Kuzu Ulumak

0
Kuzu Ulumak

 

Günün birinde güzel bir genç kız, sevdiği adamla evlenir. Aynı evde eşi ve kayınvâlidesi ile yaşamaya başlar. Eşiyle çok mutludurlar, fakat zaman içinde kayınvalidesiyle geçinememeye başlarlar.
Kişilik farklılıkları sebebiyle her gün tartışmalar yaşanır. Birinin önemsediği şeyi diğeri kayda değer bulmaz ve huzursuzluk sürüp gider...
Annesi ve eşi arasında kalmaktan çok huzursuz olan evin beyi de bu durumdan sıkılmış, eviyle bağlarını yavaş yavaş koparmaya başlamıştır.
Hayatı günden güne çekilmez hâle gelen gelin hanım, bir şeyler yapması gerektiğini düşünerek eski tanıdığı olan aktarın yolunu tutar. Niyeti, burada hazırlattığı karışımla kayınvâlidesini zehirlemektir. Yaşlı ve bilge olan aktar, gelin hanıma bu karışımı vermeden önce, ona çok önemli bilgiler verir.
“-Bu karışımı, üç ay boyunca kayınvâlidenin yemeğine koymalısın. Kimsenin şüphelenmemesi için de bugünden itibaren ona çok iyi davranmalı ve özellikle tatlı dilli olmalısın. Yoksa onu senin zehirlediğin anlaşılır.” demiş.
Karışımı alan gelin hanım, biraz sevinç, biraz da korku ile evinin yolunu tutmuş. Bilge aktarın sözlerini kulağına küpe yaparak, yapmacık bir sevgi ve alâka ile kayınvâlidesinin yemeklerine karışımı yavaş yavaş ilâve etmeye başlamış.
Gelininin tatlı dili, güler yüzüyle beraber günden güne değişen kayınvâlide hanımın yüreği de ona karşı sımsıcak bir hâl almış. Artık onu gelini değil, evlâdı olarak görmeye ve ona her seslenişinde, “Yavrucuğum!” demeye başlamış. Evin beyi de koşa koşa evine geliyor, hayatları güllük gülistanlık devam ediyormuş.
Kısa zamanda cennet bahçesi hâline gelen bu evde, üç ay göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş. Bu zamanın sonunda kayınvâlidesinden kurtulacağı için rahatlayacağını düşünen gelin hanımı bir endişedir kaplamış. Zira zaman içinde kayınvâlidesini sevmeye başlayan gelin hanım, asıl isteğinin ondan kurtulmak olmadığını anlayıp aktarın yolunu tutmuş. Ve ona, kayınvâlidesini artık annesi kadar sevdiğinden bahsedip yemeklere koyduğu zehrin bir panzehri olup olmadığını sormuş. Bilge aktar ise gülümseyerek:
“-Evlâdım, ben sana zehirleyici bir karışım vermedim. Zehir de, panzehir de senin dilindi. Sen tatlı dilli oldukça o da sana karşı değişti. Sadece bunu görmeni sağladım. Yapmacık olarak gösterdiğin sevgi, zaman içinde kayınvâlidenden gördüğün mukabeleyle gerçeğe dönüştü.” diyerek onu evine yollamış.
Tıpkı bu hikâyede olduğu gibi, sevgisini gösterecek taraflar farklılık gösterse de istisnâlar hâricinde neticede hep aynı olacaktır. Güler yüz ve tatlı dille yanaşan kimseye, karşı taraftan mutlaka bir yumuşaklık gelecektir. Fakat bunun için öncelikle bakışımızı ve düşüncelerimizi güzelleştirmeliyiz. Nazarımızı, karşımızdaki kişinin gelin veya kayınvâlide olduğuna değil, öncelikle insan olduğuna çevirebilirsek o zaman güzel bakıp güzel düşünebiliriz.
Bunu sağlamak için de toplum olarak bir şuuraltı temizliğinden geçmemiz gerektiği düşüncesindeyim. Küçük yaşlardan beri bizlere gerek medyadan, gerekse çevreden aslında ifade edilişinde bile kabalık yatan “Kaynana” fikri işlenmiş ve daha saygıya lâyık olan “Kayınvâlide” figürü rafa kaldırılmaya çalışılmıştır. Böylelikle gelin hanımın “evlâtlığı”, kayınvâlidenin de “analığı” yavaş yavaş kalplerden silinmiş ve bir rekabet ortamı oluşturulmuştur.
Oysa tarihimize dönüp baktığımızda, padişahların yanında, sözü en az oğulları kadar kıymetli vâlide sultanlar görürüz. Bu hanımlar, sadece oğulları tarafından değil, padişah eşleri tarafından da hürmete lâyık görülürdü. Büyükannelerinin bu şekilde sayıldığını gören şehzâdeler de büyüdüklerinde aynı davranışı, kendi annelerine gösterirlerdi. Sadece sarayda değil, her hânede anne, baş tacı yapılır ve gelin hanımlar zamanından evvel vâlide sultan olmaya çalışmazdı.
Günümüzde de aynı sevgi ve saygı ortamının olduğu evler, eminim ki vardır. Takvâya ulaşmış pek çok hanım için gelinler zaten evlât, kayınvâlideler de annedir. Fakat gerçek şudur ki, bu sayı gitgide azalmıştır. Artık namazlarını aksatmayan, örtüsüne son derece dikkat eden nice hanım için, kayınvâlideleriyle uzun uzadıya vakit geçirmek, hele de beraber yaşamak korkulu bir rüya hâlindedir. Bunun temel sebebi de hem şuuraltı kirliliğimiz, hem de genişleyen evlerimizin inadına, daralan gönüllerimizdir. Eski insanların evleri dar, fakat gönülleri genişti ve anne için evin baş köşesinde muhakkak yer ayrılmıştı.
Peki, günümüz insanını geçmişte tesellî aramaya mahkûm kılan, sanki bütün güzelliklerin eskiden yaşanıp bittiğine dair fikir yürütmesine sebep olan hâlin temelinde ne vardır?
Anadolu’da eskiden beri süregelen “Kuzu Ulamak” adında bir gelenek vardır. Yeni doğum yapan koyunların yavruları doğum sırasında ölür, bazen de koyunlar doğum yaparken öldükleri için kuzular annesiz kalırdı. İşte bu durumda ölen yavrunun derisi yüzülüp anası ölmüş kuzuya dikilir ve bu yavru, kuzusu ölmüş koyunun memesine verilir. Birinin annesi ölmüştür, diğerinin ise yavrusu. 
Koyun kuzuyu önce koklar, kendi yavrusunun derisi meme emmeyi bekleyen kuzuya dikildiği için, daha doğrusu aslında ona ait olmayan kuzu, kendi yavrusu gibi koktuğu için memesini emmesine izin verir.
Burada çok hassas bir nokta vardır. Aslında koyun, onu emenin kendi yavrusu olmadığını bilir, fakat kokusunun hürmetine onu emzirir. Nisyâna düşmez, hatır sayar, kıymet bilir.
İnsanın da kelime kökeninin nisyandan gelmesi, yalnız unutan değil, onun her an parçadan bütüne yönelen bir varlık olduğunu da göstermektedir. Parçalar birleştiği anda, aslında insan olmanın sebebi olan çatışmacı ruh hâli de yavaş yavaş ortadan kalkar. İşte eskilerin aynı çatı altında iki nesil birden yaşayabilme sebepleri de budur.
Çatıştıkları noktaları törpüleyebilmiş, anlaşmazlığa düştükleri durumlarda hatır bilmişlerdir. Gelin hanımlar, “eşlerinin annesi olması” hatırına bazı noktaları görmezden gelmiş, kayınvâlide hanımefendiler de “oğullarının eşi olması” ve hayat tecrübesinden mahrum olması sebebiyle her konuyu büyütmemişlerdir.
Zamanın hızla ilerlediği günümüzde koşturmacalarımız da arttı. Soluklanacak ve empati kurabilecek anlarımız yok denecek kadar az, ne yazık ki... Hayatımızdaki hareketliliğin sebep olduğu yorgunluk hâliyle, her olanı görmemeyi ya da nefsimize dokunabilecek her sözü işitmemeyi başaramaz olduk. Bu yüzden geçmişe döner oldu nazarlarımız…
Sanki o günlerin tozlu sayfalarını çevirdiğimizde mutlu olacakmışız gibi yâd ettik eski gelinleri ve kayınvâlideleri... Hâlbuki bu vasıfları, aynı sayfaların arasından çekip almak, şöyle bir tozlarını silkelemek hiç de zor değilken...

Dilek SAVAŞ

Yorum Yazın

Facebook