Onlar Farklıydı, Çünkü...

0
Onlar Farklıydı, Çünkü...

ONLAR FARKLIYDI, ÇÜNKÜ…

 

Acaba biz, asr-ı saâdette yaşasaydık, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile aynı havayı teneffüs etse ve onunla aynı sokaklarda gezseydik, O’na daha da yakın olmak için neler yapmazdık ki…

“Anam-babam sana kurban olsun yâ Rasûlallâh!” diyerek en sevdiğimiz büyüklerimizi, ya da elinden tutup “Buyur yâ Rasûlallâh!.. Bu, benim tek gözbebeğim, sana adadım!..” diyerek evlatlarımızı veya “Sahip olduğum her şeyle beraber ben de Sana âidim!..” diyerek bütün benliğimizi sunmaz mıydık?

İşte Rasûlullâh’ın hanımları da böyleydi. Öncelikle O’na îman şerefine ermek için sahip oldukları her şeyden vazgeçtiler; âilelerinden, sevdiklerinden, dostlarından, doğup büyüdükleri memleketlerinden, alıştıkları maddî rahat ve konfordan…

Sonra Allâh’ın Rasûlü ile evlendiler. Orada kendilerini maddî olarak çok büyük imkânlar beklemiyordu. Evleri, dört balçık duvardan ibâret küçücük bir odacık… Yemekleri, bazen kuru bir ekmek, bazen bir bardak süt, bir avuç hurma…

Onlar, bütün dünya zînetlerini, Allah ve Rasûlü uğruna terk ettiler. Onlar, Allâh’ı ve Rasûlü’nü seçtiler.[1]

Onlar, Rasûlullâh’ı namaz kılarken, Kur’ân okurken, gülerken, ağlarken, gece yarısı Rabbine yalvarıp ibâdet ederken, bir kul olarak, bir insan olarak, bir peygamber olarak gördüler.

Onlar, Rasûlullâh’a nâzil olan âyetleri hissettiler, bazen Cebrail’i insan kılığında gördüler, bazen evleri, hâneleri bir nûr yumağına döndü.[2] Bazen vahiy, onların evindeyken Peygamber Efendimize verildi; O’nun vahye muhatap olurken nasıl terlediğini, ağırlaştığını gördüler.

Onların birçok ortağı vardı. Her biri farklı kabilelerden, hatta farklı milletlerden, değişik yaş ve özelliklerde… Hepsi, o “tek ve en güzel sevgili”yi paylaşmak zorundaydılar.

Onlar, her an, herkese kapısını, gönlünü açmak zorundaydılar; evlerindeki, ellerinde lokmayı paylaşmak, her sorana bildiği kadarıyla anlatmak, geleni eli boş çevirmemek…

Onlar, “mü’minlerin annesi” olarak[3], bir anne gibi bütün mü’minleri bağrına bastılar, yetimlerini himâye ettiler, fakirlerine, gariplerine, dul ve muhtaçlarına uzandılar, câhilleri eğittiler, çocukları büyüttüler.

Onlar, hem kendi nefislerini, hem de muhatab oldukları insanların nefislerini korumak için sıradan kadınlardan biri olmadıklarını hissettiler ve hissettirdiler; gelenlerle bir perde arkasından[4] konuştular, edâlı ve işveli davranmadılar[5], evlerinde oturdular ve câhiliye âdetlerinde olduğu gibi açılıp saçılmadılar.[6]

Onlar, namazı hakkıyla ikame ettiler, farz ve nâfile olarak pek çok oruç tuttular ve zekât ve sadakaları fazlasıyla verdiler.

Onlar, her türlü ölme, öldürülme, yaralanma ve esir edilme ihtimalini göze alarak savaş meydanlarında Peygamber Efendimizin yakınında, refakatinde olmak zorundaydılar.

Onlar, yaptıkları hayırların da, işledikleri hata ve günahlarında kat kat fazlasıyla karşılarına çıkacağını bildiler.[7] Ona göre tertemiz ve hayırlarla dolu bir hayat yaşadılar.

Onlar, son demlerinde Rasûlullâh’ın yanında, yüksek ateşten kavrulurken alnındaki terleri sildiler, üzerine su döküp serinlettiler, acısını hafifletmeye çalıştılar, gözyaşı döktüler.

Onlar, evlerini, Peygamber Efendimize kıyamete kadar bir istirahatgâh yaptılar.

Onlar, îman, takvâ, ilim, nâmus, şeref, fazîlet, cömertlik içinde yaşadılar ve öyle Rablerine kavuştular. Allah Teâlâ, onlardan râzı olsun; onları da bizden râzı etsin.

Gelin, o mübarek annelerimizden bazılarının hayatlarından kesitler yâd ederek, gönlümüzü onların gönüllerine râm edelim.

 

Hazret-i Hatice -radıyallâhu anhâ-

O farklıydı, çünkü… O, mü’minlerin ilk annesi, Peygamber Efendimizin ilk zevcesi, ilk îmân eden hanım, ilk cennetle müjdelenen bahtiyar, Peygamber Efendimizle birlikte namaz kılan ilk âbide, ilk zâhide, Cenâb-ı Hakk’ın ve Cebrail -aleyhisselâm-’ın selâmladığı nâdide, İslâm için her şeyini fedâ eden Tâhire, Peygamber Efendimizin kalbini, maddî-mânevî dolduran Kübrâ!..

Hazret-i Hatîce -radıyallâhu anhâ- hem çocuklu ve dul bir hanımdı, hem de Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den on beş yaş büyüktü. Ancak o, zâhiren dezavantaj gibi görünen bu hususları, sahip olduğu nezâket, zarâfet, ahlâk, diğergâmlık, firâset ve muhabbeti bereketiyle ortadan kaldırdı ve müstesnâ bir şâhika sergiledi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i kendisine mest ettirdi. Yirmi beş sene beraberce güzîde bir hayat yaşadılar. Her hâliyle Hazret-i Hatîce -radıyallâhu anhâ- hanımlık husûsiyetlerinin en zirve san’atkârı oldu. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayatını, solmayan ve tazeliğini her dâim devam ettiren güzelliklerle süsledi. Yuva kuracak bütün hanımlara fiilî ve ebedî bir numûne oldu. Bu üstün meziyetleri sebebiyle daha sonraki dönemlerde Hatîce Annemiz hakkında, “el-Kübrâ” yani “en büyük kadın” sıfatı kullanılmaya başlamıştır.[8]

* * *

Bir gün Peygamber Efendimiz, ibâdet için ıssız bir yere çekilmişti. Böyle zamanlarda Hazret-i Hatîce ona yiyecek içecek hazırlar, ibâdete ara vermesin diye bulunduğu yere kadar getirirdi. Yine öyle olmuştu ki, vahiy meleği (Cebrâil), Allah Rasûlü’ne geldi ve:

“-Yâ Rasûlallâh!.. Hatîce elinde bir kap yemekle Sana gelmektedir. Hatîce geldiği zaman, ona Rabbinden ve benden selâm söyle! Onu, gürültü ve yorgunluk olmayan cennette, inciden yapılmış bir sarayla müjdele!..” buyurdu.

Hazret-i Hatîce, bu selâma şöyle mukâbele etti:

“-O (şânı yüce Allah) selâmın kendisidir, selâm O’ndandır, Cebrâil’e de selâm olsun!.. Ey Allâh’ın Rasûlü, Allâh’ın selâmı, rahmeti ve bereketi Senin de üzerine olsun.”[9]

 

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-

Atâ bin Ebî Rebah’tan rivâyet edildiğine göre, Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- mektuplarında “Besmele”den sonra:

“Âişe bintü Ebîbekir Habîbetü Habîbullâh” (Ebûbekir’in kızı, Allâh’ın Sevgilisi’nin sevgilisi Âişe) ünvanını kullanırdı.[10]

Bu hâtıra bile, Hazret-i Âişe’nin gönlünde Peygamber Efendimizin nasıl bir saltanat kurduğunu çok güzel ifade eder.

* * *

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-; ömrünün en güzel günlerini, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in nefesiyle, baharları hayran bırakan terbiyesini alarak geçirdi. Hiç boş durmadı. Sevdi, sevdirdi. Gayret etti, üstün zekâsıyla bilinmeyenlere kanat açtı. Allah Rasûlü’nün mükemmel muallimliğinde önce mükemmel bir talebe, sonra da mükemmel bir muallime oldu. Gelecek nesillere, ilimlere ışık oldu. Hadis ilminin güneşi, fıkıh ilminin önderi, hanımların en büyük rehber ve örneği oldu. Allah ondan râzı olsun.

* * *

Dünya nîmetlerinin girmediği Peygamber hânelerinde doyasıya bir mutluluk ve sevgi vardı: Hazret-i Âişe, bir kaptan bir şey içtiğinde O alır, dudağını onun dudağını koyduğu yere kor, öyle içerdi. Üzerinde et bulunan bir kemik parçasından yediğinde onu elinden alır, ağzını onun ağzını koyduğu yere koyarak yerdi. Odasında ona başını yaslar, Kur’ân okurdu. Îtikâf çadırından başını uzatır, o özel (âdet) hâlinde de olsa saçını ona taratırdı. Oruçlu da olsa onu öperdi. Bunlar, onun güzel ahlâkının gösterdiği lütuflardı. Oyun için ona imkân tanırdı. Mescidde gösteri yapan Habeş ekibini doyuncaya kadar ona izletmişti. O, onun omzuna yaslanmış oynayanlara bakıyor­du. İki defa sefere çıktıkları zaman aralarında koşu yarışı yapmışlardı. Bir defasında da evin kapısından önce çıkmak için itişmişlerdi.

* * *

Hazret-i Âişe, çok sâde bir hayat yaşamış, geceleri çokça nafile kılarak ibâdetle, gündüzlerini mümkün mertebe oruçlu olarak geçirmiştir. Kimsenin aleyhinde konuşmayı sevmeyen, kanaatkâr ve mütevâzî olan Hazret-i Âişe, aynı zamanda çok cömertti. Öksüz ve fakir çocukları himayesine alır, onların terbiye ve yetiştirilmesine itina göste­rirdi. Birçok köle ve câriye âzâd ettiği, hatta bunların sayısının 62 olduğu bildirilmektedir.[11]

* * *

Peygamber Efendimizin cennetteki hanımlarından biri olma müjdesine nâil olmuş, yani “cennetle müjdelenmiş” güzîde bir annemizdir.[12] O, “Allah tarafından temize çıkarılmış, Allâh’ın sevgilisinin sevgilisi ve Sıddîk’ın kızı Sıddîka idi.”

* * *

Bazı hadîs-i şerîflerde Rasûlullâh’a hânesinde bulunduğu sıralarda gelen vahyin, daha çok Hazret-i Âişe’nin odasında bulunduğu vakitlerde geldiği ve -bir iki istisnâ dışında- diğer hanımlarının odalarındayken gelmediği ifade edilir.[13] Sırf bu rivâyet bile, Peygamberimizin sâir hanımları arasında Hazret-i Âişe’nin mevkiini göstermeye yeterlidir.

Hazret-i Âişe, Peygamber Efendimizin zevceleri ile arasındaki farkları şöyle sıralar:

“Ben bazı şeylerle diğer kadınlara üstün kılındım:

-Rasûlullâh, benden başka bâkire bir kadınla nikâhlanmadı,

-Rasûlullâh’ın evlendiği kadınlar arasında hem annesi, hem de babası muhâcir olan başka bir kadın yoktu,

-Benim beraatim, Allah tarafından, semâdan indirildi (ifk),

-Vahiy, Rasûlullâh benimle (benim odamda) iken gelirdi,

-Önünde (yanında) yatıp uzanmış bulunduğum hâlde, Rasûlullâh namaz kılmaya devam ederdi,

-Benim evimde, benimle beraber olduğu gece ve ben uyanıkken Allâh’ın Rasûlü, rûhunu teslim etti ve benim evime defnedildi.”[14]

 

Ümmü Seleme -radıyallâu anhâ-

Ümmü Seleme -radıyallâhu anhâ- Hayber Seferi’nde, Mekke’nin Fethi’nde, Taif Muhasarası’nda, Hevâzin ve Sakîf Gazâlarında ve Vedâ Haccı’nda da Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizin yanındaydı.

Kısacası o, Hazret-i Peygamber’in bütün harplerinde yer alan, küfür ve şirke meydan okuyan; Allah’ın kılıcı Hâlid bin Velid’le aynı kanı taşıyan bir mücâhide aslandır!.. O, azim, kararlılık, cesâret ve dirâyetiyle birlikte tam bir tevâzû âbidesi olmayı başaran bir hanımefendidir.[15]

Ümmü Seleme Vâlidemiz, Cebrâil’i -aleyhisselâm-’ı, ashâb-ı kirâmdan Dıhye sûretinde görmüştü. [16]

Ümmü Seleme Annemiz, Peygamber Efendimizin huzur ve rahatı için elinden geleni yapmaya çalışırdı. Kendisine hizmet eden Sefine adlı kölesini, Peygamber Efendimize yardımcı olması için Allah Rasûlü’ne bağışlamıştır. Peygamber Efendimiz, onun hânesine misafir olduğu zaman her şeyi eksiksiz hazırlardı, seccâdesi, yatağı vb. kullanacağı her şey hazır olurdu.[17]

Ümmü Seleme Annemiz, Peygamber Efendimizin saçlarından bir kısmını saklamış ve onu bir hâtıra olarak hayatı boyunca muhafaza etmiştir.[18]

 

Cüveyriye bint Hâris -radıyallâhu anhâ-

Hazret-i Cüveyriye Vâlidemiz; son derece takva sahibi bir hanımefendiydi. İbadet hayatına çok düşkündü. Çok namaz kılar, Allâh’ı tesbih eder ve bol bol oruç tutardı. O kadar ki, bazen Hazret-i Peygamberimiz, onun tutmuş olduğu nafile oruçlara müdâhele eder ve orucunu bozmasını isterdi.

Sahih-i Müslim’de, Cüveyriye Vâlidemizle alâkalı bir hadîs-i şerîfe göre:

“Bir gün, kendi namazgâhında bulunuyorken Allâh’ın Rasûlü, sabah namazını kılmış ve erkenden yanından ayrılmıştı. Kuşluk vakti geçtikten sonra eve tekrar döndüğünde ona:

“–Hâlâ oturup tesbih mi çekiyorsun?” diye sormuş. O da:

“–Evet.” cevabını verince, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Sana sabahtan şimdiye kadar yaptığın tesbihlerin tamamına eşit bir tesbih öğreteyim mi?” demiş. Sonra da üç defa:

«Allâh’ı yarattıkları sayısınca hamd ve tesbîh ederim.” (Subhânellâhi ve bihamdihî adede halkıhî)»

Üç defa:

«Rızâsı için tesbîh ederim (ve rızâe nefsihî).»

Üç defa:

«Arş’ın ağırlığınca tesbîh ederim (ve zînete arşihî).»

Üç defa:

«Allâh’ın kelimelerinin mürekkebi kadar tesbîh ederim (ve midâde kelimâtihî).» de!..” buyurmuştur.[19]

* * *

Hazret-i Cüveyriye Annemiz, Peygamber Efendimizle altı yıl evli kalmış ve yedi hadis rivâyet etmiştir.[20]

Cüveyriye Annemiz; yoksullara ve fakirlere karşı son derece şefkatli, merhametli davranırdı. Âdeta kendisi yemez başkasına yedirir, içmez başkasına içirirdi. Bir gün Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onun odasına giderek:

“–Yiyecek bir şey var mı?” diye sormuştu.

Hazret-i Cüveyriye Annemiz de:

“–Hayır, yâ Rasûlallâh! Yanımızda âzâdlı câriyemin sadakadan verdiği bir koyun kemiğinden başka bir yiyecek yok!..” demiş. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:

“–Getir!.. O, yerini buldu.” buyurmuştur.[21]

* * *

Allah Teâlâ, cümlemize, dünyada bu güzel annelerimizin ahlâkıyla ahlâklanmayı, cennette de onların komşuluk ve dostluğunu nasip buyursun. Âmin.

 

[1] Bkz: el-Ahzâb, 28-29.

[2] Bkz: el-Ahzâb, 34.

[3] Bkz: el-Ahzâb, 6.

[4] Bkz: el-Ahzâb, 53.

[5] Bkz: el-Ahzâb, 32.

[6] Bkz: el-Ahzâb, 33.

[7] Bkz: el-Ahzâb, 30-31.

[8] DİA, “Hatice” maddesi.

[9] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensar, 20.

[10] Bkz: el-İstiâb, IV, s: 1883.

[11] “Âişe” maddesi, DİA, II, 202.

[12] İbn-i Sa’d, VII, 65.

[13] Bkz: Buhârî, Hibe, 8.

[14] Havva Ergene Işık, a.g.e., sh: 295.

[15] Celal Yeniçeri, a.g.e., sh: 86.

[16] Buhârî ve Müslim’den naklen Afzalurrahman, a.g.e., II, sh: 182.

[17] Madni Abbâsî, “Hz. Peygamber’in (sav) Âile Hayatı”, Tercüme: Ali Zengin, İstanbul, 2000, sh: 206.

[18] Madni Abbâsî, a.g.e., sh: 217.

[19] Müslim, Zikr ve Duâ, 19; İbn-i Mâce, Edeb, 56; Afzalurrahman, a.g.e., II, 188.

[20] DİA, “Cüveyriye bint Hâris” maddesi.

[21] Müslim, Zekât, 52. Burada bir husûsa dikkat çekmekte fayda var: Peygamber Efendimiz, kendisine gelmiş bulunan hediyeyi kabul eder, ama sadaka (zekât) niyetiyle getirilenleri ashâbına ve fakirlere dağıtır, kendisi bundan yemez ve içmezdi. Bu hadîs-i şerîfte de, “câriyenin sadakası” olarak zikredilen koyun kemiğini, büyük ihtimalle kendisi için değil, bir muhtaç için sormuş olmalıdır.

Yorum Yazın