Şebnem’in hikâyesine yer verelim istedik.

Muhterem eşim, öğrenci yurdunda vazife yaparken öğrencileriyle birlikte bir dergi çıkarmışlar, onu eve getirmişti. Dergiyi inceledim. Çok hoşuma gitti. Her öğrenci ve hocanın az-çok emeği geçmiş bir kültür dergisiydi. Biz de kursta hoca ve öğrencilerimizin kabiliyetlileri ile bir dergi çıkarsak, kurs içi güzel bir faaliyet olur diye düşündüm. Çünkü kursta her Perşembe programlar yapar, tiyatrolar sergiler, bu tiyatroların senaryosunu biz yazardık. Bazen uygun şiir bulamazsak şiir, uygun yazı bulamazsak yazı yazar; çok etkileyici programlar yapardık. Az-çok herkesin bir şeylere kabiliyeti vardı.

Osman Nûri Topbaş Üstadımız da bizzat bu yazdığımız yazı ve senaryoları kontrol eder, düzeltir, eksiklerini tamamlardı.

“-Bazen bana şu hususta bir yazı yaz, gelecek hafta kontrol edeyim.” diye vazifeler verirdi. Hattâ o sıralar, bazı yazılarımın Altınoluk Dergisi’nde yayınlanması hususunda bizzat önayak olmuştu. Bunları bildiğim için Üstâdımızın kursa geldiği bir gün yanlarına gidip:

“-Efendim erkek yurdunda Ömer Bey, öğrencileri ile bu dergiyi hazırlamışlar. Eğer uygun görürseniz ben de kursumuzda böyle bir kültür dergisi çıkarmak istiyorum.” dedim.

Hocamız:

“-Ne güzel olur kızım! Ama benim uzun zamandır düşündüğüm başka bir dergi var. Biz sizinle bir Kadın ve Âile dergisi çıkaralım!” dedi.

Hattâ hemen ceplerinden biraz para çıkarıp:

“-Bu parayı alın, Ömer Bey ile piyasadaki bütün kadın ve âile dergilerinden alın, inceleyin; ne eksik, ne güzel, bir bakın ve taslak çıkarın. Hafta sonları köşke gelirsiniz, beraber çalışır ve dergiyi hazırlarız!” buyurdular.

“-Hocam, nasıl olacak altından kalkabilir miyiz?” dedim endişeyle...

Hocamız:

“-Kızım, câmiamızın bir genç kız, bir anne-baba ve âile okuluna çok ihtiyacı var. Anne mekteptir. Bu mektep boş kalırsa, nesiller zâyî olur. Yuvalar yıkılır. Bu yüzden çok gayret etmeliyiz!” dediler.

Biz hafta sonları köşke gidip hocamızla çalışmaya başladık. Israrla bize:

“-Yaşanmış hikâyelere çok yer verin. Bakın Kur’ân-ı Kerîm’de de çok kıssalar vardır. İnsan müşahhas örneklerle daha iyi anlayıp kavrar.” derlerdi.

Dergimizin ismini, önce “Şehbal koyalım!” dediler. “Yuvasını kanatlarının altına almış bir anayı temsil eder.”

Başka bir hafta sonu:

“-Seher vakti, güllerin üzerine damlayan çiğ taneleri olan «Şebnem» olsun. İsmi Gül Peygamberimiz’i, Şebnem de O’nun yolundan giden ümmetini anlatır âdeta!..” diyerek derginin ismini Şebnem olarak netleştirdiler. Bu yüzden dergimizin ilk altı yılında (23 sayı), neredeyse bütün kapak resimlerinde gülü kullandık. Her kapak, her resim bizzat Büyüğümüzün seçimiyle oluyordu. Bu da tabî, çok büyük feyz ve berekete vesîle oluyordu, elhamdülillâh!

Dergimizin ilk sayısı matbaadan çıkıp Osman Hocamızın eline geçince, âniden kursa gelmişlerdi. Bütün talebelerimizi mescide topladık. Herkes bu ânî gelişin sebebini merak ediyordu. Hocamız çantalarından heyecanla çıkarıp ilk dergimizi göstermişti. Biz çok sevinçliydik, ama hocamızın sevinci bizden daha fazlaydı. O gün bizim için bir bayramdı. Büyüğümüzün yüzünde tebessüm olmuştuk ya, daha bu dünyada ne isterdik? Hiç oturmadan yarım saat dergimizin muhtevasını, kadın ve âilenin önemini heyecanla anlatmış; biz de sevinç ve şükür gözyaşlarıyla dinlemiştik. O gün o âna şâhit olan arkadaş veya talebelerimizin “Şebnem Dergisi” deyince ilk aklına gelen, mesciddeki hocamızın o yüzünün aydınlığı ve sevincidir.

İlk beş yıl, 2006 Temmuz sayısına kadar üç ayda bir çıktı dergimiz... Çünkü bizler, henüz çok çömezdik; yazıları ancak yetiştirebiliyorduk. Hocamızın da vakitleri çok doluydu, ancak çalışıp hazırlayabilirdik. Beş yıl sonra:

“-Artık kıvama geldiniz, yetiştiniz. Şimdi her ay çıkartabilirsiniz!” buyurmuşlardı.

Sonra merhametli bir baba gibi, yavaş yavaş bizi alıştıra alıştıra dergiyi tamamen bize devrettiler. Ama hâlâ hangi yazıya bir küçük dokunuş yapsa, o yazının tesiri bambaşka oluyor. Bunu bilmeyenler, bazen:

“-Halime hocam, şu röportaj veya yazı çok güzel olmuş!” diyorlar.

O çok beğendiğiniz röportaj ve yazıların arkasında, mutlaka benim çok kıymetli muhterem Osman Nûri Topbaş Efendimin kalemi, kelâmı veya bir nazarı vardır. Bu dergi yirmi yaşında, elli bin küsur abonesiyle evinize, gönlünüze misafir oluyorsa, işte bu tam mânâsıyla Üstâdımızın himmetidir. Bazen Anadolu’daki kardeşlerimiz:

“-Hocamızı özledik!” diyorlar.

O zaman dergilerimizi açın; Altınoluk, Şebnem, Genç veya Yüzakı dergilerimizin tam orta sayfasına gelin. Önce güzelce koklayın. O kâğıt kokusunun arasından feyze tâlip olun, okuyun bir Allah dostunun sadrından kalemine sızan mânâ yüklü satırları… Her satırı sanki size özel, isminize özel yazılmış bir mektup gibi okuyun. Çünkü çok kıymetli hocamız, yazılarının her bir satırına öyle ehemmiyet veriyor ki, her yazı için günlerce emek veriyor. Ve gerçekten biz evlâtlarına özel yazıyor. Rabbim hepimize istifade etmeyi nasîb eylesin!

Dergi ile ilgili her görüşmemizde:

“-Kızım dergideki her bir yazı, istikbâle gönderilmiş bir mektuptur. Ona göre gayret edin!” diye nasihat ederler.

İşte dergimiz, böyle kutlu bir dâvâ, tertemiz bir niyet, bir Allah dostunun himmet ve gayreti ile yola çıktı. Nice yazarlar doğurdu, yetiştirdi. Nice genç kızlara rehber, nice anne-babaya mektep oldu.

Hemen hemen her yazı veya röportajımdan sonra heyecanla beklerim. E-mail kutuma nasıl dönüşler gelecek diye… Çoğunlukla layık olmadığımız muhabbet ve iltifatlarla, bazen yazılardaki düşünceye eleştirilerle, bazen kendine ders çıkarıp hayatına yön veren hikâyelerinizle; annesine bile anlatamayacağı bazı sırlarına bizi ortak kılıp rehberlik etmemizi isteyenlerle…. Sohbet okuyucusu amcalarımızın duâlarıyla, hapishanelerde okuyup hidâyete kavuştuğunun müjdeleriyle… Bazen yazarlarımızın ismini çocuklarınıza koyarak, bazen ördüğünüz patikleri göndererek, bazen duygu dolu mektuplarla, bazen telefon açıp bizzat tanışmak istemenizle… (Böyle yüzünü görmeden tanıştığımız, görüştüğümüz sayısız telefon arkadaşım oldu.)

Anadolu seyahatlerimizde, “Şebnem abla!” diye seslenişinizle… Bazen kitap fuarlarında tanışıp yıllardır dostmuş gibi kucaklamalarınızla... Ya da birçok mailin ilk girişinde; “Siz beni tanımazsınız, ama ben sizin yazılarınız vesilesiyle sizlerle arkadaş oldum!” diye sımsıcak hitaplarınızla ve en önemlisi, dâimâ okuyup daha çok kişinin okuması için okul bahçelerinde, otobüs duraklarında dergiyi hediye etme mâceralarınızla ve tabiî ki duâlarınız ve kardeşliğinizle hep bizimle oldunuz.

Bizi hiçbir ay mahrum, boynu bükük bırakmadınız. Sesimiz boşlukta kalmadı; hep ses verdiniz, gönül verdiniz. Her zaman söylerim:

“-Yazılanlar, okuyan var oldukça kıymetlidir. Okuyan olmasa, ne dergilerimizin ne kitaplarımızın hiçbir önemi yok!”

Yazılanın sadaka-i câriye olması için okunması, yaşanması ve tebliğ edilmesi mühimdir. Rabbimiz sizlere de bizlere de sadaka-i câriye sevabı versin, inşâallah!

Son söz olarak, dergimiz, bir edebiyat kaygısı ve gayesi ile var olmadı. Dergimizin en büyük gayesi; İslâmî şuurda bir nesil yetiştirmek, emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker vazifemizi îfâ etmek!.. Her bir satırı mümkün olduğu kadar abdestli olarak, kalemin kâğıda âdeta secdeye varan alınlar gibi eğilmesiyle; yine her harfi büyük bir kulluk şuuru ve mesûliyeti ile yazılmaya çalışılmıştır. Her bir yazarımız, büyük bir aşkla yazılarını yazıp gönderdiler, Rabbim hepsinden râzı olsun.

Şebnem Dergisi, reklam gayesi gütmeden, sessiz ve mütevazı bir müslüman hanımın içinde yaşadığımız asırdan gelecek asırlara yazdığı bir mektup; kıyamet sabahına gönderdiği, nâdide bir çeyiz bohçasıdır. İnşâallah Kevser Havuzu başında da Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yüzünde tatlı bir tebessüm olur. Bu bahtiyarlık, bize dünya ve âhirette verilebilecek en büyük mükâfattır.

Şimdi, sizleri bazı yazar ve okuyucularımızın dergimiz hakkındaki duygu ve düşünceleri ile baş başa bırakıyorum.

Yorum Yazın