İslam'dan Neden Korkarlar?

0
İslam'dan Neden Korkarlar?

İSLÂM’DAN NEDEN KORKARLAR?

 

“İslamofobi” kelimesini son yıllarda çok duyar olduk. “İslâm korkusu” demek olan bu kelime, kasıtlı olarak gündemde tutulmakta ve toplumun şuuraltına âdeta “İslâm’dan korkulması gerektiği” duygusu pompalanmak istenmektedir.

Bazı kaynaklarda bu ifâdenin köklerinin İspanya’nın (Endülüs’ün) müslümanlar tarafından fethedildiği zamanlara kadar uzandığı kaydedilmiştir. Ama günümüzdeki mânâ ve kullanılış şekli, çok daha yakın hâdiselerle irtibatlıdır. Komünizmin çöküşüyle kendisine yeni bir “rakip” ve “düşman” arayan Kapitalizm, önce İslâm’ı korkunç gösterecek kelimeler türetmiş, sonra da buna uygun modelde “müslüman tiplerinin” ortaya çıkması için elinden geleni yapmıştır.

Başka bir ifâdeyle Batı, saldıracağı düşmanı, önce kendi eliyle inşa etmiş, sonra da ona karşı topyekûn bir harp başlatmıştır. Önce 1979 İran İslâm Devrimi ve Afganistan savaşı, ardından İran-Irak Savaşı, 1991 yılı Körfez Savaşı ve nihayet 11 Eylül 2001 yılında Amerika’daki İkiz Kulelere yapılan saldırı, bu “korkunç”, “radikal”, “köktendinci”, “fanatik” ve “terörist” müslümanları (!) türetmek için oldukça kullanışlı fırsatlar vermiştir.

 Aslında Batı’nın İslâm’dan korkması, söyledikleri gibi İslâm’ın terörizme yol açacak fikirlere sahip bir din olması yüzünden değildir. Aksine İslâm, terörün her türlüsüne açıkça cephe almış; masum her canı korumayı şiar edinmiştir. Zaten Batı, teröristlerden ve terörizmden de korkmaz; çünkü açıktan ve resmî kanallarla dünyanın pek çok yerinde terörizmi örgütleyen, finanse eden ve kendi emellerine hizmet etmesi için kullanan, bizzat kendisidir.

Batı, İslâm’ın terör üreten bir yapıya dönüşmesini ister, bunun için her türlü fedakârlığı (!) seve seve kabullenir. Zira bu sayede İslâm’ın huzur ve barış veren gerçek sesinin insanlara ulaşmasını engellemiş olur. Yine bu sayede Avrupa’daki inanç boşluğunu, kiliselerin yalnızlaşmasını, ahlâkî ve insanî çöküşü örtbas eder ve belki bir ümit, İslâm’a yönelen geniş kitleleri, bu büyük tehlikeden (!) vazgeçirmiş olur.

Evet, İslâm’dan korkmalarının gerçek sebebi, onların veremediği hayat enerjisini, mutluluk iksirini; İslâm’ın insanlara sunmasıdır. Ve her türlü karalamaya rağmen insanların kitleler hâlinde İslâm’a yönelmesi, “Batı’nın İslâm’dan korkmasına” sebep olmuştur.

Çünkü İslâm, onların kurmuş olduğu câhiliye anlayışlarını ve sömürge düzenlerini yerle bir edecek tek nizamdır. Çünkü İslâm, onların din olarak bağlandıkları değerlerin ne kadar boş, ne kadar yıkılmaya mahkûm, büyük bir mantıksızlık ve çürüklük içinde olduğunu ortaya koyan yegâne ve hakikî ilâhî nizamdır. İnanç, ahlâk, ibadet ve muâmelât esasları açısından ne kadar mukayese edilemez bir noktada olduklarını yakînen bilmektedirler. İslâm’ın sadece teoride değil, yüzyıllarca uygulanmış ve insanlığa ancak “huzur ve mutluluk” getirmiş alternatif, dipdiri, fıtrî/insanî, âlemşümûl bir dünya nizamı vaad etmesi de Batı’yı ürkütmektedir.

Batı, kendi çökmüş anlayışlarının, kokuşmuş ahlâk ve sistemlerinin “insanı”, “canlıları” ve “kâinâtı”; kısaca “harsı” ve “nesli” nasıl yok ettiğine şâhit oldukça; İslâm’dan ürkmektedir. Çünkü İslâm, insanı korumayı gâye edindiği kadar, Allâh’ın emâneti olarak verilmiş kâinâtı da koruyacak nice esaslara sahip yegâne ilâhî nizamdır.

Batı günden güne erimektedir. Âile bittiği için, her türlü maddî teşviklere rağmen insanlar çocuk sahibi olmak istememekte ve nüfus “yaşlanmakta”dır.

İbadethâneler, kiliseler boşalmakta; insanlar “dîne” ve “din adamlarına” olan bağlılık ve hürmetlerini kaybetmektedirler. Bu yüzden muharref ve bâtıl dinlerin hepsi, İslâm’a -açık veya gizli- büyük bir savaş açmış durumdadır. Buna içinde yaşadığımız şu günler, canlı bir şâhittir. İnsanlığa “rahatlama ve huzur” vaad eden Budistlerden tutun da, Tanrı’yı millîleştiren ve tekellerine alan yahudilere, kendilerinin merhamet ve hoşgörüsünü her fırsatta dile getiren hıristiyanlara; ateizme/komünizme gönül vermiş devletlere kadar hepsi müslümanlara cephe almış durumda ve âdeta gizli bir ajandayla sistemli bir savaş yürütmektedirler. Bugün dünyanın hemen her bölgesinde bu saldırının çeşitli tür ve seviyelerde izlerini görmek mümkündür.

Bütün bunlar bize Peygamber Efendimiz’in buyurduğu üzere, “küfrün tek millet” olduğunu göstermektedir. Adı ve inancı ne olursa olsun hepsi, hak din İslâm’ın varlığından rahatsızdır ve bu hâl, kıyamete kadar devam edecektir. Çünkü bu dünya, hak ile bâtılın yarıştığı, hattâ savaştığı bir dünyadır. Ve biz bunun için “imtihan” olmaktayız.

* * *

“İslamofobi” yani “İslâm korkusu” ya da hakkın bâtıla üstün gelmesinden korkma; peygamberlerin gönderildiği her toplulukta görülmüştür. Allah katından gelen ve peygamberlerin dilinden insanlara ulaştırılan hak din; her devirde kâfirlerin elebaşlarını korkutmuştur. Çünkü onlar, insanlar üzerinde kurdukları baskı ve sömürü düzenlerini kaybetmekle yüz yüze gelmişlerdir. İnsanları, “Allâh’a kul olmaktan çıkarıp kula kul hâline getiren her sistem”, İslâm’ın çağrısıyla büyük bir korkuya kapılmıştır. Bu, buzun, Güneş ışıklarını görünce eriyip gitme korkusudur. Bu, hak geldiğinde, bâtılın yok olup gitme korkusudur.

Mûsâ -aleyhisselâm- Firavun’un sarayına gittiğinde, İbrahim -aleyhisselâm- Nemrud’u Allâh’ın dînine dâvet ettiğinde, Hazret-i Îsâ insanları İncil’e davet ettiğinde zâlimler nasıl titremişse, Peygamber Efendimiz Mekke’de “Lâ ilâhe illâllah!” dediğinde, Roma da, Sâsânî İmparatorluğu da öyle korkmuştur. Müslümanlar Medîne’ye hicret ettiğinde, orada meskûn yahudiler nasıl korkmuşsa, tarih boyunca müslümanlarla karşı karşıya gelenler de hep aynı korkuyla korkmuştur.

İslâm onların canlarına, mallarına, dinlerine, çocuklarına, âilelerine, ticaretlerine, hattâ içkilerine, bazı günahlarına karışmadığı hâlde; onlar İslâm’dan neden korkmuşlarsa, bugün İslâm’dan korkanlar da aynı sebeple korkmaktadırlar. Zira Güneş çıkınca gölgeler kaybolur. Habis ruhlu insanlar, temizlerin aralarında gezmesinden rahatsız olurlar; içlerinden “temizleri” çıkarmak isterler.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, müslümanların “Allah!” demesinden korkan bu insanlarla önce konuşmuş, onların gönüllerine ve zihinlerine ulaşacak yollar aramıştır. Ama duymak istemeyenden daha sağır, görmek istemeyenden daha kör kimse yoktur. İnsanın kalbi katılaşmaya başlayınca, taştan, kayadan bile daha sert, daha vurdumduymaz olur.

Peygamberlerin çağrısına kulak tıkayan bu zavallı insanlar, kendilerinin duymazdan gelmeleri yetmezmiş gibi, “Susturun şunu!” üslûbuyla, başka insanların bu hayat çağrısına yaklaşmasına da müsaade etmemişler ve insanların kalplerine ambargo koymaya çalışmışlardır. Alay etmişler, hakaret etmişler, aç bırakmışlar, her türlü işkence ve baskıyı revâ görmüşler, öldürmekle, taşlamakla, kovup sürgün etmekle tehdit etmişlerdir.

Bu safhaya gelince, hicret ve cihad, bir mecburiyet hâline dönüşmüştür. Aslında bu mücadele ve savaşlar da bir “rahmet” şeklidir. Doktorun, hastanın ellerini tutarak ona ilâç vermeye çalışması gibidir. Çünkü İslâm’daki cihâdın gâyesi, İslâm’ın insanlara ulaşmasını engelleyen mânileri ortadan kaldırmaktır. Yoksa insanları zorla İslâm’a sokmak değil!.. İnsanlar, İslâm’ın gerçek şekliyle rahatça yüzleştikten sonra, ister bu hak dîni kabul ederler, isterse bağlı oldukları dîne inanmaya devam ederler. Mühim olan, her bir insana, Allâh’ın bu kurtuluş ipini uzatabilmektir.

Bu korkunun sebeplerinden bir diğeri de uyuyan kimselerin, kendilerini uyandıranlardan hoşnut olmamasıdır. Her peygamber, geldiği toplumu uyumakta oldukları gaflet uykusundan uyandırmakta ve onlara birtakım sorumluluklarını hatırlatmaktaydı. Ancak tembelliği seven nefis, dünyaya hırsla bağlanan kimseler, başkalarının üzerinden kolay yoldan zenginleşen ve insanların sırtına basarak iktidara kavuşanlar; ne gafletten uyanmak, ne de sorumluluklarını duymak istiyorlardı. Her sorumluluk ve vazife, nefse yüklenmiş ağır bir yüktü. Nefsi azgınlaşan kimseler ise, nefislerine yular vurmak istemiyorlardı. Nitekim âlemlere rahmet Peygamber Efendimiz, Yemen’e gönderdiği Muâz bin Cebel’e, insanlara yaklaşırken “onların nefislerini, tatlı bir şekilde yola getirmesini” şöyle öğütlemiştir:

“Muhakkak ki sen, halkı ehl-i kitâb olan bir memlekete gidiyorsun. Onları, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve benim Allâh’ın Rasûlü olduğuma şehâdet etmeye dâvet et.

Şâyet buna itaat ederlerse, Allâh’ın kendilerine bir günde beş vakit namazı farz kıldığını bildir.

Bunu kabûl edip itaat ederlerse, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmek üzere, kendilerine zekâtın farz kılındığını haber ver.

Buna da itaat ettikleri takdirde, mallarının en kıymetlilerini almaya kalkma! Mazlumun bedduâsını almaktan sakın, çünkü onun bedduâsı ile Allah arasında perde yoktur.” (Buhârî, Zekât 41, 63; Müslim, Îman 29-31)

Onların inandıkları şeyi göz önünde bulundurarak, ortak paydalardan hareketle ve daha ehemmiyetli olanı, mühime tercih ederek… Önce en önemlileri, sonra daha az önemli olanları… Hem de insanların “hassas noktalarına dokunmadan”… Mala karşı olan ihtiraslarını akıldan çıkarmadan… Kaş yaparken göz çıkarmadan, iyi niyetle de olsa zulme tevessül etmeden…

* * *

Yeni müslüman olmuş bir kardeşimizle röportaj yapıyordum. İslâm’a girmesine, bir arkadaşının vesîle olduğunu söyledi. O arkadaşı, kendisinden önce İslâm hakkında araştırmalar yapıyormuş. Ama bir türlü İslâm’a girememiş. Ona, arkadaşının neden hâlâ müslüman olmadığını sorduğumda, çok ibretli bir cevap verdi:

“-Hocam, İslâm zor bir din! İbadetler var, hesap var, kıyamet var!.. Bütün bunlar, onun rahat hayatını, kurduğu düzeni bozuyordu. O, kendi dünyasını ve rahatını bozmayı göze alamadı!..”

Evet, Müslüman olmanın bir bedeli var. İyi insan olmanın bir bedeli var. Kötülüğe kaymamak, göz ucuyla bile olsa kötülüğe meyletmemek, zor bir mesele… Bu durum, fert bazında böyle olduğu gibi, milletler, devletler bazında da böyle!.. Bugün büyük devletlerin İslâm’dan korkmasının sebebi, dedikleri gibi “terör” değil! Onlar da İslâm’ın bir “rahmet dîni” olduğunu, “terörle hiçbir alâkasının bulunmadığını” çok iyi biliyorlar!.

Bu dînin mensupları çoğalır ve İslâm’ı gerçek kaynaklarından doğru bir şekilde öğrenir ve gerektiği gibi yaşarsa, dünyada hak ve adâlet hâkim olur. İnsan, insanca yaşar, değerini bulur. Eğer dünyada hak ve adâlet yerini bulursa, zâlimler, gönüllerince zulmedemezler. İnsanları istedikleri gibi ezip onların mallarını, mülklerini, ülkelerini, değerlerini gönüllerince sömüremezler.

Bu yüzden onlara göre; müslümanların çoğalmasına müsaade edilemez. Bu yüzden müslümanların İslâm’ı doğru kaynaklardan öğrenmelerine, dosdoğru bir şekilde anlayıp yaşamalarına, birbiriyle buluşup kaynaşmalarına izin verilemez.

Bu uğurda -öldürmek dâhil- her türlü baskı, şiddet ve teröre başvurulabilir. İslâm’ın kaynaklarını öğrenip buradan çıkarılan malzeme ve düşüncelerle müslümanların kafaları karıştırılabilir. Daha önce mensubu kalmamış, her türlü bâtıl iddiâ ve fikri çürütülmüş sapık mezhepler diriltilebilir, onların öncüleri tespit edilip kitapları tekrar tekrar ve dünyanın farklı bölgelerinde yayınlanabilir. Her toplumdan hırslı, ama çapsız; yarı âlim-yarı aydın tiplerle bu ithal fikirler yerlileştirilebilir.

Böylece müslüman kitlelerin, bilhassa yetişme çağındaki çocuk ve gençlerin kafaları karıştırılır, gönülleri bulandırılır, İslâm’dan ve müslümanlardan uzaklaştırılır. Belki onları başka bir dîne çekmek, ilk plânda mümkün olmayabilir, ama kademe kademe kendi değerlerinden soğutulan, boşlukta kalan bu gençler; Batı’ya âit olmasalar da en azından artık “İslâm’ın çocukları” olamazlar. Böylece tehlike savuşturulmuş, ateş daha kıvılcımken söndürülmüş olur.

Onlarca yıldır hem ülkemizde, hem de diğer İslâm ülkelerinde sergilenen oyun, işte bundan ibârettir. İslâm adına filmlerde, dizilerde boy gösteren “zavallı, üç kâğıtçı ve karanlık tipler”, ekranlarda insanların gönül dünyasını tahrip etmek için birbiriyle yarışan/yarıştırılan şöhret/şehvet budalaları, aslında kime ve neye hizmet etmektedirler?!

İslâm, bir bütündür. İnanç, ibadet, ahlâk, toplum düzeni, devlet sistemi… Hepsi birbiriyle tutarlı ve birbirini tamamlayan halkalar hâlindedir. Müslüman, İslâm’ı kabul ettiğinde, onu bütün esaslarıyla benimsemiş demektir. Allâh’ın Peygamber’ine indirdiği kitabı kabul ettiğini söyleyen kimselerin, bu kitap içindeki bazı hükümleri kabul edip bazılarını reddetmesi veya en azından tartışmaya açması; îmânî açıdan ne kadar ciddî ve sıkıntılı bir durumdur.

“Ben müslümanım, ama…” diye başlayan ifadelerde, “ama”dan sonra gelen;

“Bu devirde şu da olmaz ki….” cümlesi, ne kadar yakışıksız, samimiyetsiz ve îmânın bütünlüğüne zıt bir husûsiyettir. Rabbimiz muhafaza buyursun.

Bugün bizim akıllarımız, kalplerimiz bölündü. Bugün bizim ticaretimiz, âilemiz, devletimiz, mirasımız farklı farklı dinlerin, görüşlerin kapıştığı; herkesin bir ucundan tutarak kendisine benzetmeye çalıştığı bir ucûbeye döndü. Evlerimizde feminizm rüzgârları esiyor, sistemimiz lâik, ticaretimiz kapitalist, yardım faaliyetlerimiz sosyalist, özentimiz modernist… Son moda evlerde oturup en son moda arabalar kullanıyor, camiden çıktıktan sonra meyhaneye/kahvehâneye uğrayıp masada İslâmî devletler kuruyor ve eve gelince, putperestlerin kadınlarına, çocuklarına davrandığı gibi davranıyoruz.

Biz, dîni, ferdî olarak yaşayan “ılımlı” müslümanlar hâline geldik/getirildik. Aslında içimizde kırıntı kabîlinden kalan İslâm’ın adı bile birilerini rahatsız etmeye devam ediyor. Onlar istiyorlar ki, biz tıpkı kendileri gibi hıristiyan olalım, yahudi olalım, budist, ateist, deist, satanist… olalım. Müslüman olmayalım, müslüman kalmayalım da ne olursak olalım!..

* * *

Son günlerde duyup üzüldüğüm bir noktayı da bu vesîle ile sizinle paylaşmak isterim. Tesettürlü bazı genç kızlarımız, artık tesettürü sorgulamaya başladı; kendi kafalarınca da tesettürün gereksiz olduğu kanaatine varıp tesettürü terk edenlerin sayısı hiç azımsanmayacak kadar çok maalesef! İmam-Hatiplerin mezuniyet fotoğraflarına bakarsanız ne demek istediğimi anlarsınız; hemen hemen her sınıfta bir-iki kızımız, hiç tesettüre girmeden mezun oluyor. Üniversitelerde de durum farklı değil, bunun içine İlâhiyat Fakültelerini de katıyorum. Tesettür nefsine ağır geliyor, bu yüzden başını açanlar çoğaldı.

Geçenlerde yurt dışından çok sevdiğim, şuurlu bir insan olarak gördüğüm bir ahbâbım telefon açtı; tesettürün nefsine çok ağır geldiğini, artık tahammül edemediğini, açılmak istediğini söyledi. Sizce bu durum neyin eseri?

İçimizdeki ılımlı İslâmcı anne-babaların ve çevrenin eseri değil mi?

“-İleride alışır!” deyip vakti-zamanında namaza başlatılmayan çocuklarımızın îmânı bugün korumasız kaldı. Îmânın en büyük muhafızı, ibadetlerdir. Rabbimizin emir ve yasaklarına uymaktır, îmânı kuvvetlendiren... Bu emir ve yasakların en mühimi de namazdır. Milenyum nesli dediğimiz çocuklarımız, namazı öğrenmeden, hayatına yerleştirmeden:

“-Bir başını ört, yeter! Zamanla da namaz kılarsın!” diyen ebeveynlerin ve nefislerinin kurbanı oldu. Âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere, “Namaz, fahşâ ve münkerden alıkoyar!” Ama namaz olmayınca, “Elâlem ne der!” korkusu ile sadece başın örtülmesi yeni bir savrulmaya sebep oldu; başörtülü, ama tesettürlü olmayan nesillerin yetişmesine…

“-Zaten sadece başımı örtüyorum. Pantolon, tayt giyiyor, makyaj da yapıyorum. Namaz da kılmıyorum. Sırf âilem istedi diye başımı da örtemem!” deyip başörtüye de veda ediliyor.

Yıllarca ulaşılmak istenen proje bu idi; önce başörtüler kısaldı, sonra pardösüler kısaldı. Sonra tunik çıktı. En sonunda tunik de gitti. Yani bir taviz, başka bir tavizi getirdi. Taviz verecek bir şeyi kalmayan nesil, yakında îmânına da elveda diyecektir, Allah korusun!

Peki, ne yapılmalı, nereden başlanıp kurtarmalı bu nesli... En başta evlerimizden başlamalı… Anne-babalar, önce kendi kendilerini düzeltmeli! Hakikî namazla buluşmalılar ki, evlâtlarını da buluşturabilsinler…

Tesettürü sadece kadına has görmemeli; erkeklerimiz de tesettürden uzaklaştı. Kızlarımıza da, oğullarımıza da telkinde bulunmalıyız. Ve onları sâlih ve sâlihaların bulunduğu topluluklarla buluşturmalıyız. İllâ okuyacaklarsa:

“-Üniversiteye gitsin de hangi bölüm olursa olsun!” dememeliyiz.

Onların İslâmî kimliklerini muhafaza edecek, hattâ daha artıracak bölümlere yönlendirmeliyiz. Bu mümkün değilse, üniversiteye başlamadan evvel en az bir yıl İslâm’ı hakkıyla öğrenecekleri Kur’ân kursları veya eğitim kurumlarına göndermeliyiz. Dîni ve sorumluluğunu bilen, îmânı kuvvetlenen gençler daha sonra üniversiteye gitmelidirler. Dînin haramını-helâlini bilmeden, îmânı kuvvetlenmeden, onları “kurtlar sofrasına atarsak” dört yıl sonra evlâdımızın arkasında îmân ve ahlâkı mumla aramak zorunda kalabiliriz.

Zaten namaz, tesettür, Kur’ân’la meşguliyet; aslında gönlümüzdeki îmanın yansımaları… Bugün îmanımızı sarsan pek çok saldırı ile karşı karşıyayız. Îman esaslarımızı öğrenmeden, taklîdî îmânı tahkîke çevirmeden dışarıdaki birtakım şeklî özellikleri düzeltmek, hem mânâsız, hem de geçicidir. Bu durum, teşbihte hata olmazsa, ölüye makyaj yapmak gibi bir şeydir. Bugün bizim îmânımız tehlikede, kalbimiz ölmüş, zihnimiz şüphe ve tereddütlerle boğuşur vaziyettedir.

Gençlerimizin îmânı tehlikededir. Onların kalbini tekrar hidayet neşvesine kavuşturacak hocalara, kitaplara, çevrelere, dostlara çok büyük ihtiyaç vardır. Bugün gençlerimiz, canlı, model ve ideal müslüman örneklerden mahrumdur. Onları geçmişte yaşamış ve hâlen yaşamakta olan bu güzel müslümanlarla, bilhassa Peygamber Efendimiz’le tanıştırmadan yapılacak her şekil düzenlemesi, güdük kalmaya mahkûmdur.

* * *

Kanaatimce İslamofobi, en çok bizim içimizdekilere tesir etti. Bizim bir an önce bu hatanın farkına varıp kendimizi de, neslimizi de bu handikaptan kurtarmamız lâzım!

Rabbimiz, âyet-i kerîmede:

“Ey îman edenler! Kendinizi ve âilenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan Cehennemden koruyun!..” (et-Tahrîm, 6) buyuruyor.

Bizim dünyadaki en büyük vazifemiz, kendimizi de, neslimizi de korumak. Allah yardımcımız olsun ve hepimize firâsetle yol almayı nasîb etsin. Âmin!..

Yorum Yazın