Eyvah Çocuğum Oyuncak Silah İstedi

0
Eyvah Çocuğum Oyuncak Silah İstedi

EYVAH, ÇOCUĞUM OYUNCAK SİLÂH İSTEDİ!

“Çocukların oyunu oyun değil, onların en ciddî meşgalesidir.”

(Montaigne)

Çocuklar, oyuncak silâhla oynayınca ya da savaş ve dövüş benzeri oyunlar kurunca şiddete meyilli bir hâle mi gelir? Evet, böyle bir anlayış var çoğumuzda... Bu sebeple birçok âile, bu tür oyunlar oynatmaz ya da eve bu tür oyuncak veya malzemeler almazlar. Peki, gerçekten durum böyle midir? Yoksa bu düşüncemizde yanılıyor olabilir miyiz? Hattâ bu anlayış, kasıtlı bir şekilde oluşturulmuş olabilir mi?

Yetişkinlerin oyalanma ve zaman geçirme olarak gördükleri oyun, çocuk için çok daha derin mânâlar taşır. Ve onu geleceğe hazırlar. Bu sebepledir ki, hayatın her sahasına bir nizam ve bir gâye getiren İslâm, çocuğun oyunu için de elbette bir şeyler söylemiştir. Bizler Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ehemmiyet verdiği şeyleri, faydasız hattâ zararlı gibi görebilir/gösterebilir miyiz? Elbette hayır. Öyleyse gelin öncelikle Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in teşvik ettiği oyun veya spor türlerini inceleyelim.

 

GÂYELİ OYUNLAR

Atıcılık, binicilik, yüzücülük, yürüme ve koşma, güreş…

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir babanın evlâdına karşı vazifelerini sayarken “helâl rızıkla beslemek”, “yazıyı öğretmek”le birlikte bu spor dallarından “atıcılık” ve “yüzme” öğretmeyi de zikreder. Kezâ Tirmizî’nin “sahih” olduğunu ifade ettiği bir rivayette, insanoğlunun bütün eğlenceleri bâtıl îlan edilirken “atma, binme, yüzme, yürüme ve hanımıyla eğlenme” bundan hâriç tutulmuştur.

“Gâyeli oyunlar” olarak tavsif ettiğimiz gruba dâhil olanlar arasında, en fazla ehemmiyet verilen ve ısrarla üzerinde durulan “atıcılık”tır. Hemen belirtelim ki, ilgili âyetin Peygamber Efendimiz tarafından yapılan tefsirinde göreceğimiz üzere, Rasûlullah “atıcılık”ı üstün görürken, “ok atma” diyerek, devrinde geçerli atma vasıtasıyla kayıtlamıyor, umûmî olarak “atmayı” övüyor ki, bu ifadeye -zamanımızdaki roket, füze vs. dâhil- her devrin atma vasıtası girmektedir. Böylece “atma” fiili, üstünlüğünü koruduğu müddetçe, sünnetin -ve dolayısıyla âyetin- çağrısı, aktüalitesini ve geçerliliğini bütün canlılığı ile muhafaza edecektir.

Kur’ân-ı Kerîm’de bu husustaki âyet-i kerîme şöyledir:

“Siz de onlara (düşmanlara) karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve (cihad için) bağlanıp beslenen atlar hazırlayın.” (el-Enfâl, 60)

Bu âyette geçen kuvveti, Peygamber Efendimiz:

“Bilesiniz ki, kuvvet atmaktır, bilesiniz ki kuvvet atmaktır, bilesiniz ki kuvvet atmaktır!” (Müslim, İmâre, 167) diyerek, te’kidli bir tarzda atmaya ve atıcılığa müstesnâ bir değer vermiştir.”[1]

Başka bir hadîs-i şerifte:

“Allah Teâlâ, bir ok sebebiyle üç kimseyi Cennet’e koyar: Hayır ve sevap umarak o oku yapan sanatkârı, bu oku Allah yolunda atanı, oku atana yardımcı olanı... Atıcılık ve binicilik öğreniniz. Atıcılık öğrenmeniz, binicilik öğrenmenizden bana göre daha sevimlidir. Kim kendisine atıcılık öğretildikten sonra ondan yüz çevirirse, Allâh’ın kendisine ihsan ettiği nîmete karşı şükrünü terk etmiş veya küfrân-ı nîmet etmiş olur.” buyruluyor. (Ebû Dâvud, Cihad, 23)

“Atıcılık, Peygamber Efendimiz’e göre, daha çocukken öğrenilip ölünceye kadar kaybedilmemesi gereken bir maharettir. Boş kaldıkça can sıkıntısı ârız oldukça, biraz eğlenme ihtiyacı duyuldukça, en meşrû vakit değerlendirme vasıtasıdır.

Bütün bu teşviklerin tabiî bir neticesi olarak ashâb-ı kirâm, atıcılığa önem vermiş, her fırsatta, hatta akşam namazından sonra hava iyice kararıncaya kadar bile ok atışları yapmıştır.

Hazret-i Enes -radıyallâhu anh-’in umûmiyetle, kendisine serilen bir mindere oturduğu, bu sırada çocuğunun önünde ok atma tâlimleri yaptığı belirtilir. Bir seferinde atış yapan çocuklarına rastlayan Enes -radıyallâhu anh- atışlarını isabetsiz bularak beğenmez, yayı ellerinden alıp birkaç atış yapar, hiçbiri de hedefinden şaşmaz.

Ukbe İbni Âmir, ok atmanın faziletiyle ilgili hadisleri işitince:

“-Elim kesilmiş bile olsa ok atmayı bırakmayacağım.” der.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- da, gerek hutbelerinde Medîne halkına, gerek mektuplarında Şam, Azerbaycan gibi civar halklara; Ebû Ubeyde bin Cerrâh gibi komutanlarına yazdığı mektuplarında yukarıda zikredilen hadisleri kaydetmiş ve onlara atıcılık, binicilik, yüzme ve koşma gibi askerî tâlimlere (gâyeli oyunlara) ehemmiyet verilmesi, bunların çocuklara da öğretilmesi için sık sık tâlimatlar vermiştir.

Muhtelif rivâyetler, çocukların belli hedefler koyup ok atışları yaparak eğlendiklerini göstermektedir. Bazı durumlarda çocukların çeşitli türden canlı hayvanları bile atışlarına hedef yaptıklarına rastlıyoruz ki, bu davranışlar şiddetle yasaklanmıştır.”[2]

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yürüme ve koşmaya da ehemmiyet vermiş ve:

“İki hedef arasında koşan kimsenin her adımı için bir hasene mevcuttur.” buyurmuştur.

Bir başka rivâyette de:

“Ok yarışı yapın, vücutça sertleşin, yalın ayak yürüyün.”[3] buyrulmuştur.

Güreş hususunda hepimiz Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin’in, muhterem dedelerinin huzurunda güreştiğini duymuşuzdur.

“Bir nevî askerî eğitim olan atıcılık, binicilik ve yüzmeyi öğrenip bunlarda maharet kazanma işine mümkün mertebe erken yaşlarda başlandığını te’yid eden rivâyetler mevcuttur. Bunlardan biri, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin’in, mübarek dedelerinin huzurunda ok atma müsabakası yaptıklarını gösterir. Peygamber Efendimiz’in vefatında Hazret-i Hasan’ın 7, Hazret-i Hüseyin’in 6 yaşlarında oldukları nazara alınırsa, ok atmaya çok erken yaşlarda başladıkları anlaşılır.”[4]

 

Zararlı Oyunlar

Zararlı oyunlar, kumar ve bahisli oyunlar gibi dînen yasaklanmış oyunlardır. Çocukları menfî etkileyebilecek, harama götürebilecek, haramı sevdirebilecek her türlü oyun zararlıdır.

Çocuklarımızı teknolojiden tamamen uzak tutmak çok mümkün gözükmüyor, ki zaten bu ne kadar doğrudur, tartışılır. Çünkü biz onları bizim zamanımıza göre değil, onların yaşayacağı zamana göre yetiştirmek mecburiyetindeyiz. Fakat bunu yaparken teknolojinin faydalı ve güzel taraflarıyla hemhâl etmek, menfî tesirlerinden korumak ve kendilerini korumalarını öğretmek zorundayız.

* * *

Öyleyse…

Bütün bu okuduklarımızdan çıkaracağımız netice, hiç de bizim zihnimizde oluşturulan algıya benzemiyor ne ilginç ki… Tam tersine, bir müslümanın güçlü, hazır ve uyanık olması gerektiği neticesi çıkıyor hattâ... Ve bu, her konuda olduğu gibi, çocuk yaşta alacağı terbiye ile mümkün oluyor ya da kolaylaşıyor. “Bütün bu âyet ve hadisler sadece o döneme aittir, bizi kapsamaz!” diyebilir miyiz? Peygamber Efendimiz’in sünnetine karşı bîgâne kalmaktan Allâh’a sığınırız.

Günümüzde bu hadis ve âyetlerin çoğu unutulduğu gibi, aksi istikamette bir temâyül söz konusu olmuştur. Bizim çocukluğumuz bile:

“Silâhın devri kapandı… Artık kalemi kuvvetli olan kazanır! Eski devirlerde kaldı silâh dediğin… Silâh işi, eski kafalıların işiydi!” gibi sözlerle geçti.

Belki câhillikten, belki de kasıtlı söylenmiş cümlelerdi bunlar, doğrusunu Allah bilir. Ancak şu da bir gerçektir ki; bu millet ve bu ümmet, bütün savaşçı özelliklerinden ve cihat anlayışından mahrum bırakıldı, köklerinden koparıldı, fonksiyonsuz hâle getirildi. Ve biz bu cümlelerle büyürken, ülkemizde terör örgütleri cirit atıyordu, Filistin günden güne yok oluyordu. Irak’ta zâlimler ordusu, müslümanların canlarını ve ırzlarını ayaklar altına alıyordu. Suriye’de sapık îtikattaki insanların zulmü, bir milleti dininden ve mâneviyâtından uzaklaştırıp ruhsuz bedenler hâline getiriyordu. Mısır’da İslâm üzere yaşamaya çalışanlar îdam ediliyordu.

Demek ki Allâh’ın âyetleri, sadece o zamanı kapsamıyordu! Demek ki Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sadece etrafındaki topluluk için tavsiye etmiyordu bunları…

Bu ümmetin mücahidlere de ihtiyacı var, âlimlere de… Bilim ve teknoloji üreten mucitlere de ihtiyacı var, rakik gönüllü insanlara da, esnafa, sanatkâra, mimara da... Ama bırakalım da genlerimizde zaten var olan “cihad rûhu” tekrar geri gelsin. Bundan neden bu kadar korkuyoruz? Evet, belki küçük bir çocukken uçaklarla zâlimlere bomba yağdıran, kötülere oyuncak silahıyla “dıkşın dıkşın” yapan o çocuk, ileride o hissiyatı, ilmiyle veyahut bulduğu eşsiz bir îcatla yaşatacak, bilemeyiz ki... Veyahut belki de gerçekten anlı-şanlı bir Fâtih olacak!. Onları nasıl bir zamana büyüttüğümüzü zaten tam olarak bilemiyoruz. Ama aslolan çocuklarımızı Allah ne için yarattı ise, o alanda yetiştirebilmek. Bir mü’min firâsetiyle bunu sezebilmek.

Ömrümüz kabına sığmayan çocuğu oturtmaya çalışmakla, oturanı kaldırmaya çalışmakla, susanı konuşturmaya, konuşanı susturmaya çalışmakla geçiyor. Uçmak isteyen bir kuşa nerede, nasıl uçmasını öğretmeye çalışmak yerine, kanatlarını yolmaya benziyor biraz da yapıp ettiklerimiz... Hâlbuki kuşlar uçmak için yaratılmışlardır.

Bizler de yavrularımızın fıtrî yönelişlerini anlamaya çalışmalı; onları kökten budamak yerine, var olan potansiyeli ayrık otlarından temizleyerek, aslında bir cerrah hassasiyetiyle gayret etmeliyiz. Bu tür oyunlarda çevreye ve kendilerine zarar vermeyecek ortamlar oluşturmak, gerektiğinde oyunlarına dâhil olarak neyin doğru, neyin yanlış olduğunu oyunun içinde anlatmak ve zihinlerine menfî tesir edecek program ve filmlerden uzak tutmak, kâfi gelmez mi?

Bu açıdan bakmazsak çocukların kâğıttan yaptığı silahtan korkar, mâsumâne oyunlarını bir psikopat izler gibi seyredebiliriz. Nebevî açıdan bakarsak ise, onda potansiyel bir mücâhid görür ve bu fıtrî temâyülün hayra yönelmesi için gayret ederiz. Yani kısaca hayır bir nazarla bakar, hayra niyet eder, hayır üzere yeşermesi için gayret eder, âkıbetimizin de hayır olmasını murâd ederiz.


[1] Bkz: İbrahim Canan, Hz. Peygamber’in sünnetinde Terbiye, sh: 300.

[2] Bkz: İbrahim Canan, Hz. Peygamber’in Sünnetinde Terbiye, sh: 301.

[3] Mecmau’z-Zevaid, 5/136.

[4] Bkz: İbrahim Canan, Hz. Peygamber’in sünnetinde Terbiye, sh: 307.

Yorum Yazın