İsmi ile Müsemma

0
İsmi ile Müsemma

İSMİ İLE MÜSEMMÂ

(Merhûme Hâfıze Sevsevil Hanımefendi)

 

Vedâ Hutbesi’nde Rasûlullâh’ın ümmetine bıraktığı mukaddes emâneti küçük yaşta ezberleyerek ismi gibi “hâfıze” oldu, soyadı gibi sevdi ve sevildi. Ahmet Hamdi Topbaş’ın küçük kızı Hafize, sekiz yaşında kaybettiği babasından devraldığı mânevî mirasla, kayınpederi Ahmet Rüştü Efendi, ağabeyi Mûsâ Efendi ve yeğeni Osman Nûri Efendi Hazretleri’ne güzel ahlâk, cömertlik, merhamet ve tevâzûda layık bir ömür sürdü. 

 

“Li hamsetün utfî bihâ, harre’l-vebai’l-hâtima 

el-Mustafa ve’l-Mürtezâ, ve’bnâhümâ ve’l-Fâtima”[1]

 

Ahmet Hamdi Dedem, akşamları bir dizine kızı Hafize’yi, diğerine torunu Nükhet’i alıp duvarda asılı, “Pençe-i Âl-i Abâ”[2] anlatan bu beyti okur, sonra onlara da okuturdu.

Bir gün altı yaşındaki Hafize, arkadaşı olan yeğenine büfenin üzerinde bir şey göstermek istedi. Ona ulaşmaya çalışırken büfe, tabak, çanak indi yere… Dedem koşarak geldiğinde çocukları sağlam ve ağlaşıyor görünce rahatladı. Kırık eşyalar, altı kova doldurmuştu. Tebessüm ederek ikisine de can sağlığı diledi ve sekînetle ellerinden tutup bahçeye çıkardı. Vefatından önce büyük kızının hıfzını tamamladığını duyup memnuniyetinden sabaha kadar uyuyamayan dedem, pek düşkün olduğu ve “Mini mini Hâfizem!” diye hitap ettiği küçük kızının hâfızlığını göremeden Rabbine kavuştu.

Yetim Hâfize ve minik Âbidin’e, babalarının sıcaklığını aratmamıştı ağabeyleri, hassaten Mûsâ Amcam... Evine gitmeden her gün uğrardı onlara… Mektebe gitmeyen halama okuma-yazma öğretip yakînen ilgilendi. Şiirler verdi, ezberlemesi için. Safahat sohbetleri yaptılar. Yahya Kemal, Rızâ Tevfik okuyup tarihî ve tenezzüh mekânları gezdiler. Ağabeyinden aldığı eğitimle edebiyata düşkün halamın başucundan kitap eksik olmaz, son beş-altı yıla kadar en sevdiği şâir Mehmet Akif’ten ezbere ve duygu yüküyle beyitler okurdu. Özellikle “Bir Gece”yi… 

 

On dört asır evvel, yine böyle bir geceydi, 

Kumdan, ayın on dördü, bir Öksüz çıkıverdi! 

Lâkin, o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler, 

Kaç bin senedir, hâlbuki bekleşmedelerdi! 

 

Ahmet Hamdi Dedemin vasiyetiyle dokuz yaşında hâfızlığa başlayan Hâfize Halam, sabahtan akşama kadar hocasının evinde, iki metrekare halının dışına çıkmadan her gün ezber yapar, öğle saatlerinde sefer tasıyla gönderilen yemekleri yerdi. Yıllar önce Süleymaniye Câmii’nde tertip edilen hâfızlık cemiyetini, ablasının arkasında yürürken hissettiği coşkuyu hiç unutmadı ve iki sene boyunca Rabbinin âyetlerini ezberledi.

“O gün çınarların yaprakları, misafirleri karşılamak için daha görkemli, Süleymaniye’nin alemi, kutlu cemiyete tanık olacağı için daha parlak, minareler hâfız komşusuna ev sahipliği yapmaktan daha mağrur ve avlu kurrâ hâfızlarını ağırlayacağı için daha geniş görünüyordu. Kubbe, yarım ve çeyrek kubbelere kıvrılırken vitrayların oynak renkleri, payandalara yansıdı.”[3]

 

Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,

Giriyor, birbiri ardınca, ilâhî yapıya.

Tanrı’nın mâbedi her bir tarafından doluyor,

Bu saatlerde Süleymâniye târih oluyor.[4]

 

Bursalı Ahmet Rüştü Efendi’nin hâfız mahdumu Hakkı Sevsevil ve Hafize Halam ellili yıllarda evlendiler. Mıknatıs gibi birbirini çekti iki âile… Cenâb-ı Hakk’ın Ahmet ve Hümeyra’yla zenginleştirdiği yuvaları, altmış beş yıl sürdü.

Çocukluğumda aynı bahçe içinde yaşadığımız için onların evleri ikinci adresimdi. Yanında uzun vakitler geçirirdim. Gezmeden evine döndüğü zaman elbisesinin üzerine bir sabahlık alıp mutfağa girer, son anda hazırlayacağı kızartma, pilav, salata gibi işlerini ilâhî söyleyerek yapardı. Şehriyeli pilav pişirmesini ondan öğrenmiştim. Sofada hazırlanan masanın misafiri olduğum günler az değildi.

O zamanlar “ütü masası” diye bir şey yoktu. Yere önce bir battaniye üzerine temiz bir örtü yayar, tek ayağını altına kıvırıp diğerini ileri uzatır ve saatlerce ütüler, ben de yanında oturup eski-yeni anlattıklarını dinlerdim. En ilgimi çeken yönü, minik aynasını bir yere dayayarak gözlerine çektiği sürmesi, yay gibi kaşlarını düzeltip arkasına kondurduğu üç topuzunu ivedilikle yapıvermesiydi.

Evinin her yeri özel gelirdi bana. Bodrumdan korkardım. Salonun arkasında rafları lebâleb dolu minik yer, telefonun durduğu ara, yemek yenilen sofa, gıcırdayan muşambalı merdivenler, Türk filmlerinden fırlayan odası, Hümeyra Abla’nın pembe, Ahmet Ağabey’in mavi odaları… 

Muammer Ağabeyinin kızı Âdile, gelini olduktan sonra birbirleriyle arkadaş gibi huzurlu, neşeli vakit geçirdiler. Dünya hırsı taşımıyordu, ama her şeyle ilgiliydi. Gençleri arar, sorar, dertleriyle üzülür, duâ eder, olumlu telkinlerde bulunurdu. Mûsâ ağabeyinin gelini Bursalı Melek Hanım’a analık yapmış, evlerinde telefon olmadığı için kendi imkânlarını önüne sunmuştu. Doğum yapana, gideceği dâvete hediyesini hazırlar, kimseyi atlamazdı. Rebîülevvel ayında Efendimiz için okunan Mevlid esnasında, hocaların coşkusuna göre hazırladığı hediyeleri artırdıkça artırır, bayram ve kandilleri maaile ihyâ etmeye özen gösterirdi. Kandil kutlaması, kendi veya hangi evladının evindeyse oruçlulara göre yemek saati tanzim edilir; akşam namazı cemaatle kılınıp gecesine göre ibadetler yapılır, duâlar edilir, çoluk-çocuk, yaşlı-genç bu mânevî atmosferin bereketinden istifade eder, âile huzurunu iliklerine kadar hissederlerdi.

Kurban bayramlarında kahvaltı bizim evde yapılır, arefe günü oruç tutanlar, o sabah aynı niyetle kurban eti tadıncaya kadar ağızlarına bir şey sürmezlerdi. Bayram harçlıklarının kimden ve ne kadar geleceğini bilen çocuklar, ben de dâhil, değişmez bir adres olan halamın önünde, zümrütlü yüzüğünden alnımızın oyulması pahasına kuyruğa girerdik.

 Hakkı Dayımın seksenlerin başında Bursa Çağlayan Köy’de bir ev yaptırması üzerine yazları orada geçirmeye başladılar. İlk zamanlar, çocuk ve torunlarından ayrı kalmak, halama zor gelse de kocasının rızâsını üstün tuttu. Çamlık bir tepeye bakan, etekleri incir ağaçlarıyla süslü köy evi, yıllarca gelen giden misafirlerle doldu taştı. Kayınvâlidesi, kayınvâlidesinin kızkardeşleri, kendi anası, eltisinin annesi, çocukları, torunlarıyla bütün odaların dolduğu çekirdek âilesi, yeğenleri, kardeşi, ağabeyleri, yengeleri, görümcesi, kocasının kuzenleri… 

Elli kişi misafiri de olsa, her sabah on birde mushafını eline alır ve bir saat boyunca hatmini sürerdi. Bu durum ister köy evinde, ister şehir, ister umrede olsun hiç değişmez; sonra dünyaya dönüp misafirleriyle ilgilenir, onları bazen çamlığa pikniğe, bazen Kültürpark’a götürür, herkesin gönlünü hoş ederdi.

Akşamüstleri kapının önünden geçen dondurmacı ve peşi sıra bir tabur köylü çocuk onun siparişiyle nasipleneceğini bilirdi. Komşularına sık sık hediyeler dağıtırdı. Çeşit çeşit reçeller kaynar, tülbentlenip güneşin koynuna salınır, kışlık turşular kurulup domates sosları ve kompostolar kiloluk kavanozlara dizilir, daha sonra şehirdeki kardeş, yeğen ve torunlarına dönen misafirleriyle kasa kasa incir, şeftaliyle birlikte bu köy mahsulleri de yollanırdı. 

Âilesinin mânevi unsurlarını taşıyan, gönlü, sadrı geniş bir insandı. Dünya hırsı olmadığı için huzur sahibiydi ve etrafındakilere de huzur verirdi. Hâdiselere pozitif yaklaşır, ufak tefek şeyleri dert edinmez, idareli, neşeli, mutlu yönleriyle yakınlarını rahat ettirirdi. Girişteki oda, babaannem ve kayınvâlidesinindi. Devrân döndü. Odanın yeni misafirleri oldu. Meselâ Hakkı Dayımın kuzeni ve ablası, iki ay kadar uzun bir dönem kalırlardı. Eltisi Sıdıka Hanım, onunla geçirdiği yarım asırı şöyle anlatıyor: 

“-Her ânımız güzel geçti. Birbirimizi kırmadık, kırılmadık ve öf dahî demedik. Gelin geldiğim andan itibaren onu ablam bildim.”

Seksen İhtilâli’nde ben de halamın yanında köydeydim. Bir ay kadar kaldığımı hatırlıyorum. Büyükle büyük, küçükle küçük olmayı bilirdi. Hiç sıkılmazdım orada... İnşaat bitinceye kadar yandaki evin kiracısı oldular. Taşınma zamanı geldiğinde babaannem ve “küçükanne” diye hitap ettiğim halamın kayınvâlidesi yaşlarına rağmen kendilerine düşen vazifeyi ihmal etmeden ne gerekiyorsa yapıyor, “Delâil” ve “hatim” saati dışında, sebze ayıklayıp kolileri açıyorlardı. Köylüler, önceleri çekinseler de halamın misafirperverliği, güleryüzü sayesinde kısa zamanda alışıp onu kendilerinden biri olarak kabul ettiler.

“-Aaa Hafizânım!” diyen, kolunda bir sepet meyveyle çıkıp gelirdi.

Bu sene rahatsızlığı sebebiyle gidemediği Çağlayan Köy’ü dostlarıyla kırk seneye yakın ahbaplık yaptı. Onlar da halamı son yolculuğuna uğurlamaya koştular. 

O şehirde olduğu zaman da kapısını her çalana tebessüm ve ikramını eksik etmedi. Bir kaç gün üst üste gelmeyeni endişelenip aradı. Fakirle fakir, zenginle zengin olmayı bilse de kimseye farklı davranmadı. Kırk beş senelik emektarı Fatma Hanım hatırlarını şöyle anlatıyor:

“-Yıllardır yanınızdayım, güzel bir âile… Bir gün beni üzmedi, kalbimi kırmadı. Öyle tatlı dilliydi ki yorulsam, hâlim olmasa bile söyleyemez, iş yaptıkça yapasım gelirdi. Beni gözetirdi. Dâvet günleri bize duâ ederek güç verir, inanılmaz bir şekilde aynı gün temizlik, yorgan kaplama, yemek, börek açma hepsi bir arada çıkardı. Eşi-benzeri yoktu. Hiç sevmezdi yalnızlığı… «Geleni-gideni bana danışmadan ikramlayın!» derdi. Eli tespihli, ağzı duâlıydı. Kapıyı sık sık aşındıranı bile «Hoş geldin, ne iyi ettin!» diyerek karşılar, yüzü hiç değişmezdi. Kilolarca erzakla yapılan aşureyi apartman sâkinlerinin yanı sıra komşu dükkânlara gönderirdi. Yolda çalışan işçiler, karşı ve üst katlardaki komşuları, apartman görevlisi sık sık onun yemekleriyle nasiplenirlerdi. Teheccüdünü kat’iyyen geçirmez, seher vakti kalkar, sabah namazını kılıncaya kadar Rabbiyle beraber olurdu.”

 Torunlarının hepsine düşkündü, ama sevgisi marazî değildi. Kızlardan birine dört-beş yaşlarındayken şapkasıyla takım bordo bir palto alınmıştı. Hümeyra Ablaya:

“-Ben de beğendim, ama çocuk olsa bile alışmasın!..” diyerek kesmesini rica etmişti.

Ergenlik çağında yüzü gülmeyene usulca:

“-Yanıma gel, seni bir göreyim.” deyip avucuna para sıkıştırırdı.

Karyolalarının dibinde yer yatağındakine elini uzatıp, “Tut böyle uyuyalım!” diyen bir nineydi. Başka bir torunu:

“-Dedemle anneannemin arasında uyumayı seviyordum. Beni hoş tutar, sıcacık sevgisini hissettirirdi!” der, bir diğeri:

“-En çok sevenimi kaybettim.” şeklinde duygularını dile getirirdi.

Mûsa Amcamın Medîne’de ikâmet ettiği yıllarda ağabeyini ziyarete giden halam, kalacağı yere varmadan odasının ne yöne baktığını merak eder, Kubbe-i Hadra’yı ya da Uhud’u görüyorsa mutlu olurdu. Yanında götürdüğü Mahmud Sâmi Ramazoğlu Hazretleri’nin “Uhud Gazvesi” kitabını okuyup ağlar, dağa bakar ağlar ve Efendimizin mübarek sözlerini tekrar ederdi.

“-Biz Uhud’u severiz, Uhud da bizi sever…”

Birlikte olduğu torunlarına Hazret-i Hamza’yı, Hazret-i Zeyd’i anlatır ve yine ağlardı. Yanı sıra çok da neşeliydi. Mûsa Amcamı kıt kıt güldürür, her seferinde:

“-Vay ibibik, vay!” sözüne mazhar olurdu. Mübareğin aydınlık vechesi parlar, billur teni daha da berraklaşır, kardeşiyle vakit geçirmenin saadetini yaşardı.

Yeni doğan bebek, yaşlı, öksüz yetimlerin üzerinde onun ördüğü yelek, hırka ve battaniyeyi görmek vak’a-i âdiyedendi. Çok sevdiği, bir anlamda zevk alıp moral bulduğu, bir anlamda da hayra vesile olan örgü çantası, mushafı gibi ayrılmaz bir parçasıydı onun... Renk renk, çeşit çeşit yumaklar zaman içinde bir giysiye dönüşüp yediden yetmişe birinin üzerinde boy gösterirdi. Çocuklar sırt, göğüs ve kollarından ölçülürken kazak, atkı, bere ne sipariş verdilerse, heyecanla prova olur, bitip kavuştukları gün halamın sıcaklığını üstlerinde hissederlerdi. 

On yıl önce köyde düşüp kalça kemiğini kırmış ve yapılan ameliyatı müteakip dozu fazla kaçan bir ilaç sebebiyle vücudu tuzunu yitirmişti. Bu elîm hâdise neticesinden kalan tahribatla eski dengesine bir daha kavuşamadı. Sağlığında bazı şeyler ters gitmeye başlamıştı. Eski neşesi yoktu artık... İnsanların, sevdiklerinin, çocuklarının yanında olsa bile kendine, iç âlemine dönmüştü. Yedirmeye, dağıtmaya devam etti. Sevdiği televizyon dizilerini bıçakla keser gibi seyretmeyi bıraktı. Sâlih amelleri aynen devam etse de artık bu dünyada değil gibi yaşıyordu. Her cumartesi rutin olarak evi, çocukları ve torunlarıyla dolup taştı. Hâfize Halam onların varlığından çok mutlu,lakin yalnız Rabbi’yleydi. 

Yeğeni Osman Nûri Topbaş’a kutlu vazife devredildiği an, ismiyle hitabı bırakıp “Efendimiz” sıfatını ilâve etmişti. Arada ona telefon açarak:

“-Efendim söyleyin ne yapacağız, son nefes için duâ eder misiniz?” diyerek ölüm endişesini dile getiriyor, Üstadımız da onu:

“-Korkmayın halacığım, siz hâfız-ı kelâmsınız, cömertsiniz, yedirmeyi ikramı seversiniz.” diye tesellî ediyordu.

Son rahatsızlığındaki ameliyata, yoluna baş koyduğu Kur’ân’ın âyetlerine ve meşâyihe sığınarak girdi.

 Babamla her gün, bazen de günde birkaç defa telefonla konuşurlardı. Birbirlerine düşkünlükleri, ana-evlat gibiydi. Eskileri yâd etmeyi pek severlerdi. Hastalığıyla omuzları çöken babamın ağzından şu kelimelerin döküldüğünü duydum:

“-İsmiyle müsemmâ Hafizem, şimdi melekler gibi uçuyor musun!”

Ahmet Hamdi Dedemin on üç çocuğundan yaşayan tek evlâdı, gölgesine dahî muhtaç olduğum, canım babam Âbidin Topbaş! Rabbim ömrünüzü kavî îman, sağlık ve sıhhatle bereketlendirsin. Başımızdan eksik etmesin. Âmin!.. 

Kime gerekirse okuduğu hatimlerinden hediye ederdi. O gün yüzlercesi bağışlandı rûhuna, sel olup aktı. Babaanneme, dedemin vasiyetini dinleyip kendisini hâfız olması yolunda yüreklendirdiği ve elli yıl boyunca her Salı mukabelesini dinlediği için duâcıydı. Uzun yıllar Ramazan mukabelesi de okudu. Hıfzı kaviydi, Osman Nûri Topbaş Hazretleri bir âyet söylediğinde, hemen gerisini tamamlardı. Kur’ân-ı Kerîm’in tâcıyla şereflendi, ömrü boyunca onun ışığı, Peygamber Efendimiz ve Altın Silsile’nin rehberliğinde yaşadı.

Evinin kapısı yaşarken olduğu gibi açık, ayakkabılar üst katın merdivenlerine kadar dizilmiş... Apartmana girerken onu camda görüp sevinen komşuları, bugün öksüz kaldı. Torunlarının duâ kapısıydı o, lâkin bıraktığı mânevî mîras, en büyük lütuf… Köylüler kendilerinden biri olarak kabul ettikleri bu şehirli kadını tanımaktan mesutlar... Bebekler artık onun renkli patik ve yeleklerini giyemeden, sıcaklığını hissedemeden büyüyecekler. Hakkı Dayımın boynu bükük, mütevekkil ve sabırlı, ama altmış yıllık hayat arkadaşını kaybetmesinin hüznü gözlerinden okunuyor. Çocukları böyle bir anneye sahip olmaktan mutlu, bir o kadar da hicran içinde... Civardaki dükkânlar son aşûrelerini yediler.

Topbaş âilesi Hâfize Halasını, Sevsevil âilesi kıymetli gelinini ve dünya bir hâfız-ı Kur’ân’ı daha kaybetti.

Hümeyra Ablada vaktiyle çalışan ve halamın vefatına üzülen Özbek bir hanım, bir rüya görmüş:

“-Asansörün kapısı açıldı. Hâfize Teyze, bastonuyla usul usul bana doğru yaklaştı. Kapıdaki beyaz araba onu bekliyordu. «Nereye gidiyorsun, seni ziyarete gelmiştim!» deyince, «Hakkı Bey’e vedâ ettim, ağabeylerimle doğum gününe gideceğiz.» dedi. «Aaa hani siz öyle günleri kutlamazdınız!» dediğimde, bastonunu kaldırıp bana hafifçe vurdu. «Rebiül’l-Evvel ayı, Efendimizin doğum gününe, Efendimizin …» dedi.”

[1] Bu beytin mânâsı şudur:

“Hutame” denilen Cehennem ateşini söndürmeye, ancak şu beş şey kâfî gelirmiş: Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i sevmek, Hazret-i Ali -kerramallâhu vecheh-’i sevmek, Hazret-i Fâtıma -radıyallâu anhâ-’yı sevmek, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin -radıyallâhu anhümâ-’yı sevmek.

[2] Hadis kitaplarında yer alan bir rivayete göre, Peygamber Efendimiz, Ümmü Seleme Vâlidemiz’in evinde iken:

“…Ey Ehl-i beyt! Allah kusurlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak istiyor.” (el-Ahzâb, 33) meâlindeki âyet nâzil olmuş, bunun üzerine Rasûlullah, Hazret-i Ali, Hazret-i Fâtıma, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin’i abasının altına alarak: 

“-Allâh’ım, benim ehl-i beytim işte bunlardır; bunların kusurlarını gider, kendilerini tertemiz yap!” diye dua etmiştir.

Peygamber Efendimiz’le birlikte abaya bürünenlerin sayısı “beş” olduğundan, bunlar “Hamse-i Âl-i Abâ” veya “Pençe-i Âl-i Abâ” diye anılmışlardır. Halk arasında “Hazret-i Fâtıma’nın eli” olduğu düşünülen sembolün asıl mânâsı yukarıda zikredilendir.

[3] Sare Çizmecioğlu, “Ayın Parlak Zamanı”.

[4] Yahya Kemal Beyatlı, Süleymaniye’de Bayram Sabahı.

Yorum Yazın