Felâk Sûresi -6

0
Felâk Sûresi -6

 

Sûrenin başında, “yarattığı şeylerin şerrinden” buyrularak, sığınılacak bütün her şey topluca ifade edilmiştir. Daha sonra “gâsık” (karanlık gece), “neffâsât” (üfürükçü ve sihirbazlar) ve “hâsid” (hased eden) kimseler özel olarak zikredilerek bunlardan gelebilecek tehlikelere ayrıca dikkat çekilmiştir. (Bkz: Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, X, 172-175)
Bu kelimelerin kullanılış şeklinde de bir hususiyet vardır: “Hâsid” ve “gâsık” kelimeleri nekra (belirsiz) ve müfred (tekil) gelmiş, iki kelime arasındaki “en-neffâsât” kelimesi ise mârife (belirli) ve cemi (çoğul) gelmiştir. Zemahşerî ve Râzî bunu şöyle açıklar:
“Her gâsık (gece) ve her hased eden şerli değildir. Hattâ bazen hayır-hasenât yapma konusunda (gıbta şekliyle) hased, takdir edilmiştir. Geceleri, çeşitli şerler işlendiği gibi hayır ve ibadetle geçirmek de mümkündür. Lâkin “neffesât” yani üfürükçüler, sihirbaz ve büyücüler ise hep şerlidir. Çoğunlukla tanıdıkları hâlde yüzlere güle güle, gönüllere üfleye üfleye şirretliklerini yaparlar.” (Fahreddin Râzî, Tefsiru’l-Kebîr, XXIII, 593)
Gökyüzünde Allah Teâlâ’ya karşı işlenen ilk günah, İblis’in Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’a hased etmesidir. Ki, Cenâb-ı Hak, bu yüzden onu cennetinden kovmuş ve rahmetinden uzaklaştırmıştır. Yeryüzünde işlenen ilk günah ise, Kâbil’in Hâbil’e hased edip onu öldürmesidir. Hased, tehlikeli bir hastalıktır. Ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi iyilikleri yer bitirir. (Said Havva, el-Esâs fi’t-Tefsîr, XVI, 467)
Hased içinde pek çok menfî ve nefsânî duyguyu barındıran kalbî bir hastalıktır. Hased eden, öncelikle kibir, gurur ve enâniyet sahibidir. Kendisinin çok iyi, çok üstün, her şeyin en iyisine layık olduğunu düşünür. Onun düşüncesine göre, “kendisi gibi biri varken” başka birisinin bu ve benzeri güzelliklere erişmesi kabul edilemez.
Ayrıca hased eden, Allâh’ın nimetini taksimde hata yaptığını düşünmektedir. Kendi payına düşene râzı olmaz ve hep gözü başkalarının payındadır. Bu yönüyle içinde kadere isyan, takdîre râzı olmama ve daha ötesinde Allâh’ın ulûhiyetini hazmedememe vardır. Yahudilerin, İslâmiyet’i ve Peygamber Efendimizin peygamber olarak gönderilişini kabul etmemeleri de bu kibir, kıskançlık ve kadere isyan duyguları sebebiyledir.
Hased, insanın içini yakıp kavuran bir duygu olarak îman, teslimiyet, kadere rızâ, kulluk vb. güzel hasletleri yer bitirir. Neticede insan, istediğini elde etmek için çalmak-çırpmak, öldürmek, muhatabına zarar vermek için her yolu mübah görmeye başlar. Şeytanın gözünü bürüyen hırs, onun sonsuz bir cehennem azabına müstahak olmasına yol açmış, Kâbil’i yeryüzünde ilk kan döken bir “kardeş katili” yapmış, Hazret-i Yûsuf’un kardeşlerini de Yûsuf -aleyhisselâm-’ı ortadan kaldırmaya sevk etmişti.
Şeytan, hased vb. duygularla insanın iç dünyasına nüfuz ettikten sonra, onu âdeta kendi hâline bırakır. O yakıp kavuran duygu, bir müddet sonra insanın akıl ve gönül kapasitesine göre, kendi mahsus kötülükleri îcad etmeye başlar. Bu yüzden insanın, hasedden uzak durduğu gibi, hasetçilerden de olabildiğince uzaklaşması lâzımdır.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Üç kişinin duâsı kabul olunmaz: Haram yiyen, çokça gıybet eden ve kalbinde Müslümanlara karşı bir kötülük yahut kıskançlık bulunan kimse...” (Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, XIX, 592)
Hasede mübtelâ olmuş kişi gece-gündüz içinde o yangını büyütür. Hased ettiği kişinin saadetini ve imkânlarını gördükçe nefret ve düşmanlığı ziyadeleşir. Ve kendi gücünün yettiği düşmanlıkları yaptığı gibi, yolu başka kötülüklerin kaynağı olan “neffâsât”a da uğrar.
“Neffâsât” denilen büyücü ve üfürükçüler, başkasının gönlünü yapmak ve bundan menfaat devşirmek için kendi âhiretlerini yok eden insanlardır. Neffâsât, şeytanın kulu ve kölesi olmuş, kendi benliklerini şeytan ve avânesinin hizmetine sunmuş zavallılardır.
Kur’ân-ı Kerim, insanların Hârut ve Mârut isimli meleklerden sihri bir ilim olarak öğrenirken, özellikle karı-koca arasını açacak bilgileri elde etmeye çalıştığını ifade buyurmuş ve sihrin, insanı küfre götüren büyük günahlardan birisi olduğunu beyân etmiştir.
İnsanın bilerek ve isteyerek sihre müracaat etmesi ve bu sihirle birilerine kötülük yapmaya çalışması, Allah korusun, küfre girmesine sebep olur. Zira dinimiz, sihir ve büyücülüğü kesinlikle yasaklamıştır.
Sihir ve büyü ile uğraşan kimse, yaptığı bu kötülük sebebiyle ne kadar günaha ve isyana girmiş olursa, ona müracaat edip birisine kötülük yapılmasını isteyen de aynı günah ve isyana ortak olmuş olur. Bu günahlar içinde en büyüklerinden birisi de insanların, bilhassa karı-kocanın arasını açmak üzere yapılan sihir-büyü işleridir. Bir insan, büyü ile uğraşan bir kimseye gitse, böyle bir büyü siparişi verse, o büyü gerçekleşmemiş ve zararı ortaya çıkmamış olsa bile, bu büyük günahı yüklenmiş demektir. Eğer bir de sihrin gerçekleşmesi yüzünden o kimsede birtakım rahatsızlık ve hastalıklar ortaya çıkmışsa, bu da vebâl ve kul hakkının artmasına yol açar.
Sihir, büyü, nazar vb. bütün kötülükler, hep Allâh’ın iznine bağlıdır. Sihirbazlar, bu kötü ilim vasıtasıyla ne yaparlarsa yapsınlar, Allah murad etmedikçe insanlara zarar veremezler. Diğer taraftan sihre, büyüye veya nazara mübtelâ olan kişilerin kendilerini ve âilelerini korumak için tedbirler almaları mübahtır. En büyük tedbir, Allâh’a sığınmaktır. İşte Felak ve Nâs Sûreleri, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- başta olmak üzere, bütün müslümanlara sunulmuş ilâhî koruma ve reçetelerdir. Peygamber Efendimiz bu sûreler nâzil olduktan sonra, sabah-akşam bunları okuyarak ellerine üflemiş ve daha sonra mübarek elleriyle bütün vücudunu sıvazlamıştır.

Sûreden Çıkarılan Hüküm ve İbretler
1- Felâk Sûresi, insanlara dünya ve âhiretteki bütün şerlerden Allah Teâlâ’ya nasıl sığınılacağını öğretmektedir.
2- Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in özel bir sıkıntısı sebebiyle bu sûrenin inmiş olması, onun genel bir hüküm koymasına, başka durumlarda da okunmasına engel değildir.
3-Sûrede, “karanlık çöktüğü zaman gecenin”, “düğümlere üfleyen büyücülerin” ve “başkasının elindeki nîmete hased eden hasetçilerin” şerrinden sakınılması gerektiği öğretilmiştir. Elbette bütün kötülükler, sadece bu üç grup eliyle ortaya çıkmamaktadır. Ancak bunların tehlikesi o kadar büyük ve tesirlidir ki, ayrıca anmak gerekmiştir.
Lâkin Bakara Sûresi’nde de buyrulduğu gibi; “Onlar, Allah Teâlâ’nın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler.” (el-Bakara, 102)
4- Âlimler, tedavide okumayı câiz görmüşlerdir. Nitekim Cebrail -aleyhisselâm-, Peygamber Efendimizi okuyarak tedâvi etmiştir. Yasaklanan okumalar ise, anlamı meçhul şeyler, harfler, sayılar ve cümleler içindir. Okumada gâye, problemin çözümünü Allah’tan ummaktır. Allâh’a sığınmak yerine, ne olduğu ve kime hizmet ettiği belli olmayan birtakım söz ve sembollerle kendini korumaya çalışmak “şirk”tir. 
Aynı şekilde mânevî bir kalkan olan sûre ve duâlarla Allâh’a sığınmak yerine, nazar boncuğu vb. şeyler takarak, nazar, sihir ve büyüden korunduğunu düşünenler de büyük bir yanlış içindedirler. Zira böyle durumlarda Cenâb-ı Hakk’ın, o kimseyi, sığındığı o şekil ve taşlara terk edeceği bildirilmiştir. Kendisine bile hayrı olmayan bu sembol ve malzemelerin, insanı koruması ise düşünülemez.
Rabbimiz, bizi sadece kendisini tek ilâh, tek rab ve tek sığınak olarak gören muvahhid kullarından eylesin. Üzerimizde şirk ve bâtıl emâresi ne varsa, bizi hepsinden temizlesin. Bizi, ilâhî koruması altına alıp yarattığı her şeyin şerrinden muhafaza etsin. Allâh’ın elem verici gazab ve ikâbından, yine O’nun engin rahmet ve mağfiretine sığınırız. Cenâb-ı Hak, bizleri bu büyük bahtiyarlıktan mahrum etmesin. Âmin.

 

Zehra ERİŞ

 

Yorum Yazın

Facebook