Anarşiden Monarşiye Geçiş

0
Sayı: Ailede Yönetim ve İş Bölümü AİLE
Anarşiden Monarşiye Geçiş

ANARŞİDEN MONARŞİYE GEÇİŞ

 

Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulmuş:

“…Erkeklerin hanımları üzerinde bulunan hakları gibi, hanımların da kocaları üzerinde meşrû çerçevede hakları vardır. Şu kadar ki erkeklerin onların üzerindeki hakları bir derece daha fazladır…” (el-Bakara, 228)

“Kocalar, eşleri üzerinde yönetici ve koruyucudurlar. Bunun sebebi, Allâh’ın bazı insanlara bazılarından daha fazla nîmet vermesi ve bir de kocalarının mehir verme, evin masraflarını yüklenmeleri gibi mâlî yükümlülükleridir. O hâlde iyi kadınlar; itaatli olan ve Allah kendi haklarını nasıl korudu ise, kocalarının yokluğunda, onların hukuklarını koruyanlardır...” (en-Nisâ, 34)

* * *

“Üç kişi yola çıktığı zaman muhakkak içlerinden birini başkan seçmeliler!”[1] diyen bir Peygamber’in ümmetiyiz.

Ulaştığı menzilde biteceği kesin olan yolculukları bile başkan olana itaat etme hükmüne bağlayan Peygamber’in; belki ukbâda dahî devam edecek olan evlilik müessesesini çok daha kesin hükümlerle garanti altına almış olması gerekmez mi?! İşte bu hükümlere hakkıyla riâyet sayesinde nice âilelerde tamamen huzur hâkim olmuştur.

Kadîm geleneğimize baktığımızda, sözü, evlâtlarının ve halkın üzerinde eşleri kadar tesirli olan hanımlar görürüz. Osmanlı ve kuruluş yıllarındaki beylik yönetimleri, buna en güzel örnektir. Kadın, kocasının yanında en az onun kadar söz sahibidir. Fakat bey ya da padişah hanımının; eşine olan itaati söz konusu olduğunda, kendi sözünü her dâim beyinden aşağıda tutmayı bilmiştir. Bu sebeple de asırlarca devam eden cihan devletleri kurulabilmiştir.

Örnek almamız gereken geçmişimiz, tarihin tozlu raflarına kaldırıldığında; aynı rafların arka bölümlerinde kalmış olan Avrupâî hayat anlayışı ümmete hâkim olmaya başlamıştır.

Yemek yiyiş tarzımızdan kıyafetlerimize; çocuklarımızı büyütmekten evimizdeki eşyalara ve en son, ama en değerli olan aile müessesemize kadar baştan sona değiştirdiğimiz bir hayatın içinde gidip gelmeye başladık.

Hâlihazırdaki sekülerleşme (dünyevîleşme) ve Batılılaşma çabasının içinde, iki câmi arasında gidip gelen bî-namaz bir hâlde, ne kendimizle ne de başkalaşmış hâlimizle varoluş sahasında yer edinemedik.

Bir hâne düşünelim ki, hiçbir reisi olmasın... Herkes kendi doğrularını yaşasın ve kimse kimseye karışmasın. Evin hanımı yapmakla sorumlu olduğu hiçbir işi yapmasın, evin beyi de âileye sahip çıkmasın. Hayatın karmaşasındaki evlâtlar da bir kaosun içinde savrulup dursun. Otorite boşluğunun yaşandığı bu evdeki durumun adı, tam mânâsıyla anarşidir.

Ya da tam aksini hayal edelim şimdi... Hani devrin, sözüm ona müslüman hanımefendilerini de saran bir hâlden bahsedelim. Kendi sözünü eşinin sözünden ve kendi sesini eşinin sesinden üstün tutma; her konuda üstünlüğün kendinde olduğunu kanıtlama ve kanıtladıkça da tatmin olma hâli…

Bu âile düzeninin hâkim olduğu evlerde de çift başlılık belirmiştir. Yani âile reisi, iki kişidir. Fıtraten âileye reis olabilme özelliğinde yaratılmamış olan kadın; bu role bürünmek için kendini zorlamaya başladığında ise, bambaşka bir karaktere bürünmüştür. Ne kendisidir artık; ne de bir aile reisi...

Evin beyefendisi, hanımının üzerinde iğreti duran bu yeni durumu, sırf mesele çıkmasın diye yavaş yavaş kabullenir ya da tamamen uzaklaşıp kopmaya ve huzursuzluğu tırmandırmaya başlar.

Bu hanede hâkim olan anlayışsa, çift başlılığın doğurduğu kavga ortamıdır.

Şimdi de nazarlarımızı, içinde rahmet rüzgarlarının estiği, duvarlarına neşenin ve bir o kadar da huzurun sindiği bambaşka bir mekâna çevirelim.

Evin beyinin varlıkta da yoklukta da veya hastalıkta da sağlıkta da değer görebildiği bir ev... Sözünün ve layık olduğu hürmetin, kazandığı para ile değil; Allâh’ın ona verdiği bey olma ve baba olma vasfıyla doğru orantıda olduğu bir ev... Yaşanan sıkıntıların; eşlerin birbirlerine olan saygı ve sevgisi ile göğüslenebildiği bir ev...

İşte bu türden hânelerde evin beyi her durumda kuvvetli bir çınar gibidir. Evin hanımıysa, o çınarın kopan fırtınaların tesirinde kalmaması için kökleri ile sımsıkı tutunduğu bir toprak...

Eğer toprak kavî değilse; çınar ne kadar dik durmaya çalışırsa çalışsın, ilk fırtınada eğilmeye başlar, diğerlerinde ise yıkılır gider.

Başta kendi nefsim olmak üzere, biz hanımların anlamamız gereken yegâne konu şudur: Tevâzû ile sesimizi ve sözümüzü kıstığımızda, bizler ezilen taraf değil, aksine yücelen taraf oluyoruz.

Bizler evin huzurunun kaynağı ve ulu çınarın beşiği oluyoruz.

Bizleri bir gaye için var eden Rabbimiz, bu maksat doğrultusunda yaşayacağımız hayatı tam mânâsıyla ve bize en uygun şekilde düzenlemiştir. Savrulup gitmememiz için yapmamız gereken tek şey, bu prensiplere riâyet etmek ve bir kale hükmünde olan evimizin bizi sarıp sarmalamasına müsaade etmektir. Çünkü ancak toprak gül bitirir, taş değil!..

 

[1] Ebû Dâvûd, Cihad, 80.

Yorum Yazın