İnanabiliyor musun?

0
İnanabiliyor musun?

İNANABİLİYOR MUSUN?!

“Ölüyoruz, öyleyse yaşanacak!” (İsmet Özel)
Eğer öleceğimizi bilmeseydik, hayatımızda şimdiki hâlinden farklı olarak ne değişirdi? Taleplerimiz, endişelerimiz ve plânlarımız çoğalır mıydı?
Soruyu şöyle de sorabiliriz: Yaşadığımız tatminsizliğin ve zihnî kargaşanın sebebi, insan olarak hayatımız üzerindeki gücümüzün sınırlarını bilmemek olabilir mi?
Sınırlar hareket kabiliyetimizi belirler. Gideceği yeri bilmeyen, yola çıkmak ister mi? Kuralları belli olmayan bir oyunu kim oynamak ister?
Ölüm sonu değil hayatın, başıdır. “Sonsuza kadar yaşayacaksın!” denildiğinde yasak meyveye kandığımız gibi, ölümlü olduğumuzu unutmak da en temel zaafımız... Oysa ki, ölüme inanmak, Yaratan’a inanmaktır. Yaşayabilmek için insana güç veren de budur.
Neden Allâh’a inanırız? Son yirmi yıldır yapılan ilmî araştırmalar neticesinde psikologlar, güçlü dini inançları olan kişilerin, sezgilerine önem veren ve daha az analitik düşünenler olduğunu ortaya koymuştur. Analitik ve aklî düşünceler çoğaldıkça, kendinden üstün olan bir varlığı tanıma ve O’na tâbî olma isteği azalmaktadır.
Fakat Oxford Üniversitesi’ndeki bir araştırmaya göre, bu tespitler hakikati yansıtmıyor. Çünkü mücerred (soyut) bilgileri yok sayarak pozitivist düşünme biçimini tercih etmenin, mânevî yönümüzü zayıflatması söz konusu değil!. Yapılan nöroloji araştırmalarında, ateist kimselerin mânevî duygularını bastırmak için daha çok kullandığı ön beyindeki kontrol mekanizması incelendi. Kontrol artırıldıkça, yüce bir varlığa dâir ilginin yok olmadığı tespit edildi.
Miguel Farias neticeleri şöyle izah ediyor: “Dînî inançlar; yetişme şartları, alınan eğitim ve sosyal çevrenin tesiriyle gelişen bir süreçtir. Sosyolojik ve tarihî bilgilere göre inandığımız şeyin kökleri, ilkel duygularda değil, yaşadığımız kültürdedir.” 
O hâlde nasıl bir kültürde yaşıyoruz?
Batı kültüründe din, ne bu dünyaya, ne de ölümden sonrasına dâir söyleyecek sözü olmayan, sadece tüketimi artırarak hayatı renklendiren sözde bazı gösteri ve hareketlerden ibarettir. Böylesi “hoş ve boş” bir ortamda bile, arayışlar içindeyken îmâna kavuşan nice kutlu gönüller de mevcuttur.
Hâl böyleyken, ülkemizin ezan okunan topraklarında kurmaya çalıştığımız hayat tarzı ve şehir düzeni, yanlış tarafından takip edilen beyhûde bir özentiyi âşikar etmektedir. Teknoloji fırtınasına hazırlıksız yakalanarak arada kalmış olan neslimiz, âidiyet krizi içinde var olmaya gayret etmektedir. İnancımızın üzerine bina edilmiş olan kültür hazinemizi, her yönden işleyerek asrın idrakine söyletmek ve ruhlarımızı nurlandıran bir atmosfer oluşturmak mecburiyetindeyiz.
İçinde yaşadığımız hayat şartları, gözümüze ve gönlümüze değen sûretler, neyi yüceltiyorsa, değerlerimiz de o yolda şekillenir ve mukâvemet kazanır. Eğer hep var olmanın nefsimize güzel gelen yönleriyle çevriliysek, aslında onlar bizi yok edenlerdir. Daha çoğuna yoğunlaşarak savrulmanın, haz almanın ve sınırları aşmanın sürekli rûhumuzu kırbaçlamasıyla yaşadığımız hâl, görünmez bir kan kaybıdır. 
 Sürekli gündemi takip etmek istiyoruz. Her gün yeni bir salâ okunduğuna göre, en güncel mesele, verilen o taze haberdir. Belki de didik didik ederek arayıp durduğumuz hayatın mânâsı, içinde değil de dışındadır. Hayatın mânâsı, ölümdür. Ölümü olmayanın, hayatı da olmaz.

Sevilay KÖSEBALABAN 
se.kosebalaban@gmail.com

Yorum Yazın

Arşiv

Facebook