Kurban, Hakk'a Yakınlık Vesilesi Olsun

0
Kurban, Hakk'a Yakınlık Vesilesi Olsun

Gönül İkliminden İnciler

KURBAN, HAKK’A YAKINLIK VESÎLESİ OLSUN

 

Kurban; insanı tevekkül, teslîmiyet ve merhamette zirveleştiren, cimrilik ve mal sevgisinden kurtaran bir fedakârlık tâlimi. Gönülleri muhabbetle birbirine bağlayan, toplumda kardeşlik, yardımlaşma ve paylaşma duygularını geliştiren bir lûtf-i ilâhî. Cenâb-ı Hak tarafından bizlere zimmetli olan fukara ve gariplerin yaralı gönüllerine şifâ olabilmenin sevincini yaşatan, mânevî hazzına erdiren bir bayram.

“Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki, gökyüzündekiler de size merhamet etsin.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 58) hadîs-i şerîfinden hisse alarak, ilâhî merhamet ve muhabbet tecellîlerinden nasîb alabilmemizi sağlayan müstesnâ bir zaman dilimi. 

Hülâsa, Hakk’a yakınlığın müşahhas bir göstergesi kurban. Rabbimiz de, yakınlığına erebilmemiz ve kendisiyle “dostluk” iklimine kabul edilmemiz için, biz kullarından âdeta “kurbanlar” istiyor.

Rûhu’l-Beyân’da şöyle buyruluyor:

“Her kalp, Rabbi tanımaya, her nefis Rabbe hizmet etmeye lâyık değildir. Her iyi mal da Rabbin hazinesine lâyık olamaz. Ey kul, o hâlde eksiklerini gidermekte acele et! Elinde neyin varsa onunla, hiç malın yoksa nefsinle cömertlik et. Eğer hem malını, hem canını Allah yolunda harcama imkânın varsa ne güzel! Bak, İbrahim u malını misafirlere, vücudunu ateşe, oğlunu kurbana ve kalbini Rahmân’a verdi de onun bu cömertliği meleklerin hoşuna gitti. Allah da ona kendi dostluğunu ikram ederek:

«…Allah, İbrahim’i dost edinmiştir.» (en-Nisâ, 125) buyurdu.” (Rûhu’l-Beyân, II, 249)

Yani İbrahim -aleyhisselâm-, nasıl ki canını, malını ve evlâdını Hakk’a kurban etmekle kendisine Hak ile kurbiyyet/yakınlık şerefi lûtfedildi ise, bizim için de kurban, dâimâ İbrahim -aleyhisselâm- ile İsmail -aleyhisselâm-’ın fedakârlığını hatırlatmalı, bizler için de böylece bir kurbiyyet vesîlesi olmalıdır.

Bunun için de evvelâ, her varlıklı mü’minin kurban kesmesi îcâb eder. Zira Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin bu husustaki îkâzı çok dehşetlidir. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyuruyorlar:

“Bir kimse, mâlî imkânları müsait olduğu hâlde kurban bayramında kurban kesmezse, namazgâhımıza yaklaşmasın!” (İbn-i Mâce, Edâhî, 2)

Demek ki Allâh’ın lûtfettiği sayısız nîmetlere rağmen, -imkânı olanların- Allah için kurban kesmekten kaçınmaları, müslümana aslâ yakışmayan bir davranış ve büyük bir cimrilik alâmetidir.

Diğer taraftan, her ibadette olduğu gibi, kurban ibadetinde de riâyet edilmesi gereken birtakım edepler bulunduğunu unutmamak lâzımdır. Evvelâ, kesilecek hayvana rıfk ile muâmele edilmeli, yani yumuşak davranılmalıdır. Zira düşünmeliyiz ki, biz onun yerinde, o da bizim yerimizde yaratılabilirdi.

Sonra, kurban edilecek hayvan, kesileceği yere itip kakmak sûretiyle götürülmemelidir. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, koyunu kulağından çekerek kesmeye götüren bir kimseyi gördüğünde hemen müdâhale etmiş ve boynunun kenarından tutarak götürmesini istemiştir. (Bkz. İbn-i Mâce, Zebâih, 3)

Yine kurbanlığın gözlerini bağlamak gerekir. Bu davranış, gönüldeki merhamet ve derin hissiyatın bir neticesidir. Zira Efendimiz, bir gün kesmek istediği hayvanın gözleri önünde bıçağını bileyen kimseyi görünce bu duygusuz ve kaba davranışı sebebiyle o kimseyi; “Hayvanı defalarca mı öldürmek istiyorsun?!” buyurarak îkâz etmiştir. (Hâkim, IV, 257, 260/7570)

Kurban etini de üç kısma ayırmak müstehabdır. Üçte birini fukarâya, üçte birini âileye, üçte birini de konu-komşuya, dost ve misafirlere ikram etmelidir. Fakat âile efrâdı kalabalık olanlar, şayet ihtiyaç varsa bütün kurbanı ev halkına bırakabilirler. Ancak bu durumda da birkaç fakire sadaka vermek, güzel görülmüştür.

Çünkü müslüman, bütün mahlûkâta huzur tevzî eden, Dünya’nın her yerindeki din kardeşlerini kendisine zimmetli bilen bir rahmet insanıdır. Dolayısıyla yeryüzünde zulme, çilelere, açlık ve yokluğa mâruz kalan milyonlarca din kardeşimizin bulunduğu şu günlerde, İslâm kardeşliği imtihanından yüz akıyla çıkabilmek için, imkânlarımızın ulaşabildiği her yere yardım için el uzatmak mecbûriyetindeyiz.

Diğer taraftan kurbanda asıl mesele; “Canım kurban olsun Senʼin yoluna!..” sözünü samimiyetle söyleyebilecek derecede bir fedakârlık ufku kazanabilmektir. Tıpkı ashâb-ı kirâm gibi… Onların Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e nasıl ittibâ ettiklerini gösteren şu hâdise ne kadar ibretlidir:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, erkeklerin tavaf ederken Kâbe’nin etrafındaki ilk üç dönüşlerinde (şavt) daha heybetli yürümelerini istemişti. Buna da “remel” denilmekteydi.

Bir defasında Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-;

“Biz neden hâlâ bu remele devam ediyoruz ki? Çünkü vaktiyle biz, onunla (bizim zayıf düştüğümüzü söyleyen) müşriklere karşı güç gösterisi yapardık, (güçlü) görünmek isterdik. Hâlbuki Yüce Allah onları helâk etmiştir.” demiş, ancak hemen ardından;

“Ama biz, Hazret-i Peygamber’in yapmış olduğu bir şeyi aslâ terk etmek istemeyiz.” diye eklemiştir. (Buhârî, Hac, 57)

Yani sahâbe efendilerimiz, hikmetini bilsinler veya bilmesinler, Rasûlullah Efendimiz’in yaptığını gördükleri her şeyi hayatlarına aksettirebilmenin gayreti içinde olmuşlardır. Nitekim Cenâb-ı Hakk’ın bu hususta mü’minlere emri de bu minvaldedir:

“…Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da sakının…” (el-Haşr, 7)

Nasıl ki hac ayı geçtikten sonra hacca yönelmenin hacıya bir faydası yoksa, ömür tükendikten sonraki pişmanlıkların da hiç kimseye faydası olmaz.

Dünya, ezelle ebed arasında rûhun bir gurbet diyârıdır. Kurban bayramı günleri ise, sevinç ve ıztıraplarla dolu bu gurbet âleminde Rabbin kullarına ihsân ettiği sürûr günleridir. Bu sürûr günlerinde bir mü’mine yakışan ise;

Kimsesizlerin, sahipsizlerin yanı başında olarak gönüllerini hoş etmek ve Cenâb-ı Hakk’ın vermiş olduğu imkânları onların istifâdesine sunmaktır. Böylece, nazargâh-ı ilâhî olan bir gönül kazanabilmektir.

Mevlânâ Hazretleri Mesnevî’sinde buyurur:

“Eğer senin gönlün varsa, gönül Kâbesini tavâf et. Topraktan yapılmış sandığın Kâbe’nin mânâsı gönüldür.”

“Cenâb-ı Hak görünen, bilinen sûret Kâbe’sini tavâf etmeyi, kirliliklerden temizlenmiş, arınmış bir gönül Kâbesi elde edesin diye sana farz kılmıştır.”

Molla Câmî de şöyle der:

“Gönül al (çünkü gönül almak) hacc-ı ekberdir. Bir gönül, binlerce Kâbeʼden daha iyidir. Kâbe, Âzeroğlu İbrahim’in yaptığı binâdır. Gönül ise, Celîl ve Ekber olan Allâh’ın nazargâhıdır.”

Burada şu hususu da ifade edelim ki, hacca gitmek, mâlî ve bedenî bakımdan imkânı müsait olan her mü’mine ömründe bir defa farzdır. Hiçbir fazîletli davranış, o farz ibadetin yerine ikāme edilemez. Ârif zâtların ifadelerinde geçtiği üzere, gönlün Kâbe’ye ve gönül almanın da hacc-ı ekber’e benzetilmesi ise, bu güzel davranışın Allah katındaki yüksek değerini ifade maksadıyladır. Dolayısıyla bu ifadeleri yanlış yorumlayıp zâhirî farzları hafife alma gafletinden de titizlikle sakınmak îcâb eder. Kulluk hayatı ancak, zâhir ve bâtın bütünlüğü içerisinde kâmil mânâda yaşanabilir.

Şeyh Şiblî Hazretleri’nin haccetmiş birine, haccın kalbî âdâbına işaret ederek söylediği şu sözler de, bu mübârek günlerde bizler için çok ibretli bir ikaz ve irşad mahiyetindedir:

“Hacca niyet ettiğinde, bugüne kadar işlediğin mâsiyetlere/günahlara tevbe edip sırât-ı müstakîme yönelmediysen, hakikatte niyet etmiş olmazsın...

İhram için elbiseni çıkarırken bütün mâsiyetlerden de soyunmadıysan, hakikatte ihrâma girmiş olmazsın.

Hac için guslederken bu temizlik, sendeki mânevî kirleri ve kalbî illetleri de temizlemediyse, hakikatte temizlenmiş olmazsın...

Harem-i Şerîf’e girerken bütün haramları ve Hak’tan uzaklaştıran her türlü söz ve davranışı terk etmeye söz vermediysen, gerçekte Harem’e girmiş olmazsın...

Kurban keserken aşırı nefsânî isteklerini ve irâdeni Hakk’ın rızâsında yok etmediysen, gerçekte kurban kesmiş olmazsın...

Şeytana taş atarken içindeki cehâleti ve vesveseleri de taşlayamamışsan, sende ilim ve irfan hâsıl olmamışsa, hakikatte taş atmış sayılmazsın...

Kâbe’yi ziyaret vesîlesiyle sende ilâhî ikramlar arttı mı, gönlün huzur ve sürûr ile doldu mu? Zira hadîs-i şerîfte:

«Hac ve umre yapanlar, Allâh’ın ziyaretçileridir. Ziyaret edilenin, kendisini ziyaret edene ikram etmesi bir haktır.» buyrulur. Sen bu ikramı fark edemediysen, hakikatte ziyaret etmiş sayılmazsın...” (Bkz. İbn-i Arabî, el-Fütuhâtü’l-Mekkiyye, tahkik: Osman Yahya, Kahire 1986, X, 133-138)

Unutmayalım ki Cenâb-ı Hakkʼın bizim ibadetlerimize hiç ihtiyacı yoktur. Allâh’ın mülkünde yaşayan kulun, Allâh’ın emâneti olan malından, canından, bütün imkânlarından Allah için infakta bulunması, bir nevî onları Allah için kurban etmesi, Allâh’a bir ikram değil, bilâkis Allâh’ın o kuluna ayrı bir ikrâmıdır. Zira Cenâb-ı Hakkʼın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, fakat kulların Oʼnun rızâ ve muhabbetine, mârifetullah ve muhabbetullahʼtan nasîb almaya ihtiyacı sonsuzdur. Bu bakımdan bizler, hem Rabbimiz’e minnet ve şükran hisleri içerisinde sâlih ameller işlemeli, hem de Rabbimiz’in lûtfedip o amellerimizi kabul buyurmasını niyâz etmeliyiz.

Cenâb-ı Hak, idrâk edeceğimiz bu kurban bayramını, dâimâ yakın olduğunu bildirdiği kırık gönüllere de bayram ettirebilmenin huzuruyla ihyâ edebilmeyi, cümlemize lûtf u keremiyle ihsân eylesin…

Âmîn!..

Yorum Yazın