Nefs Cihadı Nasıl Kazanılır?

0
Nefs Cihadı Nasıl Kazanılır?

NEFS CİHÂDI NASIL KAZANILIR?

 

Cihad; kişinin evvelâ kendi nefsini ıslah ettikten sonra, Allah rızâsını gözeterek Allâh’ın dînini yüceltmek uğrunda, fert ve cemiyet plânında İslâmî bir hayat yaşama maksadıyla sarf ettiği her türlü maddî-mânevî gayretleri ifade eder.

Diğer bir ifadeyle “zarûret-i hamse” denilen, Hazret-i Âdem’den Peygamber Efendimiz’e kadar bütün peygamberlerin, korunması üzerinde titizlik gösterdiği beş esâsın (can, mal, din, akıl ve nesil) muhafazası uğrunda yapılan her türlü gayret ve mücadelenin adıdır cihad... Bu esasların temelini İslâm belirlemiş ve bunları İslâm koruma altına almıştır. Dolayısıyla cihad, İslâm’ın insan hak ve hürriyetlerine karşı getirdiği geniş bir muhafaza kalkanı ve büyük bir dinamizmdir.

Fikrî mücadele, ekonomik mücadele, silâhlı mücadele gibi, duruma ve ihtiyaçlara göre farklılık gösterse de cihâdın en zoru ve öncelikli olanı, kişinin kendi içinde, nefsiyle, dünyaya bağlılığıyla, arzu ve istekleriyle, hırs ve tembelliği ile mücadele etmesidir. Gerçekten iç dünyasındaki bu büyük düşmanları alt edemeyen kimselerin, dışarıdaki bir düşmana karşı varlık göstermesi mümkün değildir.

Âyet-i kerîmede bu husus şöyle bildirilir:

(Ey Rasûlüm!) De ki; Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler, size Allah’tan, Rasûlü’nden ve Allah yolunda cihâd etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin! Allah, fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” (et-Tevbe, 24)

Önem sırasına göre öncelikle cihad, kişinin kendi nefsi ile yaptığı cihaddır. Bu cihâdı Peygamber Efendimiz “büyük cihad” olarak bildirmiştir. Çünkü en zor olanı budur. Bu cihad, kişinin büluğ devresi ile başlayıp son nefesine kadar hiç fâsıla vermeden devam eder. Bu dünyada yaşadığımız müddetçe, tam mânâsı ile kazanıp kazanamadığımızı bilemeyiz. Bu cihadda muzaffer olup olmadığımızı, ancak kıyamet gününde öğreneceğiz. O yüzden sürekli gayret etmeliyiz.

“-Ben oldum, kazandım! Artık yapmam gereken bir şey kalmadı!” gibi düşüncelerle gaflete düşmemeliyiz. Zira âyet-i kerîmede bildirildiği üzere, “Yakîn (ölüm) gelene kadar kulluğa devam etmemiz”[1] bizden istenmiştir.

 

Îmânın Dereceleri

Peki, bu büyük cihad olan nefis cihâdını nasıl kazanabiliriz? Bu sorunun cevabını, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bize Tebük seferi ile öğretmiştir.

Tebük Gazvesi, Peygamber Efendimiz’in katıldığı son seferdir. Ve oldukça meşakkatlerle doludur. Müslümanlar, bu sefer için yaklaşık bin kilometre bir yol gideceklerdi. Bu sefer, yaz mevsiminin en sıcak günlerine denk gelmişti. Üstelik kıtlık zamanıydı. İnsanlar kendileri için yiyecek bir şey bulmakta zorluk çekerken bir de otuz bin kişilik bir ordunun iâşesini hazırlamaları gerekiyordu. Bunun için Peygamber Efendimiz umûmî bir seferberlik îlan etti. Yani bu sefere, erkek, kadın, çoluk-çocuk; herkes gücü nisbetinde katılmak veya orduya yardım etmek zorundaydı. Peki neden? “Umûmî seferberlik” îlan ediyordu; çünkü nefis cihadını, kadın-erkek ve bülûğa girmiş çocuklar bile yaşayacaktı. Ömürleri boyunca herkes îman imtihanından geçecekti.

Tebük Seferi’nde Peygamber Efendimiz’in seferberlik îlan etmesi ile birlikte Medîne’de insanlar âdeta îmanlarına göre çeşitli sınıflara ayrıldı:

Cihad emrine hemen itaat eden ve pazarlıksız üzerine düşeni yapmaya çalışan îman sahipleri ile ipe un sermeye kalkan, durmadan mazeret üreten, cihâdın hiçbir şekline katılmak istemeyen münâfıklar…

Aslında bu iki ana grup da kendi içinde farklı sınıflara ayrılıyordu:

Mü’minler kendi içinde hemen itaat edenler, mâzeretliler ve mâzeretsiz olup geride kalanlar olmak üzere üç sınıfa ayrılmıştı.

Münâfıklar da cihad emrine açıktan îtiraz edenler, bahane uydurup bir şeyler yapıyor görünerek nifaklarını gizlemeye çalışanlar... Bunlar:

“-Bu sıcakta sefere çıkılır mı?” ya da:

“-Rum kızlarının bizi fitneye düşürmesinden korkuyoruz, yoksa biz de sefere katılırdık!” gibi bahaneler uyduruyorlardı.

Cenâb-ı Hak, açık bir cihad emrine itaat etmeyen bu münafıklar üzerinden kıyamete kadar gelecek mü’minleri şöyle uyarmıştır:

 “Allâh’ın Rasûlü’ne muhâlefet etmek için geri kalanlar (sefere çıkmayıp) oturmaları ile sevindiler. Mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihâd etmeyi çirkin gördüler de; «Bu sıcakta sefere çıkmayın!» dediler. De ki: «Cehennem ateşi daha sıcaktır!» Keşke anlasalardı!” (et-Tevbe, 81)

 “(Ey Rasûlüm!) Eğer yakın bir dünya menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı, (o münâ­fıklar), mutlaka Sana uyup peşinden gelirlerdi. Fakat meşakkatli yol onlara uzak geldi. Gerçi onlar; «Gücümüz yetseydi mutlaka sizinle beraber çıkardık!» diye kendilerini helâk edercesine Allâh’a yemin edecekler. Hâlbuki Allah, onların kesinlikle yalancı olduklarını biliyor.” (et-Tevbe, 42)

İnsanların Allâh’ın cihad emri karşısında böyle sınıflara ayrılması, sadece Tebük Gazvesi’ne mahsus bir hâl değildir. Kıyamete kadar gelen her insan, Allâh’ın her emri karşısında iç dünyasında bir nefis cihâdına girmektedir ve o da tıpkı Tebük’teki gibi, îman derecesine göre farklı farklı tepkiler verir.

 Meselâ her namaz vakti girdiğinde ezan okunurken her müslümanın içinde nefis cihâdı başlar. Hakikî îman sahibi bir müslüman, henüz ezan vakti girmeden namaz vaktinin yaklaşması sebebiyle, namaz kılmaya niyetli olduğu için, namaza bahane aramadan, seve seve hazırlanır. Tıpkı Tebük Seferi’ne hazırlık aşamasında Hazret-i Ebûbekr’in tereddütsüz bütün malını infak etmesi, “geride kalan âilesine ne bıraktığı” sorulduğunda:

“-Allah ve Rasûlü’nü bıraktım!” diyerek îmânın kuvvetini bir kez daha ispat etmesi gibi… Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman gibi elindekileri Allah yolunda gönülden seferber edenler ile fedakâr fakir sahâbîler birer misal olarak bu sınıfa eklenebilir.

Kalbinde nifak/küfür tohumları olan kimse ise, namaz vakti girdiğinde herhangi bir hazırlık yapmadığı gibi, açıktan “Bu zamanda namaz mı olur, hangi çağda yaşıyoruz?” diyerek îman eksikliğini ortaya koyar.

Ya da cihâda gitmek istemediği için çeşitli bahaneler ileri süren, ama münâfıklığını da gizlemek isteyenler gibi:

“-Aslında ben namaz kılmak istiyorum da patron izin vermiyor!” veya:

“-O zaman okulda oluyorum; abdest-namaz imkânım yok!” gibi bahâneler uydurur. Âdeta nefislerine birer keçi yolu arayarak kendilerini tatmin etmek isterler. Kendi vicdanlarını tatmin ve başkalarını da buna iknâ için sık sık “aslında kalplerinin temiz olduğunu” dile getirirler.

 

Büyük Cihâdı Kazanmanın Şartları

Demek ki nefis cihâdını kazanmanın birinci şartı, bu dünyada Rabbimiz’in bize her emrettiği farzı, Peygamber Efendimiz’in rehberliğinde hemen yerine getirip bu imtihanların mü’minle münâfıkların ayrıldığı, kalp maskelerinin düştüğü büyük birer îman ve imtihan vesîlesi olduğunu unutmamaktır. Bu imtihan, bazen cihad emri, bazen namaz emri, bazen tesettür emri, bazen faizden uzaklaşmak gibi çeşitli şekillerde karşımıza çıkabilir.

Nefis cihâdımızın ikinci şartı ise, Allah ve Rasûlü’nden ayrı düşmemeye çalışmaktır. Her devirde ve toplumda olduğu gibi, Tebük Seferi’ne çıkıldığı demlerde de ashâb-ı kirâm arasında bu savaşa mâlî imkânları sebebiyle güç yetiremeyecek fakir kimseler de vardı, bedenen bu yolculuğa tahammül edemeyecek yaş ve hastalıkta olanlar da…

Mâlî imkânı olmayanlar, gönüllerinde mazeret yoksa, Allah Rasûlü’ne başvurdular:

“-Bize binek hususunda yardımcı olur musunuz?” diye…

Peygamber Efendimiz, bu şekilde müracaat edenlerin bir kısmını hazineden destekledi, bir kısmını zengin müslümanlara havâle etti, bir kısmında ise çaresiz kaldı, onları eli boş gönderdi. Onlar, gönülden bu dâvete icâbet etmek istiyorlar, fakat maddî imkânsızlıklar, ellerini-kollarını bağlıyordu. Bu üzüntüyle, elleri boş ve mahzun olarak Peygamber Efendimiz’in yanından ayrıldılar. Cenâb-ı Hak, onların bu samimî gayret ve duygularını şöyle beyân etmiştir:

(Ey Rasûlüm!) Kendilerine binek sağlaman için Sana geldiklerinde (Sen): «Sizi bindirecek bir binek bulamıyorum.» deyince, harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş döke döke dönen kimselere (herhangi bir mes’ûliyet yoktur)!” (et-Tevbe, 92)

Âyette iltifât-ı ilâhîye mazhar olan kişilerden Abdurrahman bin Ka’b ile Abdullah bin Muğaffel, Allah Rasûlü’nün yanından ağlayarak dönerlerken, İbn-i Yâmin onlara:

“-Siz niçin ağlıyorsunuz?” diye sordu.

“-Bize binit sağlaması için Rasûlullâh’a gitmiştik. Yanında bizi üzerine bindirecek bir şey bulamadı. Bizim de binip Allah Rasûlü ile birlikte gazâya çıkacak bir hayvanımız yok!” dediler.

İbn-i Yâmin, ikisine bir deve, azık olarak da bir miktar hurma verdi. Hazret-i Abbas, gözyaşı dökenlerden ikisine, Hazret-i Osman da üçüne binit sağladı.[2] Bir kısım ihtiyaç sahiplerine de daha sonra Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- binek temin etti.[3]

Seferden muaf oldukları hâlde Allâh Rasûlü’nden ayrı kalmak kendilerine giran gelen ve kalpleri Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetiyle dolu olan bu sahâbîler, bu canhıraş iştiyak ve muhabbetlerinin mukâbilinde sefere katılma nîmet ve şerefine nâil oldular.

Ashâb-ı kirâmın, bu cihad heyecanını tasvir eden şu misal de çok ibretlidir. Vâsile bin Eskâ -radıyallâhu anh- şöyle anlatıyor:

“Tebük Seferi’ne çıkılacağı günlerde Medîne’de şöyle nidâ ettim:

«-Ganimet hissemi vermem karşılığında kim beni bineğine bindirir?»

Ensâr’dan yaşlı bir zât, münâvebe ile (nöbetleşe) binmek üzere beni savaşa götürebileceğini bildirdi. Ben hemen; «Anlaştık!» deyince:

«-Öyleyse Allâh’ın bereketi üzere yürü!» dedi. Böylece hayırlı bir arkadaşla yola çıktım. Allah ganimet de nasîb etti; hisseme bir miktar deve isâbet etti. Bunları sürüp (Ensârî’ye) getirdim. O bana:

«-Develerini al götür.» dedi.

«-Başta yaptığımız antlaşmaya göre bunlar senin.» dedim. Ama Ensârî:

«-Ey kardeşim! Ganimetini al, ben senin bu maddî payını istememiştim. (Ben sevâbına, yani mânevî kazancına iştirâk etmeyi düşünmüştüm.)» dedi.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 113/2676)

* * *

 Demek ki, nefis cihâdımızı kazanabilmek için birinci misalde bize öğretilen, gönlümüzün Allah ve Rasûlü’nden bir an dahî ayrı kalmaması azim ve kararlılığı... Cenâb-ı Hak, bizden nasıl kulluk istediğini, Peygamber Efendimiz’in örnek hayatıyla göstermiştir. Dolayısıyla sünnetleri anlamadan ve yaşamadan, farzların hakkını tam olarak vermek de mümkün değildir.

İkinci misalde ise, yapacağımız her amel ve iyilikte, mânevî kazanca tâlib olmak öğretiliyor. Zira maddî kazançlar, bu dünyada geçerli, mânevî kazanç ise bize ebedî âlemde, hiç bitmeyen bir sermaye olarak dönecektir.

* * *

Nefis cihâdını kazanmanın üçüncü merhalesi ise, “infak seferberliği”dir. Zira Tebük Seferi’nde ashâb-ı kirâm kıtlık zamanı olduğu hâlde, âdeta yarışırcasına infak etmişlerdir. Zenginler malının tamamını, yarısını veya büyük bir bölümünü; fakirler ise kazancının yarısını veya tamamını, bazen günlük nafakasının hepsini; hanımlar takılarını, hatta küçük bir kız çocuğu bu infak seferberliğinin tesiri ile kulağındaki altın küpeleri kulağından yırtarak Allah Rasûlü’nün önüne kanıyla koymuştu.

Demek ki infak etmek çok önemli… Burada zengin-fakir demeden, herkesin nefis cihâdında verecek, infak edecek bir şeyi olduğu unutulmamalıdır. Kimisi malı ile, kimisi aklı ile, kimisi bedenî gücü ile…

Nefis cihâdını kazanmanın dördüncü şartı ise kimlerle bulunduğumuza dikkat ettiğimiz gibi, nerede olduğumuza da dikkat etmektir.

Bu zorlu sefer esnasında İslâm ordusu, yolları üzerinde bulunan Semûd Kavmi’nin helâk olduğu Hicr mevk­iinden geçerken, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâb-ı kirâma:

“-Burası kaçılacak bir vâdidir!” buyurdular.

Ardından:

“-Kendilerine zulmedenlerin yurduna ağlayarak girin. Yoksa onların başına gelenler sizin de başınıza gelebilir!” buyurdular.

Sonra başlarını örterek o bölgeyi hızlı geçtiler. Oradan alınan suları dök­türdüler. İsraf husûsunda çok titiz olmalarına rağmen, bu su ile yapılmış olan hamurları da at­tırdılar.[4]

Çünkü kahır mekânları, dûçâr olduğu felâketin kaderini kıyâmete kadar devâm ettirmektedir. Dolayısıyla kahrın tecellî ettiği beldelerde, isyan ve günah yüklü mekânlarda mânen devâm eden kahrın menfî in‘ikâsına mâruz kalmamak için, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in buyurduğu gibi “sür’atlenmek” îcâb eder.

Dolayısıyla nefis cihâdımızı kazanmak için, bulunduğumuz mekânlar önemlidir. Bu yüzden dâimâ sâdık ve sâlihlerin mekânlarını tercih etmeliyiz. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ilâhî sıyânetle korunduğu hâlde, o kahır mekânından hisse almamak için başını örtmüş, âdeta kaçarcasına buradan uzaklaşmıştır. Bizler ilâhî sıyânetle korunmadığımız için ve özellikle günümüzde bu tür günah mekânlarının çokluğu sebebi ile daha çok dikkat etmeliyiz.

Bu hâdiseden çıkaracağımız diğer bir ders de yediklerimiz hususundaki dikkattir. Zira boğazımızdan geçen lokma, helâl olursa vücudumuz onu hayır ve kullukta eritir. Yok, yediklerimiz haram veya şüpheli bir gıda ise, bu da bizim harama yönelmemizi kolaylaştırır. Bugünün en büyük handikapı, yediğimiz lokmanın haram ve şüpheli olmasıdır. Îmâlât kısmındaki helâlliğe dikkat ettiğimiz kadar lokmalarımızın fâizden, kul hakkından kısacası görünen görünmeyen bütün haramlardan temizlenmiş olmasına dikkat etmeliyiz. Zira bu lokma, nefis cihâdının âdeta bel kemiği hükmündedir.

 

Geç de Olsa Hayırdan Kopmamak

Peygamber Efendimiz 20 gün kadar Tebük’te kalmış, fakat savaş hazırlığı yapan hırıstiyanların korkup cenk meydanına çıkmaması sebebiyle, kendileriyle silâhlı bir mücâdele yapılamamıştır. Bu yüzden Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ashâb-ı kirâm ile istişâre ederek Medîne’ye dönmeye karar vermiştir.

Tam bu sırada Ebû Hayseme -radıyallâhu anh-, orduya yetişmişti. O, başlangıçta seferin zor­luğu sebebiyle Medîne’de kalmış, orduya iştirâk etmemişti. Bir gün, bahçesin­deki çardakta hanımları kendisine mükellef bir sofra hazırlamış, onu yemeye çağırmış­lardı. Ebû Hayseme, bu manzarayı görünce aklına Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sel­lem- ve ashâbının hâli gelerek yüreği sızladı ve kendi kendine:

“Onlar bu sıcakta Allah yo­lunda zorluklara katlanmaktayken, benim bu yaptığım, olacak şey mi?!” dedi.

Bu nedâmet ile kendisi için hazırlanan sofraya hiç el sürmeden derhal yola düştü, Tebük’te İslâm ordusuna katıldı. Onun geldiğini gören Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu davranıştan memnun oldular ve:

“–Yâ Ebâ Hayseme! Az kaldı helâk olacaktın!..” buyurarak onun affı için Cenâb-ı Hakk’a duâ ettiler.[5]

Cenâb-ı Hak, kullarına tâkatlerinin üzerinde bir teklifte bulunmaz. Fakat güç yetirebilecekleri işleri îfâ etmekten de mes’ûl tutar. İşte Ebû Hayseme’nin yaptığı da bir tâkat bedeli ödeme mâhiyetindeydi. Bu hâdiseler, bizler için canlı birer öğüttür. Maddî ve mânevî imkânlarımızı Hak yolunda ne kadar sarf edebildiğimizi mîzân etmeye ve mü’min olmanın mes’ûliyetlerini tefekkür etmeye birer vesîledir.

Ebu Hayseme’nin hâli, namazını son anda yetiştiren veya Allâh’ın herhangi bir emrini son anda îfa eden bir kula benzer. Eğer Ebû Hayseme, hanımlarının hazırladığı sofraya bakıp Allah Rasülü’nü hatırlayınca sofraya el sürmeden hemen kalkıp yola düşmeseydi:

“-Yemekten sonra yola çıkarım!” deseydi, belki de yemeğini yiyince nefsine ağırlık çökecek, “Birazdan yaparsın!” diye kulağına fısıldayan şeytanın desiselerine bir kez daha yenilecekti.

Bu yüzden Allâh’ın bize emrettiği vazifelerimizi geciktirecek olursak, aklımıza gelir gelmez, son anda dahî yetiştirmenin gayretine düşmeliyiz. “Artık yetişmez!” veya “Nasılsa namaz kaçtı?!” diye hafife alırsak, daha büyük gaflete düşmüş oluruz. Geç yapmış olunca da telâfî için hemen istiğfar etmeliyiz. Allâh’ın emrini vaktinde yapamadığımız için pişman olmalıyız. Yoksa, Allah korusun, böyle geç yapmaya alışmak ve ibadetlerin zamanını gözetmemek, en büyük helâk sebeplerinden biridir.

Bu îtibarla Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- son anda dahî olsa Ebu Hayseme’nin Allâh’ın emrine itaat etmesine sevinmiş; geç yaptığı için de onun için istiğfar ederek hem ümmetine olan merhamet ve düşkünlüğünü göstermiş, hem de geç yapılan ibadetler için de istiğfârın şart olduğuna en güzel örnek olmuştur.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in iştirâk ettiği son sefer olan Tebük, meşakkat dolu, zorlu bir seferdi. İslâm ordusu bin kilometre gitmiş ve dönmüştü. Medîne’ye yaklaşırlarken âdeta şekilleri değişmişti. Derileri kemiklerine ya­pışmış, saç-sakal birbirine girmişti. Hâl böyleyken Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onlara:

“-Şimdi küçük cihaddan büyük cihâda dönüyoruz!” buyurdular. Ashâb hayretler içinde:

“-Yâ Rasûlâllah! Hâlimiz meydanda! Bundan daha büyük cihad var mı?” dedikle­rinde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“-Şimdi büyük cihâda (nefs cihâdına) dönüyoruz!” buyurdu­lar.[6]

* * *

Nefs cihâdı, kalbî eğitim ve mânevî terbiyedir. Gâye, ahlâkı yüceltmek ve insanı mânen olgunlaştırarak “insan-ı kâmil” hâline getirmektir. Bunun yolu da ilâhî hakîkatlerle yoğrulmuş bir akıl, îman ve güzel ahlâk ile tezyîn edilmiş bir kalp, Kur’ân ve sünnetin rûhâniyetiyle taçlanmış hâl ve davranışlarla “tevhîdin mîrâcına yükselerek” kemâle ermektir.[7]

Tebük Seferi’nin dönüşünde mazeretsiz olarak harbe katılmayanların durumu da bize büyük dersler verir. Onların hâli Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır:

(Seferden) onlara döndüğünüz zaman size özür beyân edecekler. De ki: «(Boşuna) özür dilemeyin! Size aslâ inanmayız! Çünkü Allah, haberlerinizi bize bildirmiştir. (Bundan sonraki) amelinizi Allah da görecektir, Rasûlü de... Sonra gaybı ve şehâdeti (gizli-âşikâr her şeyi) bilen (Allâh’a) döndürüleceksiniz de (O), yapmakta olduklarınızı size haber verecektir.» Onların yanına döndüğünüz zaman size, kendilerinden vazgeçmeniz (onları cezâlandırmamanız) için Allah adına yemin edecekler. Artık onlardan yüz çevirin! Çünkü onlar, murdardır. Kazanmakta olduklarına (kötü işlerine) karşılık cezâ olarak varacakları yer, Ce­hennem’dir!” (et-Tevbe, 94-95)

 Münâfıklar; Medîne devri boyunca İslâm’a ve Peygamber Efendimize çok zararlar vermiş olmalarına rağmen açıktan münâfıklıkları izhâr edilip ceza verilmemişti. İlk defa bu seferde açıktan münâfık oldukları ortaya konularak İslâm toplumundan sayılmadılar ve Rabbimiz onlar hakkında “Onlar murdardır, necistir!” buyurarak mü’min ve münâfığı, âdeta keskin bir çizgi ile birbirinden ayırmıştır. Bu da gösteriyor ki, her cihad, mü’minle münâfığı ayıran keskin bir kılıç gibidir.

 

Mâzeretsiz Geri Kalanlar

Tebük Gazvesi’ne katılmayan, münâfık olmayan, savaşa engel olacak ciddî bir mazereti de bulunmayan müslümanlar vardı. Bu sahâbîlerden bazıları, yaptığı bu yanlışın bedeli olarak Peygamber Efendimiz dönmeden önce, Mescid-i Nebevî’nin direklerine kendilerini bağlamış, pişmanlığını bu şekilde dile getirmişler ve Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çözmedikçe, bu şekilde bağlı kalacaklarına yemin etmişlerdi.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- seferden dönüp de onların durumlarını öğrenince:

“Ben de haklarında (Allah’tan bir) emir alıncaya kadar onları çözmeyeceğime yemin ederim.” bu­yurdu. Bunun üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

“Diğerleri ise, günahlarını îtirâf ettiler; sâlih bir ameli, diğer kötü bir amelle karıştırmış­lardı. (Tevbe ederlerse) umulur ki, Allah, onların tevbelerini kabûl eder. Allah, Gafûr (ve) Rahîm’dir.” (et-Tevbe, 102)

Bu âyet-i kerîmenin nüzûlünden sonra, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, piş­manlıklarından kendilerini direklere bağlayan bu sahâbîleri çözdü.

Bir diğer grup da herhangi bir mâzeretleri bulunmadığı ve münâfıklardan da olmadıkları hâlde harbe katılmayan, ancak evvelden pişman olup kendilerini direklere bağlayan ashâ­bın dışında kalan üç sahâbîdir. Şâir Ka‘b bin Mâlik, Mürâre bin Rebî ve Hilâl bin Ümeyye adlarındaki bu üç sahâbî, münâfıklar gibi yalan söylemediler.

Onlar, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e mâzeretsiz olarak harbe iştirâk etmediklerini mertçe beyân ettiler. Yaptıklarına son derece pişman olduklarından dolayı da târifsiz bir nedâmet içinde huzûr-i Peygamberî’de af dilediler.

İlâhî emirlere riâyet husûsunda büyük bir rikkat sahibi olan Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu üç sahâbîyi affetmedi. Hattâ vahy-i ilâhînin gelmesini beklediğinden, onların selâmlarını dahî almadı. Her hâlükârda kendisine tâbî olan ashâbı da aynı şekilde hareket etti.

Bu üç sahâbî, bütün gazvelere katılmışlardı. İçlerinden Ka‘b hâriç, diğer ikisi Bedr’e de iştirâk etmişlerdi. Bunun içindir ki o an, Tebük’e iştirâk etmemekle içine düş­tükleri hatâ yüzünden kendilerine uygulanan tavır karşısında dünyâ, gönüllerine dar gel­mekteydi. Hele Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in selâmlarını dahî almayacak derecede onlardan yüz çevirmesi neticesinde, âdeta yeryüzü kendilerine yabancılaşmıştı. Öyle ki, hanımları bile kendileri için bir yabancı gibiydi. Yapacak hiçbir şeyleri kalmamıştı. Bu yüzden onlar da gece-gündüz ağladılar. Eriyen bir muma döndüler. Hatâ yapmışlardı, ama ihlâs, doğruluk, sadâkat, samîmiyet, teslîmiyet, nedâmet ve tevbeden uzaklaşmamışlardı.

Böylece elli gün geçti. Nihâyet doğru konuşmuş olmaları ve samîmî bir şekilde tevbe et­melerinin bir mükâfâtı olarak şu âyet-i kerîme ile affa mazhar oldular:

“Ve Allah, (haklarındaki hüküm) geri bırakılan üç kişinin de (tevbelerini kabûl etti). Yeryüzü, olanca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları sıkıştıkça sıkışmıştı. Nihâyet Allah’tan (O’nun azâbından) yine Allâh’a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamış­lardı. Sonra eski hâllerine dönmeleri için Allah, onların tevbelerini kabûl etti. Çünkü Allah, tevbeyi çok kabûl edendir, Rahîm’dir. (O hâlde) ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun!” (et-Tevbe, 118-119)

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ka‘b bin Mâlik’e bu müjdeli ha­beri şöyle bildirmiştir:

“-Seni, doğduğun günden beri geçirdiğin en hayırlı ve mes’ûd bir günle müjdelerim!..”

Ka‘b bin Mâlik -radıyallâhu anh- da Allâh’ın bu yüce affına bir şükrâne olarak:

“-Yâ Rasûlâllah! Ben de Allah ve Rasûlü’nün rızâsı için malımın hepsini sadaka vermek istiyorum!” dedi. Ancak Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“-Malının bir kısmını kendin için alıkoy! Böylesi senin için daha hayırlıdır!” buyurdular.

Ka‘b bin Mâlik:

“-Öyleyse Hayber’deki hissemi alıkoyarım. Ey Allâh’ın Rasûlü! Allah beni bu bâdi­reden yalnızca doğruluğum sebebiyle kurtardı. Artık ben bundan böyle, hayatım boyunca doğrudan başka bir söz söylemeyeceğim!..” dedi.

Ka‘b -radıyallâhu anh- şöyle der:                       

“-Allâh’a yemin ederim ki, İslâm ile şereflendirdikten sonra Cenâb-ı Hakk’ın bana verdiği en büyük nîmet, Peygamber Efendimiz’in huzûrunda doğruyu söylemem, böylece yalan söyleyenlerle birlikte helâk olmaktan kurtulmamdır. Çünkü Allah Teâlâ, Tebük Seferi’ne katılmayıp da (mâzeret uydurarak) yalan söyleyenler hakkında, hiç kimse için kullanmadığı ağır sözleri vahyederek şöyle buyurdu:

«…Onlardan yüz çevirin, çünkü onlar necistirler...» (et-Tevbe, 95)”[8]

* * *

Bu üç sahâbî, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile bütün gazvelere katıldık­ları hâlde, sadece bir gazveden geri kaldıkları için bu kadar ağır bir cezâya dûçâr oldular. Bu hâ­dise, mâzeretsiz bir şekilde emr-i bi’l-mârûf ve nehy-i ani’l-münker’in ve Allah yolundaki tevhid mücadelesinin dışında kalanlara ne büyük bir îkazdır.

Hakîkaten ne ibretlidir ki, bir insan, sahâbe sıfatını hâiz bulunacak, İslâm’ın en zayıf zamanında başta Bedir olmak üzere birçok muhârebelere iştirâk edip ölümle yüz yüze gelmiş olacak, sonra da Tebük gibi meşakkatli, fakat muhârebesiz bir sefere mâzeretsiz katılmamaktan dolayı bu derecede ağır bir muâmeleye mâruz kalacak!.. Bunda akıl ve iz’ân sâhipleri için ne müthiş bir ders ve ibret ile birlikte ne korkutucu bir mânâ mevcuttur. Her devirde olduğu gibi zamanımızda da İslâm’ın galebesini sağlamak için bir mücâdele vermek îcâb ettiği dikkate alındığında, bu mücâ­delede çeşitli sebeplerle ağır davranıp ihmalkârlık gösterenlerin durumları ne hazindir! Bedir Gazvesi’nde bulunup Bedir gâzîsi olanlar, böyle bir ihmâli bu derece pahalı öderlerse, ya bizim gibi insanların hâli nice olur, diye düşünmek ve Allâh Teâlâ’nın emri mûcibince sâdıklarla beraber olmaya gayret etmek lâzımdır.

Allah Teâlâ, mü’minlerin dâimâ müsbet tesirlere muhâtab olmaları ve menfî tesirlerden korunabilmeleri için “sâdıklarla berâber olmalarını” emretmiştir. Îmanlarında, ahitlerinde, hak dîne olan bağlılıklarında, gerek niyet, gerek söz veya fiil olarak, yani her hususta doğru ve dürüst kişilerle beraber olmayı, onlarla yakınlık kurmayı, onların tarafını tutmayı, hâsılı onlardan ayrı kalmamayı emretmiştir. Yeryüzünün gönle dar gelmemesi, vicdanların sızlamaması ve Allâh’ın azâbından kurtularak O’nun rızâsına nâil olabilmek için bu zarûrîdir.

Bu emrin Tebük Gazvesi’nde, yani zorluk seferinde vâkî olması oldukça mânidardır. Sadece rahatlık zamanlarında değil, sâdıklar meşakkatlere katlanırken ve Allah yolunda cihâda giderken de onlarla birlikte olmak lâzımdır. Sâdıkların katlandıkları zorluklara göğüs germek, onların izinden gitmek, gerilerinde kalmamak gerekmektedir.

Umûmiyetle Tebük Seferi hakkında nâzil olan Tevbe Sûresi’nde, ağırlıklı olarak Allah yolunda mal ve nefisle cihâdın ehemmiyeti üzerinde durulur. Zîrâ mal ve canla cihâd müslümanların dindeki sadâkatlerinin en büyük delîlidir. Bu aynı zamanda mü’min ile münâfık arasındaki farkı da ortaya koyar. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Allah, mü’minlerden, canlarını ve mallarını, kendilerine (verilecek) Cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. (Bu) Tevrat’ta, İncîl’de ve Kur’ân’da Allâh’ın kendi üzerine aldığı bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O hâlde O’nunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin! İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” (et-Tevbe, 111)

Sâatü’l-Usre/Zorluk Seferi Tebük’ten anlaşıldığına göre, bir müslüman, aslâ rahata ve zevk u safâya meyletmemeli, karşılaştığı her türlü zorlukla mücâdele ederek Allah yolunda ilerlemekten geri kalmamalıdır.

 

Netice

İşte bütün bu misaller; bize nefis cihâdımızı kazanmak için yaptığımız hataların farkına varmamızın, hemen tevbe ve istiğfâra yönelerek istikametimizi düzeltmenin ne denli ehemmiyetli olduğunu gösteriyor. Ama bu istiğfar hiç kimsenin bize af hususunda yardım edemeyeceğini bilerek ve hissederek, sadece Allah’a yönelmek suretiyle olmalıdır. Zira bu üç sahâbî, Peygamber Efendimiz’e:

“-Bizim için istiğfâr et!” demişler, Peygamber Efendimiz de:

“-Allah’tan sizin hakkınızda emir gelmedikçe, istiğfar etmeyeceğim!” buyurmuştur.

Hâdisenin bu kısmı da ayrıca çok ibretlidir. Allâh’ın izni olmadan, Peygamberin şefaati bile söz konusu değildir! Af etmek ve istiğfârı kabul etmek, sadece Allâh’a mahsustur. Peygamber’in bile, Cenâb-ı Hakk’a karşı işlediği bir kusurdan dolayı, bir kulu affetmesi mümkün değildir.

Yine âyet-i kerîmede bildirildiği üzere, nefis cihâdımızı kazanabilmemizin en önemli şartı, sâdıklarla, yani iyi arkadaş ve sâlih amel sahibi kimselerle beraber olmaktır. Zira sadece gâfillerden ve günahkârlarlardan veya kahır mekânlarından uzak kalmak da yetmiyor. İnsan nefsiyle de yalnız başına kalmamalıdır. Çünkü yalnız kaldığı zamanlarda da aslında tek başına değildir. Nefis ve şeytan hemen yanı başındadır. Ve onu Hak yolundan ayırmak için her türlü vesveseyi verecektir. Bu yüzden İslâm’da ictimâîleşmek çok önemlidir. Müslümanlar, yine bu sebeple birbirine zimmetlenmiş ve “emr-i bi’l-mâruf” ile birbirini temizlemeye sevk edilmiştir.

Rabbimiz, son nefese kadar devam edecek nefis cihâdımızda hepimize yâr ve yardımcı olsun. Bize, rızâsını kazanmak hususunda muvaffakiyetler nasip etsin! Âmîn.


[1] Bkz. el-Hicr, 99.

[2] İbn-i Hişâm, IV, 172; Vâkıdî, III, 994.

[3] Buhârî, Meğâzî, 78.

[4] Buhârî, Enbiyâ, 17; Tefsîr, 15/2; Müslim, Zühd, 39.

[5] İbn-i Hişâm, IV, 174; Vâkıdî, III, 998.

[6] Süyûtî, II, 73.

[7] Tebük Seferi hakkında daha geniş bilgi ve kaynaklar için bkz: Osman Nûri Topbaş, Hz. Muhammed Mustafa -s.a.v.-, c: II, sh: 472-499.

[8] Buhârî, Meğâzî 79, Vesâya 16, Cihâd 103; Müslim, Tevbe 53, Müsâfirîn 74.

Yorum Yazın