İslamofobi

0
İslamofobi

Bir Yumruğun Düşündürdükleri ve

İSLAMOFOBİ

 

Ekim ayının ilk haftalarında bir boks müsabakası düzenlendi. Taraflardan biri müslüman, diğeri hıristiyandı. Bu, son derece normal, tabiî bir müsabakaydı. Yalnız, müslüman boksörün rakibi, onu hor görmüş, dînine, babasına ve değerlerine küfretmiş, hakaretler yağdırmıştı. Müslüman boksör son derece sâkin, huzurlu ve kararlı çıktı sahneye… Müslümana yakışan bir vakar vardı yüzünde, oyununda, yumruklarında hattâ…Bir derdi vardı onun, bu dertle çıkmıştı ringe.

Maçın sonunda müslüman boksör:

“-Elhamdülillah, elhamdülillah, biliyorum nefret ediyorsunuz bu sözden… Ama elhamdülillah!” diyordu… Maçı sadece kazanmamış, müslümanlara da bir mesaj vermişti…

 

“Fobi” ile Anılan Tek Din

“İslamofobi” bir korku terimidir. İnsanın fobileri vardır. Karanlık, yükseklik, yalnız kalmak… Misaller artırılabilir. Lâkin dünyada yankı bulan İslamofobi, “İslâm’ın yayılmasından ve müslüman varlığından duyulan rahatsızlık fobisi”dir.

Rahatsızlık, sadece basit bir rahatsızlık olarak kalmaz; kıskançlığı, tahammülsüzlüğü, dışlamayı, hor/hakir görmeyi, şiddeti, karalamayı, yalan ve iftirayı, kini ve nefreti de içinde barındırır.

“Bu korku neden kaynaklanır ve hattâ niçin nefrete dönüşür?” derseniz, hıristiyan dünyanın müslümanlardan korkusu Haçlı Seferleri’ne kadar dayanır. Haçlı seferleri, tarihteki yerini almış olsa da “haçlı rûhu” asırlara meydan okurcasına canlılığını ve öfke politikasını korumaktadır.

 İslamofobi denilen korku, siyasetten günlük hayata, spordan medyaya, sosyal ağlardan toplumsal ilişkilere kadar, husûsiyle Batı’nın, genelde ise bütün dünyanın güncel bir meselesidir. Aslına bakılırsa, belki müslüman olmayan toplumların İslamofobik düşünceleri, müslümanların yahut “adına” müslüman denilen provokatörlerin tutumlarıyla irtibatlıdır. Esasında bu İslamofobi denilen şey, Hayber yahudilerinin kalelerine sığınıp günlerce çıkmamasıyla eşdeğerdir. Zira aynı millet, asırlar boyu tüm Avrupa’yı dolaşmış, gittiği coğrafyalara “korkaklığı” mîras bırakmıştır. İnsan, tanımadığı şeyden korkar, Korktuğu şeyi de tanımaya cesaret edemez.

 

İslamofobi Bir Kurgudur

İslamofobi, Batı dünyasının kendi kurguladığı, kendi sahnelediği ve sonra da gerçekliğine inandığı bir sinema filmine dönüştü. Bir gün filmdeki korkunç yaratık, gerçek olup insanların arasına dalacakmış gibi… Aktörler kimi zaman intihar bombacısı oldu, kendini patlattı. Metroda, caddelerde, istasyonlarda, hava alanlarında…

Bir zamanlar 11 Eylül sahneye kondu, saldırganlık ile müslümanlık eşitlendi. DEAŞ gibi İslâm’la alâkası olmayan örgütler, müslümanların başına musallat edildi. Hedef yine müslümanlar ve İslâm Dünyası’ydı. Boğaz kesme videolarında başrol verilen oyuncular, tam bir İngiliz aksanıyla konuşuyordu. İyi yetiştirilmiş, belli bir gayeye hizmet eden timlerdi bunlar…

Sinema filmleri gerek konusuyla direkt, gerekse verdiği subliminal mesajlarla dolaylı olarak İslâm’ı terörle, şiddetle, geri kalmışlıkla eşdeğer tutmaya devam ediyordu.

Kur’ân-ı Kerîm gözler önünde yakılıyor ve sosyal medyaya servis ediliyordu. Müslümanlar sosyal medya hesaplarında zanlılara ağır hakaretler yağdırsa da müslüman dünyada birlik olup karşı koyan yoktu.

Zaman zaman Avrupa’da camiler kundaklanıyor, imamlar ve din görevlileri saldırıya mâruz kalıyor, câmilerin posta kutularından faşist ifadelerle dolu hakaret ve tehdit mektupları çıkıyordu.

Avrupa insanını bu denli faşist ve saldırgan olmaya iten, onların iç çatışmaları ve düşmanlıkları olduğu kadar “göçmenlerin”, dolayısıyla müslümanların tutumlarıydı biraz da... “Göçmen” demek, “müslüman” demekti Avrupa’da... Yıllarca iş gücü olarak görülmüşlerdi. Ülkelerinin fakir, işsiz, tutunamayan insanlarıydı. Gel zaman git zaman Avrupa’da çoğaldılar, evlâtları, torunları oldu, kaç nesil birden arttılar Avrupa’nın yerinde sayan nüfusuna inat… Artık iş gücü değillerdi; işveren, mecliste senatörlük yapan, okuyan, temsil kabiliyeti olan insanlar çıkarıyordu bu müslüman göçmenler... Dil problemleri de kalmamıştı, o eski nesil gitmiş, yeni bir nesil çıkmıştı içlerinden…

İşte bu durum, çok zor geldi Batı toplumuna...

“-Bizim ekmeğimiz ve suyumuzla beslenip bize karşı müslümanca bir tavır içine girmenize müsaade edemeyiz!” diyorlardı artık...

Bunu da şimdilerde direkt söyleseler de yıllarca müslümanları ve İslâm’ı yıpratmaya çalışarak yaptılar. Kurgular, senaryolar ve medya gücüyle propagandalarına yıllar boyu devam ettiler.

“Karikatür krizi” yahut krizleriyle müslümanların sabırları defalarca denendi. Öldürülen karikatürist için herkes saygı duruşuna geçti. Hatırlanırsa artık herkes “Charlie” idi, Türk medyasının (!) bütün kodamanları dâhil…

Ülkemizde yayın yapan, bu toprakların yetiştirdiği gazetecilerin pek çoğu yabancı medya kanallarının Türk versiyonu olarak yayınlar yaptılar, yapmaya da devam ediyorlar. Evvelâ içimizdeki İslâm düşmanları, İslâm’ın ne olduğunu, nasıl bir din olduğunu idrâk edemediler. Söylenen yalanlara, kurgulara, hikâyelere inandılar yahut inanmak istediler. Çünkü bu zihniyetle yetişmişlerdi. Çünkü böyle davranırlarsa “ekmek vardı!” Belki de etrafındaki müslümanlar, müslüman vakarını, nezaket ve zarâfetini sergileyecek hâl ve tutumlar içinde olmamışlardı. İşin bir de bu yönü vardı.

 Ya da birileri şuurlu olarak müslümanları farklı gösterdi onlara… Belki de etraflarında negatif yüzler olmuştu müslümanım diyen… Adam hile yapmış:

“-Müslümanım!” demişti.

Hanım teyze gıybetin, dedikodunun dibini bulmuş, sonra kalkıp namaz kılmıştı.

Çocukken İmam Amca onları sopayla kovalamış, Allah ile korkutmuş, Kur’ân’dan soğutmuştu.

Anne-babaları yahut akrabaları, bilmemekten kaynaklı:

“-Allah taş yapar, Allah yakar, Allah seni Cehennem’e atar…” diye sadece korku dolu sözler söylemiş, Allâh’ı yanlış tanımış ve tanıtmışlardı. Hattâ belki bu anlayışa Allâh’ı tanımak bile denmezdi.

Okulda din dersi hocası, giyim-kuşamına dikkat etmeyen, gündemden uzak, câhil, otoritesi zayıf, kıt not veren bir görüntü çizmişti.

Çarşı-pazar esnafı, Allâh’ı dillerinden düşürmez, ama eksik tartardı, yalan dolanla iş yapar, müşteri kandırır, kazancına haram karıştırırdı.

Babasının ticaret yaptığı esnaf-sanayici takımı, câmi cemaatiydi, ama karşılıksız çek yazanı da vardı içlerinde, vâdesi dolduğu hâlde borcunu ödemeyen de… Telefonda çocuklarına, “Babam evde yok!” yalanını söyleten de…

Bir kere bu müslüman tâife, müslümanlığın hakkını veriyor muydu, bir müslüman duruşu sergiliyor muydu ki, örnek alınacak bir hâlleri olsun?!

Türk edebiyatının “saygın” (!) yazarları; imamları, namazı, dindarları, başörtüsünü, dînî değerleri aşağılamaya, küçük göstermeye, ötekileştirmeye zaten hep devam ettiler. Bu akım, bu moda üzerine kurulmuştu âdeta... Cinci hocalar, başı takkeli, eli tesbihli sapık tipli kimseler; sinema ve tv filmlerinin bir numaralı alay konusu olmuştu. Hattâ alay konusu değil, mizah kahramanları… Her mizah programında göbekli, kaba saba, Türkçeyi lehçeyle konuşan bir “hoca” yok muydu?

Onlar inadına İslâm’ı ve müslümanları hep dar pencereden görmüştü, ama müslümanlar da o pencereyi açmanın ya da perdeleri aralamanın yoluna hiç gitmemişler miydi?

Allah Rasûlü’nün ahlâkı Cuma hutbelerine, vaaz metinlerine yazılmıştı da evvelâ vaaz edenler bu ahlâkı uygulamışlar mıydı?

Batı’ya, Çin’e, Rusya’ya, Amerika’ya karşı Osmanlı’dan sonra bir müslüman duruşu sergilenebilmiş miydi? Onlar gibi giyiniyor, onların hayat tarzını benimsiyor, yediğimize içtiğine dikkat etmiyor; lüks ve israfta yarışıyor ve her fırsatta kendilerine “Müslümanım!” diyordu bu toplumlar... İşte şimdi vakit, çuvaldızla tanışma vakti...

Yorum Yazın